Alparslan’ın revirin kapısını arkasından sertçe vurup çıkmasının ardından odada kalan o ağır, buz gibi sessizlik, Tuana’nın göğsüne bir balyoz gibi indi. Kürşat Başçavuş, elindeki evrakları sessizce toparlayıp Yüzbaşı’nın emirlerini yerine getirmek üzere odadan çıkarken, Tuana’ya dönüp hüzünlü bir selam verdi. Revirde tek başına kalan genç kadın, az önce Alparslan’ın koltuk değneğini hırsla vurduğu o yerdeki küçük zedelenmeye baktı. O küçücük iz bile, o adamın bu kışlada, bu dağlarda bıraktığı o derin, yıkıcı öfkenin bir kanıtıydı.
Tuana masasına oturdu, ellerini şakaklarına dayayıp gözlerini kapattı. Dudaklarında hala dün gecenin o yakıcı, sarsıcı hissi vardı. Hayatı boyunca mantığıyla, tıp etiğiyle ve soğukkanlılığıyla hareket eden bir kadın, nasıl olmuştu da o lojman odasında her şeyi unutup o çelikten adama teslim olmuştu? Cevap basitti aslında: O, Alparslan’ın içindeki o ölmeye yatan yaralı çocuğu görmüştü. Herkesin karşısında titrediği, dağları titreten o fırtına Yüzbaşı, aslında Asena’nın öldüğü o dere yatağında ruhunu teslim etmiş, sadece bedeniyle aramızda dolaşan bir cenazeydi. Tuana, o cenazeye hayat üflemek istemişti ama Alparslan o karanlık mezardan çıkmayı sinsi bir inatla reddediyordu.
Gün boyu revire gelip giden askerlerin pansumanlarıyla, Çukurca’nın o nemli havası yüzünden şifayı kapmış erlerin tedavileriyle uğraştı Tuana. Zihnini meşgul etmeye çalışsa da her telsiz sesinde, koridordan geçen her postalların hışırtısında gözleri kapıya kayıyordu. Ancak Alparslan bir daha revirin yakınından bile geçmedi. Kürşat Başçavuş’tan aldığı habere göre, Yüzbaşı harekat merkezine kapanmış, bacağındaki o zonklayan acıya sinsi bir şekilde katlanarak saatlerdir Haftanin ve Zap bölgesinin uydu haritalarını inceliyordu. Kendine acımıyordu; o bacağın içindeki platinlerin her adımda kemiği aşındırdığını saniyeler önce bir hekim olarak Tuana biliyordu ama Alparslan için bedenin hiçbir hükmü yoktu. O, ruhundaki o lekeyi, o başarısızlığı temizlemediği sürece zaten ölüydü.
Akşamın o lacivert, kasvetli karanlığı kışlanın üzerine yeniden çöktüğünde, gökyüzünden ince ince bir yağmur indirmeye başladı. Çukurca’nın yağan yağmuru bile ağırdı; toprağı çamura bulayan, dağ yollarını geçilmez kılan o sinsi karaltı, lojmanın duvarlarını iyice soğutuyordu. Tuana, revirdeki nöbetini başka bir sağlık astsubayına devredip lojmana doğru yürürken adımları geri geri gidiyordu. O daireye girmek, o koridorda yürümek, dün geceki o büyük patlamanın izleriyle yüzleşmek şu an dünyadaki en ağır işkenceydi.
Lojman binasının merdivenlerini yavaşça çıktı. Dairenin kapısını anahtarla açıp içeri süzüldüğünde, içeride hiçbir ışığın yanmadığını gördü. Ortak salon ve koridor zifiri karanlıktı. Tuana, adımlarını ses çıkarmamaya dikkat ederek kendi odasına doğru yönlendirdi. Tam Alparslan’ın odasının önünden geçerken, kapının altındaki o ince aralıktan sızan cılız gaz lambası ışığını fark etti. İçeriden gelen o derin, düzensiz ve hırıltılı nefes sesleri, adamın hala uyuyamadığını, o sinsi ağrıyla ve içindeki o canavarla pençeleştiğini söylüyordu.
Tuana kendi odasına girdi, kapıyı arkasından usulca kapattı. Üzerindeki ıslak montu çıkarıp yatağın kenarına oturdu. İçerideki soğuk, kemiklerine işliyordu ama elektrikli ısıtıcıyı açmak bile istemedi. Odanın sessizliğinde, yan odadan gelen her ses daha da belirginleşiyordu. Birden, Alparslan’ın odasından gelen sert bir inilti ve ardından yere düşen bir metal nesnenin sesiyle irkildi. Tuana’nın hekimlik güdüleri, içindeki o kırgın kadından daha baskın çıktı. Bir an bile düşünmeden odasından fırlayıp Alparslan’ın kapısının önüne geldi. Kapıyı hafifçe vurdu ama içeriden bir cevap gelmedi; sadece adamın dişlerini sıkarak nefes almaya çalışırken çıkardığı o acı dolu hırıltı duyuluyordu.
Tuana kapının kulbunu indirip içeri girdi. Gaz lambasının o titrek, sarı ışığı altında Alparslan’ı yatağın kenarına yığılmış vaziyette buldu. Sağ bacağını düz bir şekilde uzatmıştı ama alçılı ve sargılı olan o bölgeden, pantolonunun kumaşına sızan o sinsi kırmızılık, genç kadının yüreğini ağzına getirdi. Alparslan, zorlayarak kışla binasında saatlerce ayakta kaldığı için dikişlerini patlatmıştı. Yerde, demin düşen o metal şey, Alparslan’ın sargıları kendi kendine kesip rahatlamaya çalıştığı o makastı. Yüzü ter içinde kalmıştı, şakaklarındaki damarlar fırlayacak gibi şişmişti ve gözleri yarı açık, yarı kapalı bir acı girdabında dönüyordu.
"Alparslan!" diye çığlık attı Tuana, dün geceki tüm o ağır sözleri, o nefreti, o mesafeyi bir anda unutarak adamın yanına diz çöktü. Ellerini hemen o kanayan bölgeye koydu. "Ne yaptın sen kendine? Delirdin mi?! Dikişlerin patlamış, kanaman var!"
Alparslan, kadının dokunuşuyla birlikte gözlerini aralamaya çalıştı. O güçlü, sarsılmaz Yüzbaşı, şu an acının ve yüksek ateşin etkisiyle adeta sayıklama aşamasındaydı. Yine de Tuana’nın ellerini hissettiği an, o eski vahşi refleksiyle kadının bileğini yakalamak istedi ama bu kez gücü yetmedi; parmakları Tuana’nın bileğinde sadece zayıf bir sarsıntıyla kayıp gitti. "Dokunma..." diye mırıldandı, sesi o kadar kısık ve bitkindi ki. "Bırak... Çürüsün dedim sana... Git buradan..."
"Gitmiyorum! Kes sesini artık!" diye bağırdı Tuana, gözlerinden akan yaşlar adamın pantolonundaki o kan lekelerine karışırken. "Ben bir doktorum Alparslan! Sen istesen de, istemesen de o bacağı burada böyle bırakıp gidemem!" Tuana hemen odadan fırlayıp kendi pansuman çantasını getirdi. Gaz lambasının ışığını biraz daha açtıktan sonra, Alparslan’ın sargılarını dikkatle, profesyonel bir hızla kesmeye başladı.
Sargıların altındaki manzara korkunçtu. Ameliyat dikişlerinin üç tanesi tamamen ayrılmış, içeride biriken kirli kan dışarıya doğru sızıyordu. Eğer müdahale edilmezse enfeksiyon riski kapıdaydı ve bu, Alparslan’ın askeri kariyerinin sonu demekti. Tuana, çantasından çıkardığı antiseptik solüsyonla yarayı temizlemeye başladı. O soğuk sıvı tene değdiği an, Alparslan’ın gövdesi devasa bir yay gibi gerildi, yatağın demir başlığını elleriyle öyle bir kavradı ki demirler gıcırdadı. Dişlerinin arasından sızan o boğuk çığlık, odanın duvarlarında yankılandı.
"Dayan," dedi Tuana, sesi ağlamaktan titrese de elleri bir cerrah hassasiyetiyle çalışmaya devam ediyordu. "Lokal anestezi yapacak vaktim yok, burayı hemen temizleyip kapatmam lazım. Dayan Alparslan, sen ne acılar gördün, bunu da atlatacaksın."
Alparslan, gözlerini tavana dikmiş, alnından boşalan terler yastığı ıslatırken Tuana’nın yüzüne baktı. O sarı ışığın altında, kadının kendisi için nasıl çırpındığını, o dün geceki ağır hakaretlere rağmen nasıl bir sadakatle yaralarını sardığını görüyordu. İçindeki o nefret duvarı saniyelerliğine de olsa o acının ve merhametin karşısında sarsıldı. Sayıklamaya başladı, bilinci sinsi bir sisin arkasına saklanıyordu. "Asena..." dedi birden, sesi bir çocuğun çaresizliği gibiydi. "Dere yatağı... Çok soğuk Tuana... Bayrak üşüyor..."
Tuana, adamın bu sayıklaması karşısında hıçkırıklarını daha fazla tutamadı. Yarayı temizleyip yeni dikişleri hızla atarken, Alparslan’ın o sırılsıklam olmuş saçlarını eliyle geriye doğru itti. "Asena güvende, Alparslan," diye fısıldadı, onun o yangın yerine dönmüş ruhunu sakinleştirmek istercesine. "Sen görevini yaptın. Arması kalbinde. Ama şimdi senin yaşaman lazım. Benim için... Bizim için yaşaman lazım."
