BAŞÇAVUŞ 🥀

1022 Words
Lojmanın koridorunda yankılanan o şiddetli kapı çarpma sesi, Çukurca’nın üzerine çöken o tekinsiz sessizliği saniyeler içinde paramparça etti. Tuana, kendi odasının soğuk beton zeminine sırtını dayamış, hıçkırıklarını dindirmeye çalışırken, Alparslan da kendi odasında, harabelerin ortasında kalmış yaralı bir canavar gibi soluk alıp veriyordu. Dudaklarındaki o sıcaklığı, o sivil ve hayata dair dokunuşu her hatırladığında içi öfkeyle, suçluluk duygusuyla kavruluyordu. Elinin tersiyle ağzını bir kez daha, tenini yüzmek istercesine sildi. Bu hareket, Asena’nın toprağın altındaki aziz hatırasına karşı hissettiği o devasa sadakatin ve suçluluk psikolojisinin dışa vurumuydu. "Nasıl izin veririm?" diye mırıldandı, sesi odanın boş köşelerinde yankılanırken hırıltılı bir hal alıyordu. "Nasıl bir anlık zaafiyete uğrarım?" Yerde parça parça olmuş telsiz bataryasına, darmadağın edilmiş haritalara baktı. Bacağındaki o korkunç sızı, yerinden oynayan platinlerin yarattığı o keskin acı, şimdi ruhundaki bu büyük sarsıntıyla birleşmişti. Koltuk değneklerine uzanmak istedi ama elleri öfkeden o kadar şiddetli titriyordu ki, demir çubukları kavrayamadı bile. Sol bacağına yüklenerek, duvara tutuna tutuna pencerenin kenarına kadar ilerledi. Alnını tekrar o buz gibi cama dayadı. Dışarıda, nizamiyenin projektör ışıkları sisin içinde birer hayalet gözü gibi dönüp duruyordu. Kışladaki hareketlilik azalmıştı; Agit’in izi tamamen kaybedilmiş, askeri savcılık soruşturmasını tamamlayıp kışladan ayrılmıştı. Hain yine serbestti, Alparslan ise bu lojman odasında hem bedenen sakatlanmış hem de ruhunun en mahrem yerine sivil bir el dokunmuş gibi hissediyordu. Yan odada, Tuana’nın hıçkırıkları yavaş yavaş yerini derin, yorgun bir sessizliğe bırakmıştı. Genç kadın, dizlerini göğsüne doğru çekmiş, lojmanın o çıplak duvarına bakıyordu. Gururu, mesleki onuru ve hepsinden öte, Alparslan’a karşı içindeki o isimsiz, günden güne büyüyen bağlılık duygusu bu gece en sert kayaya çarpmış ve darmadağın olmuştu. O sadece yaşatmak istemişti. Bir hekim olarak o karanlık girdabın içinde kaybolan, intikam hırsıyla kendi canını da o dağlarda bırakmaya kararlı olan bir adamın elinden tutmak istemişti. Ama attığı o fevri adım, aralarındaki tüm köprüleri havaya uçurmuştu. Alparslan’ın gözlerinde gördüğü o saf nefret, hayatı boyunca unutamayacağı bir yara olarak kalacaktı kalbinde. "Benden nefret ediyor," diye fısıldadı karanlığa, gözyaşları hırkasının gri kumaşında kaybolurken. "O kadından başka hiçbir şeyi görmüyor." Gecenin ilerleyen saatlerinde fırtına şiddetini daha da artırdı. Dağlardan gelen o uğultulu rüzgar, lojmanın gevşek pencerelerini adeta kıracakmış gibi sarsıyordu. Alparslan, yatağın kenarına oturmuş, sağ bacağını uzatmış vaziyette karanlığı izlemeye devam etti. İçindeki o intikam ateşi, Tuana’nın o hamlesiyle sönmek yerine, etrafına daha kalın, daha aşılmaz çelik zırhlar örmüştü. O artık sadece Agit’in kanıyla temizlenebilecek bir lekenin, yarım kalmış bir infazın peşindeydi. Masanın üzerinde duran, Asena’dan kalan o kanlı bayrak armasını eline aldı. Parmak uçlarıyla kumaşın üzerindeki o kurumuş kan lekesini takip etti. "Az kaldı," diye mırıldandı, gözlerini kör karanlığa dikerek. "Bu bacak yürüyecek, bu vidalar tene kaynayacak. Ve o gün geldiğinde, ne kurallar ne de merhamet beni durdurabilecek." Ertesi sabah kışla, fırtınanın geride bıraktığı o nemli, gri ve puslu havaya uyandı. Nizamiyedeki nöbetçiler değişmiş, tabur binasında günlük rutin işleyiş yeniden başlamıştı. Ancak lojmanın ikinci katındaki o daireye çöken o buz gibi hava, kışlanın hiçbir yerine benzemiyordu. Tuana, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte gözlerindeki şişlikleri gizlemek adına soğuk suyla yüzünü yıkadı, saçlarını her zamanki gibi sıkı bir topuz yaptı ve beyaz önlüğünü üzerine geçirdi. Aynaya baktığında, karşısında İstanbul’un o neşeli, idealist doktorunu değil, dağların o sert gerçeğiyle