LANET OLSUN 🥀

1543 Words
Van’daki askeri hastanenin yüksek tavanlı, steril ve tekdüze koridorlarında yankılanan tekerlekli sedye sesleri, Alparslan’ın zihninde geçmişin acı hatıralarını taşıyan birer savaş tamtamı gibi çınlıyordu. Havada asılı kalan o keskin antiseptik kokusu, Çukurca’nın, Haftanin’in o barut, donmuş toprak ve özgürlük kokan havasını acımasızca yırtıp atıyordu. Helikopter yolculuğu boyunca gökyüzünün griliğine bakıp dişlerini sıkan Yüzbaşı, sedyeden ameliyat masasına alınırken de tek bir kelime etmemişti. Gözleri, tepesinde dönen devasa ameliyat lambalarının soğuk, kör edici ışığına dikilmişti. O ışıkların yansımasında ne kendi geleceğini görebiliyordu ne de kurtulmak istediği o karanlığı; gördüğü tek şey, kışlanın zindanından bir yılan gibi sıyrılıp sislerin arasında kaybolan Agit’in o sinsi karaltısıydı. Doktor Tuana, Van’daki meslektaşlarıyla hızla koordinasyonu sağlamış, ameliyathanenin kapısına kadar Alparslan’ın sedyesinin başucundan ayrılmamıştı. Ameliyat önlüğünü giyerken, İstanbul’daki o konforlu hastane günlerini, asistanlık yıllarının o steril bunalımlarını düşündü bir an. O sahte, plaza ışıklarının altındaki dünyadan kaçıp bu dağ başına, bu namluların ve feryatların ortasına kendi isteğiyle gelmişti; fakat hayatın, onu bu denli sert, bu denli kırılmaz görünen ama içi tamamen enkazdan ibaret olan bir adamın kaderine bağlayacağını tahmin edemezdi. Ameliyathanenin o ağır, hidrolik kapısı Alparslan’ın yüzüne kapandığında, Tuana dışarıda, o buz gibi koridor duvarına yaslanıp derin bir nefes aldı. Elleri hala Çukurca’nın fırtınasından kalma bir soğuklukla titriyordu. İçeride, ortopedistlerin ve cerrahların hararetli konuşmaları, röntgen cihazlarının çıkardığı o mekanik sesler Alparslan’ın bilinci tamamen kapanmadan önceki son anılarına karıştı. Anestezist damar yoluna o ağır, bilinci katman katman yutan sıvıyı enjekte ederken Alparslan’ın zihni son bir direniş gösterdi. Gitmek istemiyordu; bu uykuya, bu çaresiz karanlığa teslim olmak, Agit’e birkaç saat, belki de birkaç gün daha serbestçe nefes alma hakkı tanımak demekti. Ancak bedeni, aylardır sınır hattında maruz kaldığı o muazzam fiziki baskıya ve son kaçış girişimindeki o kontrolsüz yıkıma daha fazla dayanamadı. Göz kapakları ağır birer demir kapı gibi kapanırken, zihninde yankılanan son ses, etin ve kemiğin içinden gelen o kuru, sekiz ay önceki kırılma sesinin aynısıydı. Cerrahlar, Alparslan’ın sağ bileğini ve kaval kemiğini örten sargıları açtıklarında karşılaştıkları manzara karşısında hafifçe homurdandılar. Daha önceki ameliyatta takılan o titanyum platinler, dokunun altına yerleştirilen o ince vidalar, Alparslan’ın kışla bahçesinde bacağına binen o muazzam ivmeyle birlikte yerlerinden oynamış, kemik dokusunun pürüzlü kenarlarını adeta bir testere gibi kesmişti. Bölgede oluşan yoğun iç kanama ve ödem, operasyonun saatlerce süreceğinin habercisiydi. Doktorlar, titiz bir işçilikle o eski vidaları tek tek sökerken, kemiğin parçalanan uçlarını yeniden bir araya getirmek için adeta bir heykeltıraş gibi çalışıyorlardı. Her bir platin parçasının yerleştirilişi, Alparslan’ın gelecekteki askeri hayatının, o dağlara geri dönme ihtimalinin üzerine vurulan birer mühür gibiydi. Ameliyathane kapısının dışındaki bekleyiş, Tuana için saatlerin değil, asırların geçişi gibiydi. Koridordaki o eski saat, her tik tak vuruşunda Tuana’nın göğsüne bir ağırlık bırakıyordu. Kışladan gelen telsiz haberleri, askeri savcılığın soruşturmayı derinleştirdiğini, Agit’in kaçışına yardım eden o yerel personelin yakalandığını ancak hainin çoktan sınırın ötesine, o dipsiz mağaraların derinliklerine geçtiğini söylüyordu. Bu haber, Tuana’nın içindeki o endişeyi daha da harladı. Alparslan uyandığında ve bu gerçeği öğrendiğinde ne yapacaktı? O çelikten iradesi, bu ikinci başarısızlığın altında ezilip tamamen yok mu olacaktı, yoksa etrafındaki herkesi yakacak daha büyük bir yangına mı dönüşecekti? Saatler sonra ameliyathanenin o kırmızı ışığı sönüp yeşile döndüğünde, Tuana hemen kapıya doğru fırladı. İçeriden çıkan kıdemli askeri cerrah, maskesini indirirken yüzünde yorgun ama tatmin olmuş bir ifade vardı. "Ameliyat zordu, Tuana doktor," dedi, alnındaki teri kolunun tersiyle silerek. "Dokular çok hırpalanmıştı, platinleri tamamen yeniledik ve daha güçlü bir sabitleme yaptık. Kemiği kurtardık sayılır. Ancak bu sefer şakası yok. En az üç ay mutlak yatak istirahati, ardından çok sıkı bir fizik tedavi süreci şart. Eğer bu süreçte bir kez daha o bacağın üzerine basmaya kalkışırsa, kalıcı bir sakatlık kaçınılmaz olur. Bir askeri, üstelik böyle bir saha subayını yatakta tutmak ne kadar zordur bilirsin. İşin asıl zor kısmı şimdi sende." Tuana, meslektaşına teşekkür edip Alparslan’ın çıkarıldığı yoğun bakım ünitesine doğru ilerledi. Alparslan, bembeyaz çarşafların arasında, kollarından çıkan serum boruları ve göğsüne bağlanan elektrotlarla o devasa cüssesinden beklenmeyecek bir çaresizlik içinde yatıyordu. Sağ bacağı, kalçasına kadar kalın bir alçı kalıbının ve harici sabitleyici demirlerin arkasına gizlenmişti. Tuana, yatağın kenarına yaklaşıp sandalyeye oturdu. Alparslan’ın o nasırlı, tetik çekmekten sertleşmiş elini avuçlarının arasına aldı. Elin soğukluğu, odadaki o steril hava ile birleştiğinde insanın içini üşütüyordu. Tuana, parmaklarıyla adamın elini ısıtmaya çalışırken, kalbindeki o derin, isimsiz sızının daha da büyüdüğünü hissetti. Bu adam bir hastadan, bir komşudan çok daha fazlası olmuştu onun için; o, kurtarılması gereken yaralı bir ruhtu. Narkozun o sisli, ağır uykusundan sıyrılmak Alparslan için bu kez çok daha sancılı oldu. Gözlerini yavaşça araladığında, bembeyaz tavanı ve odanın köşesindeki o tanıdık monitör seslerini fark etti. İlk refleksi, sağ bacağını kımıldatmaya çalışmak oldu; ancak kalçasından parmak uçlarına kadar uzanan o mutlak, kımıldatılamaz ağırlık ve hemen ardından beynine saplanan o keskin, yakıcı acı dalgası ona nerede olduğunu ve neyi kaybettiğini sert bir şekilde hatırlattı. Gözlerini odanın içinde gezdirdi ve yatağının başucunda, sandalyede iki büklüm olmuş, yorgunluktan gözleri kapanmış Tuana’yı gördü. Genç kadının yüzündeki o solgunluk, Alparslan’ın içindeki o öfke duvarına çarpan bir dalga gibiydi. Alparslan’ın kımıldanışıyla çıkan çarşaf sesi Tuana’yı anında uyandırdı. Genç kadın gözlerini açar açmaz Alparslan’ın o karanlık, dipsiz bakışlarıyla karşılaştı. "Uyanmışsın," dedi Tuana, sesini neşeli tutmaya çalışarak ama başaramayarak. "Ameliyatın çok iyi geçti. Doktorlar platinleri yeniledi. Kendini nasıl hissediyorsun?" Alparslan, elini Tuana’nın avuçlarından yavaşça ama kararlı bir şekilde çekti. Bu hareket, aralarındaki o görünmez mesafenin, o çelik duvarların yeniden örüldüğünün habercisiydi. "Agit..." dedi Alparslan, sesi bir fısıltıdan ziyade, boğazından yükselen kuru bir hırıltı gibiydi. "Haber var mı? Tim dağda mı?" Tuana yutkundu, gözlerini Alparslan’ın bakışlarından kaçırmak istedi ama adamın o sorgulayıcı, baskıcı ifadesi buna izin vermedi. "Soruşturma sürüyor Alparslan," dedi, gerçeği ne kadar yumuşatabileceğini hesaplayarak. "Kaçışına yardım eden o yerel personel yakalandı. Ancak... Agit sınırın ötesine, Haftanin’in derinliklerine kaçmayı başarmış. Tim üs bölgesinde, emir bekliyor." Alparslan, bu sözleri duyduğu an yatakta doğrulmaya yeltendi. Göğsündeki elektrot kabloları gerildi, monitörden gelen kalp atış ritmi anında hızlanarak odada kesik kesik ötmeye başladı. Sağ bacağına binen o korkunç baskıyla birlikte yüzü acıdan çarpıldı, dişlerini öyle bir sıktı ki dudaklarının kenarından ince bir kan sızdı. "Lanet olsun!" diye kükredi Alparslan, kollarındaki serum iğnelerini tek hamlede söküp atmak isteyerek. "Yine kaçtı! Benim yüzümden, bu lanet olası bacak yüzünden yine gitti! Ben buradayım, bu çarşafların arasında bir sakat gibi yatıyorum, o şerefsiz