Dikiş işi bittiğinde, Tuana yarayı temiz gazlı bezlerle sıkıca sardı ve adamın damar yoluna güçlü bir antibiyotik ile ateş düşürücü enjekte etti. Alparslan’ın kasılan bedeni, ilacın etkisiyle yavaş yavaş gevşemeye, o devasa gövdesi yatağın içine doğru gömülmeye başladı. Ateşi hala çok yüksekti. Tuana, lojmanın banyosundan bir kova soğuk su ve bez getirdi. Sabaha kadar, tek bir saniye bile gözünü kırpmadan Alparslan’ın başucunda oturdu. Bezleri soğuk suya batırıp adamın alnına, boynuna, o geniş göğsüne koydu. Alparslan her irkildiğinde, her "Agit..." diye sayıkladığında Tuana onun elini tuttu, ona güvende olduğunu fısıldadı.
Şafak vakti Çukurca dağlarının arkasından o soluk, gri ışıklarını sızdırırken, Alparslan’ın ateşi nihayet düşmüş, nefesi düzene girmişti. Tuana, yatağın kenarındaki sandalyede, adamın elini hala bırakmamış bir vaziyette bitkinlikten uyuya kalmıştı. Başını Alparslan’ın yatağının kenarına dayamıştı.
Alparslan gözlerini açtığında, odanın içini aydınlatan o çiğ sabah ışığını ve başucunda uyuya kalmış Tuana’yı fark etti. Bacağındaki o sinsi, yakıcı acı hafiflemiş, yerini künt bir sızıya bırakmıştı. Yavaşça doğrulmaya çalıştı ve elinin hala Tuana’nın o küçük, narin avuçlarının içinde olduğunu gördü. Genç kadının yüzündeki o yorgunluk çizgileri, gözlerinin altındaki o mor halkalar, dün gece kendisini ölümün kıyısından döndürmek için nasıl bir savaş verdiğinin en net kanıtıydı.
Alparslan, elini kadının avuçlarından yavaşça çekti. Bu kez bu hareketi öfkeyle değil, derin bir mahcubiyetle yapmıştı. Dün gece ona söylediği o ağır sözler, "Sen kimsin, sivil fantezilerinle benim namusuma dil uzatamazsın" deyişi zihninde birer tokat gibi patladı. Bu kadın, onun o pis nefretine, o vahşi canavarlığına karşı sadece hayatla ve merhametle cevap vermişti.
Alparslan, bacağını yataktan yavaşça sarkıttı. Yerdeki pansuman kalıntılarına, kanlı bezlere baktı. İçindeki o intikam ateşi hala oradaydı, Agit’e karşı duyduğu o nefret zerre eksilmemişti; ama artık biliyordu ki, o dağlara geri dönecekse, o hesabı kapatacaksa, bunu sakat bir ölü olarak değil, Tuana’nın yaşattığı o sarsılmaz Alparslan olarak yapmak zorundaydı. Tuana hafifçe kımıldanıp gözlerini araladığında, Alparslan’ın kendisine bakan o sakin, derin ve bu kez nefret barındırmayan bakışlarıyla karşılaştı.
"Ateşin düşmüş," dedi Tuana, sesindeki o yorgunlukla doğrulurken. Gözlerini Alparslan’ın yarasından ayırmıyordu. "Dikişleri tazeledim. Eğer bir kez daha o bacağın üzerine basarsan, bu kışladan senin cenazen çıkar Alparslan. Bir hekim olarak son uyarım bu."
Alparslan, bir an sessiz kaldı. Gözlerini pencereden dışarıya, o dumanlı dağ zirvelerine dikti, ardından Tuana’ya döndü. "Teşekkür ederim, doktor," dedi, sesi o eski buz dağlarından değil, toprağın altından gelen o ağır, vakur tondaydı. "Dün gece için... Ve sabaha kadar beklediğin için. Ben bir askerim, bazen o karanlıkta yolumu kaybediyorum. Ama sen... Sen görevini iyi yapıyorsun."
Tuana, bu sözlerin Alparslan’ın o çelikten ağzından çıkabileceğine inanamayarak adama baktı. İçindeki o kırgınlık tamamen geçmemişti belki, dün gecenin o sarsıcı öpücüğü ve ardından gelen o fırtına hala aralarında duran devasa bir duvandı; ama o duvarın altında ilk kez bir insani çatlak oluşmuştu. Tuana pansuman çantasını toplarken hafifçe gülümsedi. "Ben sadece işimi yapıyorum, Yüzbaşı," dedi kapıya doğru yürürken. "Şimdi dinlen. O dağlar kaçmıyor. Agit de kaçamayacak. Ama önce iyileşmek zorundasın." Kapıyı kapatıp çıktığında, her iki yaralı ruh da biliyordu ki, Çukurca’nın bu sinsi dağlarında başlayan bu hikaye, ne sadece intikamla bitecekti ne de sadece merhametle. Savaş yeni başlıyordu ve bu savaşın galibi, kalbi en çok direnen olacaktı.