yoğrulmuş, kalbi kırık bir kadını gördü. Odasından çıkıp ortak koridora adım attığında, Alparslan’ın odasının kapısının kapalı olduğunu fark etti. İçeriden hiçbir ses gelmiyordu. Tuana, derin bir nefes alıp lojmandan çıktı ve adımlarını revire doğru yönlendirdi. Revire girdiğinde, Kürşat Başçavuş’un masanın üzerinde duran evrakları incelediğini gördü. Kürşat, Tuana’nın yüzündeki o solgunluğu ve gözlerindeki o gizlenemeyen acıyı anında fark etmişti. "Günaydın, doktor hanım," dedi, sesindeki o babacan tonu koruyarak. "Bizim komutan lojmana dönmüş diyorlar. Durumu nasıl? Ağrıları var mı?" Tuana, stetoskobu boynuna geçirirken Kürşat’ın bakışlarından gözlerini kaçırdı. "Fiziksel olarak ağrıları olması normal, Kürşat Başçavuş," dedi, sesini profesyonel bir çizgide tutmaya çalışarak. "Ancak kendisi artık benim hastam değil. Tedaviyi reddediyor. Van’daki doktorların tavsiyelerine uyması gerektiğini söyledim ama dinlemiyor. Bundan sonrası tamamen kendi sorumluluğunda." Kürşat Başçavuş, şapkasını elinde çevirerek Tuana’ya yaklaştı. Lojmanda, o odada neler yaşandığını tam olarak bilmese de, iki yaralı ruhun arasındaki o gerilimi sezecek kadar tecrübeli bir askerdi. "Yüzbaşı zor adamdır doktor hanım," dedi, içini çekerek. "Hele ki Agit o hücreden kaçtıktan sonra, onun zihnindeki o fırtınayı dindirmek imkansız. Kendine de acımıyor, etrafındakilere de. Ama sen yine de ondan elini çekme. Kışlada onun yüzüne bakıp doğruyu söyleyebilecek tek kişi sensin. Biz askeriz, emre itaat ederiz; ama sen onun canını korumakla görevlisin." "Ben görevimi yaptım, Kürşat," dedi Tuana, sesi bu kez daha net ve mesafeliydi. "Ama kimseyi zorla yaşatamam. Kendi canını hiçe sayan birine merhamet göstermek, bazen sadece süreci uzatır. Bırakalım, nasıl istiyorsa öyle yaşasın." O sırada tabur binasının koridorlarında postalların çıkardığı o sert, aceleci sesler yankılanmaya başladı. Alparslan, koltuk değneklerine dayanarak, sağ bacağını hafifçe sürükleyerek revirin kapısında belirdi. Üzerinde temiz askeri üniforması vardı, rütbeleri parıldıyordu ama yüzündeki o ifade, dün geceki o nefret abidesinin aynısıydı. Revire girdiğinde gözleri bir anlığına Tuana’ya kaydı; o bakışta ne bir pişmanlık ne de bir yumuşama vardı, sadece buz gibi bir mesafe duruyordu. Tuana’yı tamamen yok sayarak doğrudan Kürşat Başçavuş’a döndü. "Başçavuş," dedi Alparslan, sesi odadaki tüm tıbbi cihazların sesini bastıracak kadar gür ve emrediciydi. "Haftanin bölgesindeki o sızma hattıyla ilgili istihbarat raporlarını hazırla. Ömer telsiz kestirmelerini yeniden incelesin. Agit’in o hücreden çıkarken kullandığı o anahtarın menşeini askeri savcılıktan al. İçerideki ajanın bağlantı kurduğu tüm yerel lojistik ağlarını tek tek deşifre edeceğiz." Kürşat Başçavuş, Alparslan’ın o bacakla operasyon planlamaya çalışmasına şaşırsa da askeri disiplinden taviz vermeyerek selam durdu. "Emredersiniz komutanım. Ancak tabur komutanının kesin talimatı var; sizin idari izinli olduğunuz ve operasyonel faaliyetlere katılmamanız gerektiği yönünde..." "Tabur komutanı sahayı bilmez, Başçavuş!" diye kesti Alparslan, koltuk değneğini yere sertçe vurarak. "Agit bu dağlarda dolaşırken ben bu odada izin kullanamam. Raporları masama istiyorum. Derhal." Alparslan, arkasını dönüp revirden çıkarken Tuana’ya bir kez bile bakmadı. Onun varlığı, Yüzbaşı için artık sadece lojmanda katlanılmak zorunda olunan idari bir detaydan ibarettir. Tuana ise arkasından kapanan kapıya bakarken, içindeki o kırık dökük kadını tamamen bir kenara bıraktı. O andan itibaren, Alparslan’ın o kör hırsıyla nasıl bir felakete doğru yürüdüğünü çok daha net görebiliyordu. Bu adam iyileşmeyecekti; o, içindeki o intikam canavarını besleyerek, er ya da geç o dağların karanlığında kendi sonunu hazırlayacaktı. Tuana’nın yapabileceği tek şey ise, o kaçınılmaz son geldiğinde, görevini son saniyeye kadar layığıyla yerine getirmek olacaktı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD