Lojman odasındaki sobadan yayılan o hafif çıtırtı, dışarıda Çukurca dağlarını döven sert rüzgârın uğultusuna karışıyordu. Günün ve geçmiş ayların bütün yükü, o odanın eşiğinde tamamen dışarıda kalmıştı. Masanın üzerindeki gümüş saatin tık tık sesleri, odadaki o kesif ve sarsıcı sessizliğin içinde ritmik bir kalp atışı gibi yankılanıyordu. Artık ne kışlanın askeri bürokrasisi ne devriye nöbetleri ne de geçmişin o kanlı gölgeleri vardı; sadece birbirinin varlığında iyileşmeyi seçmiş iki insan, o dar mekânın sınırları içinde baş başaydı. Alparslan, sandalyesinden yavaşça kalktı. Sol bacağına tam yük vererek yürüdü; adımlarında artık en ufak bir tereddüt ya da aksama yoktu. Tuana’nın karşısında durduğunda, aralarındaki o son birkaç santimlik mesafe bile çekilmez bir ağırlık gibi çöktü havaya.