ise dağlarda bana gülüyor!" Tuana hemen ayağa kalkıp Alparslan’ın omuzlarından bastırdı, onu yatağa geri itmeye çalıştı. "Alparslan yapma! Dur, dikişlerin patlayacak, platinlere zarar vereceksin!" diye haykırdı, tüm gücüyle adamın göğsüne yüklenerek. "Kendine gel! Sen bir askersin, bu halinle ne yapacaksın? Dağa mı çıkacaksın? O bacakla iki adım atamazsın!" Alparslan, Tuana’nın ellerini bileklerinden yakaladı. Parmakları, kadının tenini ezecek kadar büyük bir güçle sıkıyordu ama gözlerindeki o delilik, o kaybolmuşluk hissi Tuana’yı nefessiz bırakmaya yetti. "Ben sakat bir kurt gibi bu inde ölmeyeceğim, Tuana!" diye bağırdı Alparslan, sesindeki o devasa öfke odanın duvarlarında yankılanırken. "O adam benim namus borcum! Asena’nın katili o! Ben o gece o zindana inip kafasına sıkmalıydım. Beni sen durdurdun! Senin o merhametin, senin o doktor kuralların yüzünden o hain şimdi sınırın ötesinde! Kendimi asla affetmeyeceğim, seni de affetmeyeceğim!" Bu ağır itham, Tuana’nın kalbinde sekiz aydır biriktirdiği tüm o sabır ve fedakarlık barajını yerle bir etti. Gözlerinden akan yaşları silmedi bile; elini Alparslan’ın bileklerinden kurtarıp bir adım geri çekildi. Yüzündeki o incinmiş ama bir o kadar da dik ifade, Alparslan’ın o kör edici öfkesine karşı duran yegane kalkandı. "Beni affetme Alparslan," dedi Tuana, sesi titrese de kelimeleri birer ok gibi netti. "Benden nefret et, beni suçla, her şeyi yap. Ama o bacak iyileşene kadar bu odadan çıkamayacaksın. Sen o haini öldürmek için değil, onun yüzünden kendi canını da orada bırakmak için o zindana inmek istiyordun. Ben seni Agit’ten korumadım, ben seni kendinden korudum. Şimdi ne halin varsa gör." Tuana, arkasını dönüp odanın kapısını sertçe kapatarak dışarı çıktı. Hastanenin o soğuk koridorunda tek başına kaldığında, sırtını duvara dayayıp hıçkırıklara boğuldu. Alparslan’a olan sevgisi, onun o yaralı ruhunu iyileştirme arzusu, şimdi kendisi için en büyük azaba dönüşmüştü. O odanın içinde yatan adam, sadece bacağı kırılmış bir asker değildi; o, geçmişin acılarıyla beslenen, intikamından başka hiçbir şeyi gözü görmeyen bir kördü. Ama Tuana vazgeçmeyecekti. Bir askerin kadını olmak, onun o en karanlık anında bile yanında durmayı, o seni yaralasa bile onun yaralarını sarmaya devam etmeyi gerektirirdi. İçeride ise Alparslan, odadaki o mutlak sessizliğin içinde, yatağın kenarındaki demirleri yumruklayarak öfkesini kusuyordu. Bacağındaki acı, ruhundaki o başarısızlık hissinin yanında hiçbir şeydi. Gözlerini pencereden dışarıya, Van’ın o uzak, karlı dağ zirvelerine dikti. Dağlar oradaydı, intikam oradaydı ve Agit bir yerlerde saklanıyordu. Alparslan, elini hücum yeleğinin cebine, o kanlı armanın olduğu yere götürmek istedi ama üniforması üzerinde değildi. Kendini çıplak, silahsız ve tamamen çaresiz hissediyordu. "Bekle," diye mırıldandı karanlığa doğru, gözlerindeki o kararlılık ışığı yeniden sinsi bir şekilde parlarken. "Bu demirler, bu alçılar beni burada tutamayacak. Bu ayak yeniden toprağa basacak ve o gün dağlar intikam kokacak." Günler hastane odasının o monoton, insanı delirten ritmi içinde akıp giderken, Alparslan ile Tuana arasındaki o sessiz savaş daha da derinleşti. Tuana her sabah odaya giriyor, Alparslan’ın pansumanlarını yapıyor, ilaçlarını kontrol ediyor ama tek bir kişisel kelime bile etmiyordu. Alparslan da aynı şekilde, bir taş heykel gibi sessizce duruyor, kadının yüzüne bakmadan sadece tedavinin bitmesini bekliyordu. Ancak aralarındaki bu sessizlik, birbirlerinden koptukları anlamına gelmiyordu; aksine, o odada solunan her nefeste, o koridorda atılan her adımda birbirlerinin varlığını en derinden hissediyorlardı. Alparslan’ın içindeki o sert, çelikten zırh bu ikinci darbeyle daha da kalınlaşmıştı belki ama Tuana’nın o inatçı, pes etmeyen şefkati o zırhın altındaki yaralı kurdu yaşatan yegane güç olmaya devam ediyordu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD