ARKANDAYIM 🥀

994 Words
Çukurca’nın sarp, geçit vermez kayalıklarını döven o deli fırtına, dağların uğultusunu kışlanın her bir koridoruna, her bir beton çatlağına taşırken, zaman bir kez daha Alparslan için donmuş, katılaşmış ve keskin bir bıçak halini almıştı. Tuana’nın göğsüne yaslanmış vaziyette, donmuş toprağın üzerinde nefes almaya çalışırken, sağ bacağından yukarıya, kasıklarına doğru tırmanan o yakıcı, kemikleri eritiyormuş gibi hissettiren acı bile ruhundaki o devasa mağlubiyet hissinin yanında hafif kalıyordu. İkinci kez. Aynı adam, aynı sinsi firar, aynı kahredici çaresizlik. Sekiz ay önce Gara Operasyonu’nun o kanlı dere yatağında yaşadığı o yıkım, şimdi Çukurca’nın sisli yamaçlarında bir kez daha tekerrür etmişti. Alparslan’ın yumrukları toprağa öyle bir gömülmüştü ki, tırnaklarının arasına dolan çakıl taşları parmak uçlarını kanatıyor, o ise bu sızıyı Agit’in özgürlüğe doğru attığı her adımın bedeli olarak görüyordu. Tuana, fırtınanın savurduğu kahverengi saçlarını yüzünden çekmeye çalışarak, Alparslan’ın o çamura ve barut karasına bulanmış yüzünü ellerinin arasında tutmaya devam etti. Genç kadının gözlerinden süzülen yaşlar, Alparslan’ın şakaklarındaki kirli tabakayı temizleyerek aşağı süzülüyordu. Bir hekim olarak, bir kadın olarak içindeki o feryadı zapt etmek, bu adamın karşısında sarsılmaz bir kale gibi durmak şu an dünyadaki en zor görevdi onun için. "Kürşat! Buraya gelin! Sedyeyi getirin!" diye bağırdı telsiz hattına doğru, sesi rüzgarın o devasa kükremesinde neredeyse kaybolup gidiyordu. Çok geçmeden, sislerin arasından fenerlerin titrek ışıkları belirdi. Kürşat Başçavuş ve Fırtına Timi’nin askerleri, komutanlarının o dağ gibi gövdesinin bir kez daha toprağa serildiğini gördüklerinde, kışlanın üzerine çöken o mağlubiyet havası hepsinin genzini bir barut dumanı gibi yaktı. Alparslan’ı sedyeye alırlarken tek bir ses bile çıkarmadı Yüzbaşı. Dişlerini öyle bir sıkmıştı ki, çene kemiklerinin kenarındaki kaslar gerim gerim geriliyor, gözleri ise sislerin arkasında kaybolan o zifiri karanlık vadiye, Agit’in sinsi izine dikili duruyordu. Kışlanın revirine taşındığında, odadaki o keskin iyot ve alkol kokusu, az önce dağda soluduğu o özgürlük ve intikam kokusunu bıçak gibi kesti. Tuana, üzerindeki ıslak hırkayı bir kenara fırlatıp hızla steril eldivenlerini geçirdi. Alparslan’ın sağ bacağındaki pantolon paçasını makasla yukarısına kadar kestiğinde, karşılaştığı manzara yüreğini ağzına getirdi. Aylarca uğraştığı, üzerine titrediği o ameliyatlı bölge, dokuların altına çakılan o platinler ve vidalar, Alparslan’ın o deli gibi koşuşu ve ardından kayalıklara çakılışı yüzünden deforme olmuştu. Bilek çevresi hızla morarıyor, derinin altında biriken kan, dokuyu gergin ve parlak bir hale getiriyordu. "Sana gitme demiştim," dedi Tuana, sesi bir fısıltı kadar bitkin ama bir o kadar da sitem doluyordu. Eliyle Alparslan’ın diz kapağını sabitleyerek bileğe hafifçe bastırdı. "Sana o kapının ardındaki adamın bir tuzak olduğunu söylemiştim. Bak ne yaptın kendine? O platinlerin etrafındaki kemik dokusu zarar görmüş olabilir. Eğer o vidalar yerinden oynadıysa seni bir daha ayağa kaldırabilmem aylar sürer, anlıyor musun beni?" Alparslan, gözlerini tavanın o soluk beyaz boyasından ayırıp Tuana’nın yüzüne çevirdi. O gözlerde acıdan ziyade, insanı ürperten, insanı kendi varlığından utandıran bir boşluk vardı. "Beni ayağa kaldırma o zaman, doktor," dedi, sesi o kadar kısık, o kadar derinden geliyordu ki, Tuana bir an nefesini tuttu. "Beni bu yatakta bırak. Bırak bu bacak çürüsün. Avını iki kez elinden kaçırmış bir kurdun bu dağlarda yürümeye hakkı yoktur. Asena’nın katili, o şerefsiz, benim burnumun dibindeki zindandan elini kolunu sallayarak çıktı gitti. Ben o hücrenin kapısında durmalıydım. Sen beni tuttun, Tuana. Sen beni o odaya hapsettin." Bu sözler, Tuana’nın göğsüne saplanan en ağır ithamdı. Alparslan’ı korumak, onun o darmadağın ruhunu ve bedenini yaşatmak için gösterdiği o çaba, şimdi adamın gözünde bir ihanet, bir engel gibi görünüyordu. Tuana’nın elleri titredi ama belli etmemeye çalışarak enjektöre güçlü bir analjezik çekti. "Ben seni o odaya hapsetmedim Alparslan, ben seni yaşatmak istedim," dedi, sesindeki o kırılganlığı gizlemek adına profesyonelliğine sığınarak. İlacı adamın damar yoluna verirken gözlerinin içine baktı. "Eğer o bacakla aşağıya inseydin ve o adamın kaçtığını görseydin, o öfkeyle kışlanın ortasında kimi vuracaktın? Nöbetçi askeri mi? Kendini mi? O hain bir şekilde kaçtı, içeriden yardım aldı, bunu biliyoruz. Ama sen hayattasın. Ve sen hayatta olduğun sürece o adam bu topraklarda rahat nefes alamayacak. Şimdi uyu. Bırak ilaçlar işini yapsın." İlacın etkisi dalga dalga Alparslan’ın bedenine yayılırken, göz kapakları o ağır mağlubiyetin yüküyle kapandı. Ama zihni uyumuyordu; zihninin içinde Agit’in o sinsi anahtarla hücre kapısını açışı, kışlanın arka bahçesindeki tel örgüleri bir yılan gibi sıyrılarak geçişi ve sislerin arasında kayboluşu dönüp duruyordu. Alparslan uykuya teslim olurken, Tuana revirin penceresinden dışarıdaki kargaşayı izlemeye başladı. Tabur Komutanlığı kışlayı tamamen abluka altına almıştı, askeri savcılık sızma ihtimaline karşı tüm personeli sorguya çekiyordu. Kürşat Başçavuş, revirin kapısını hafifçe tıklatıp içeri girdiğinde yüzündeki o ifadeden hainin izinin tamamen kaybolduğu anlaşılıyordu. "Durumu nasıl, doktor hanım?" diye sordu Kürşat, şapkasını elinde sıkarak. Gözleri yatakta hareketsiz yatan Alparslan’a kaydı. "Fiziksel olarak durumu kötü, Kürşat Başçavuş," dedi Tuana, kollarını göğsünde kavuşturarak. "Platinlerin olduğu bölgede ciddi bir travma var. Röntgen çekmem lazım ama buradaki imkanlarla tam olarak ne kadar hasar olduğunu göremiyorum. Yarın sabah onu helikopterle Van’daki askeri hastaneye sevk etmek zorundayız. Ama asıl sorun bacağı değil... Ruhsal olarak tamamen çöktü. Beni suçluyor. Onu engellediğim için o hainin kaçtığını düşünüyor." Kürşat Başçavuş içini çekti, o eski askerin yüzündeki çizgiler daha da derinleşti. "Komutanı suçlama doktor hanım. Onun kalbi o dağda, Asena’nın yanında kaldı. O günden beri ne zaman Agit ismi geçse, Alparslan Yüzbaşı bir insandan ziyade bir barut fıçısına dönüyor. O hainin buradan kaçması, onun gururuna, askerlik namusuna indirilmiş en büyük darbedir. Kendini suçlamasın diye etrafındaki herkesi yakıp yıkıyor. Sen onun limanısın, bunu o da biliyor ama şu an canı çok yanıyor." Tuana başını salladı, Kürşat’ın odadan çıkışını izledikten sonra Alparslan’ın yatağının kenarındaki sandalyeye oturdu. Gece boyunca adamın titreyen ellerini, uykusunda bile dişlerini sıkışını, "Asena..." diye sayıklayışını izledi. Bir kadının, toprağın altındaki bir başka kadının gölgesiyle savaşması değildi bu; Tuana, Alparslan’ın kalbindeki o mabede saygı duyuyordu. Onun tek isteği, bu adamın o mabetle birlikte kendini de o karanlık mezara gömmesini engemekti. Sabahın ilk ışıkları Çukurca’nın dağlarını aydınlattığında, helikopter pervanesinin o tanıdık uğultusu kışlanın üzerinde yankılanmaya başladı. Alparslan, sedyeyle helikoptere taşınırken Tuana da onun yanındaydı. Alparslan gözlerini açtığında, helikopterin tavanına bakarak sadece tek bir şey söyledi: "Oraya geri döneceğim, Tuana. Bu ayak kırılsa da, kopsa da, o dağlara geri döneceğim." Tuana onun elini sıkıca tuttu ve sessizce fısıldadı: "Biliyorum. Ve o gün geldiğinde, ben yine senin arkanda olacağım."
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD