"Ben..." dedi Asil. Sesi o kadar kısıktı ki, kelimeler sanki boğazında düğümleniyor, dışarı çıkmamak için direniyordu.
Hazan ise karşısında endişeli bakışlarla söyle artık dercesine Asil'in yüzüne bakıyordu.
"Asil... Korkutma beni," dedi Hazan en sonunda.
Asil, bir süre daha sessiz kaldı. Sonra bakışlarını Hazan’ın gözlerinden kaçırdı; o an sanki aralarındaki tüm köprüler yıkıldı. Hazan’ın ellerini sımsıkı tutan ellerini yavaşça bıraktı. "Babam..." diyebildi sadece.
Hazan’ın endişesi katlanarak devam ediyordu. "Eee?" dedi, dudaklarından dökülecek bir sonraki kelimeyi bekleyerek.Asil, derin bir nefes alarak o sert coğrafyaya, baktı.
"Bak Hazan; bu toprakları, bu coğrafyayı, beni ve benim sorumluluklarımı biliyorsun," dedi sesi sertleşerek. "Bazen insana söz hakkı verilmez. Bazen sadece kaderine boyun eğersin."
Hazan, gözlerini bir an bile Asil’den ayırmadan, tek bir kelimeyi bile kaçırmadan, kırpmadan dinliyordu onu.
"Ben ne kadar hayır desem de, o söz çoktan verilmiş Hazan," dedi.
Hazan hemen atıldı, yüreği ağzında: "Ne sözü?"
Asil cevap vermedi. Dudakları titredi, bakışlarını Hazan’ın gözlerinden kaçırıp ayaklarının dibindeki sert kayalara çevirdi. Sessizliği Hazan’ı delirtiyordu.
"Ne sözü dedim Asil!" diye bağırdı Hazan sinirle.
Asil yutkundu, boğazındaki o düğüm canını yakıyordu. Bakışlarını tekrar Hazan’a çevirdi ve o acı gerçeği kustu: "Babam... Beni ve Elif’i evlendirmek istiyor Hazan."
Hazan, duyduğu isimle birlikte sanki olduğu yere çivilendi. Kulaklarında uğuldayan rüzgar bir anda kesildi, dünya sessizliğe gömüldü. Bakışları Asil’in yüzünde asılı kaldı ama artık onu görmüyordu; sanki boşluğa bakıyordu.
Asil, yıkılan Hazan’ın karşısında çaresizce devam etti: "Babamın vasiyeti bu Hazan. Ne yapacağımı bilmiyorum ama... Ama seni asla bırakmam. Lakin babamın sözü hükümdür. Hasta yatağındaki adamın benden son isteği bu Hazan elim kolum bağlı."
Hazan, Asil’in gözlerindeki o derin acıyı ve babasının gölgesi altında ezilen omuzlarını gördü. Asil bu kararı kendi vermemişti, bu bir tercih değil, bir mahkûmiyetti. Ama bu gerçek, Hazan’ın kalbindeki yangını söndürmeye yetmiyordu.
"Demek babanın sözü..." dedi Hazan.
"Demek koskoca Asil, babasının tek bir cümlesiyle bizden vazgeçiyor."
Asil’in boğazı düğümlendi, tek kelime edemedi. Gözleri dolmuştu ama o kayalıklar kadar sert durmaya çalışıyordu. Hazan, sevdiği adamın ellerinin arasından kayıp gittiğini izlerken, aralarındaki o görünmez bağın son kez gerildiğini hissetti.
Hazan, yavaşça geri adımlar atmaya başladı. Gözlerini Asil’in gözlerinden ayırmıyordu; sanki bu anı ruhuna mühürlemek istiyordu. "Biliyorum," dedi fısıltıyla. "Senin de canın yanıyor. Ama bu kayalıklardan indiğimizde, artık birbirimiz için birer ölüden farkımız kalmayacak."
Asil, tam "Hazan ben mecburum" derken elleriyle susturdu onu Hazan.
"Madem öyle Asil Araz..." dedi, ismini her bir harfini bastırarak. "Bu da benim hükmüm olsun. Buradaki bu ruhsuz taşlar, bu sert rüzgar şahidimdir; bugün seni burada son görüşümdür. Sen o yolu seçtin, ben ise bu kayalıklarda Asil ve Hazan'ı gömüyorum."
Hazan son bir kez, sanki bir daha hiç görmeyecekmiş gibi ölürcesine baktı Asil’e. Sonra yavaşça arkasını döndü. O sarp kayalıklardan aşağı inerken tek bir kez bile arkasına bakmadı. Bakarsa, geri döneceğini ve o vasiyetin altında ikisinin de ezileceğini biliyordu.
Asil ise, babasının zoruyla girdiği o karanlık yolun başında, sevdiği kadının siluetinin rüzgarda kayboluşunu izledi. O an ikisi de biliyordu; bu sadece bir ayrılık değil, diri diri gömülen bir aşktı.
Asilin boğazı düğümlendi, dağ gibi adamın gözünden bir damla yaş aktı.
Tam "Hazan!" diye haykıracakken cebindeki telefonu çaldı. Arayan Amcasıydı.
Asil titreyen parmaklarıyla telefonu kulağına götürdü. Daha "Efendim amca" diyemeden, karşı taraftan amcasının o her zamanki sert ama bu kez sarsılmış sesi duyuldu:
"Asil... Oğlum... Baban... Abim öldü!
Parmakları telefona öyle bir kenetlendi ki, dağ gibi adam, o an iki ölümün tam ortasında kaldı.Bir yanda canı, babası; diğer yanda ruhu, Hazan...
Asil’in dizlerinin bağı çözüldü. O heybetli gövdesi, o sarsılmaz duruşu tozlu toprağın üzerine bir çınar gibi devrildi. Dizlerinin üstüne çöktüğü an, içindeki o devasa yangın gırtlağına dayandı.
"AHHHHHHHHH!"
Asil Araz, o boş topraklarda öyle bir haykırdı ki; ses kayaları çatlattı, göğü yardı, dağ taş bu acıyla yankılandı. Bu ne sadece bir yas çığlığıydı ne de bir öfke; bu, bir adamın bittiği anın resmiydi.
Konaktaki Yas
Konak, ömründe görmediği kadar kalabalıktı ama içerideki sessizlik, dışarıdaki ağıtlardan daha ağırdı. Avluda dev kazanlar kurulmuş, siyah başörtülü kadınlar yerlerde diz dövüyordu. Kapının önünde duran yüzlerce ayakkabı, bir devrin kapandığının resmiydi.
Asil Araz, konağın kapısında belirdiğinde tüm başlar ona döndü. Üstü başı perişan, gözleri kan çanağıydı. Ama kimse ona "Neyin var?" diye sormaya cesaret edemedi. Çünkü o artık sadece bir evlat değil, bu hanedanın yeni reisiydi.
Amcası kapının önünde duruyordu.
Elini Asil’in omuzuna koydu.
Gözlerinin içine baktı; o bakışta teselliden çok, "Artık kaçacak yerin kalmadı, her şey senin omuzlarında" diyen o buz gibi gerçeklik vardı. Hiçbir şey demedi, sadece kenara çekilip yolu açtı.
Asil, babasının odasına doğru yürürken
merdivenlerin başında Elif’i gördü. Genç kız, Mirhan Ağa'nın ölümünün şokuyla sarsılmış, bir köşede sessizce gözyaşı döküyordu. Göz göze geldiler.
Yanından bir gölge gibi geçip gitti.
Asil, babasının odasına girdi. O dev adam, o sarsılmaz otorite şimdi bembeyaz bir çarşafın altında hareketsiz yatıyordu. Asil dizlerinin üstüne çöktü. Odanın kapısı yavaşça kapandı. Odada annesi feryat figan ağlıyordu.
Asil’i gördüğü an, annesinin feryadı odayı delip geçti. Yerinden doğrulmaya çalışarak kollarına atıldı oğlunun.
"Oğlum! Oğlum bak baban... Baban gitti, bizi oğlum!" diye haykırdı.
Annesini göğsüne bastırdı, saçlarını öptü ama tek bir kelime edemedi. Boğazındaki o düğüm, annesinin gözyaşlarıyla daha da sıkılaştı.
Annesi, başını Asil’in göğsünden kaldırıp yaşlı gözlerle oğlunun yüzüne baktı:
"Baban son nefesini verene kadar kapıya baktı oğlum. 'Asil gelsin' dedi, 'Asil sözümü yere düşürmesin' dedi... Bizi önce Allah’a, sonra sana emanet etti de gitti."
Asil dizlerinin üstüne çöktü. Babasının cansız bedenine bakıp dolan gözleriyle fısıldadı, "Beni hem yetim bıraktın baba... hem de esir."
Cenaze toprağa verilmiş, taziye kalabalığı konağın geniş avlusunu hınca hınç doldurmuştu. Mezarlıktan dönen erkekler, ağır adımlarla yerlerine yerleşirken avluya ölümün ve yeni bir devrin sessizliği çöktü.
Bölgenin tüm ileri gelenleri, ağaları ve sülale büyükleri oradaydı. Herkesin gözü, babasından boşalan o dev oyma koltukta oturan Asil Araz’daydı. Asil’in elleri hala babasının mezar toprağıyla karaydı; ruhu ise hala o kayalıklarda, Hazan’ın gidişindeydi.
Cemaatin en yaşlısı, elindeki asasını yere vurdu ve gür sesiyle avluda yankılandı:
"Mirhan Ağa hakkın rahmetine kavuştu, Allah makamını cennet eylesin! Ama Araz sülalesi başsız, hüküm sahipsiz kalmaz. Bugünden tezi yok; Mirhan Ağa’nın vasiyeti, oğlu Asil Ağa’nın iradesidir. Bölgenin yeni reisi Asil Araz’dır. Hayırlı uğurlu ola!"
Herkes sırayla gelip Asil’in elini sıktı, "Hayırlı olsun Ağa’m" dedi. Asil için bu tebrikler, üzerine atılan birer pranga gibiydi. Artık sadece kendi hayatından değil, koca bir aşiretten sorumluydu.
Tebrik merasimi bittiğinde, amcası sessizce Asil’in yanına yaklaştı. Kimsenin duyamayacağı bir sesle, "Gel benimle oğul.
Asil, amcasının peşinden babasının o ağır kokulu çalışma odasına girdi. Amcası kapıyı arkasından kilitledi.
Amcası masanın üzerindeki eski bir fotoğrafı ve bir mektubu Asil’in önüne fırlattı.
"Az önce dışarıda ağalığını aldın, hayırlı olsun. Ama o koltuğa oturmanın bir bedeli var Asil," dedi amcası. Sesi buz gibiydi.
Asil kaşlarını çatarak fotoğrafa baktı. Babası gençti, yanında duran yabancı bir adamla gülümseyerek bakıyordu kameraya.
"Bu adamı tanıdın mı? Bu, Elif’in babasıdır," dedi amcası. Asil şaşkınlıkla başını kaldırdı. Amcası devam etti:
"Baban sana 'evleneceksin' dediğinde ona öfkelendin, değil mi?" dedi amcası.
Asil sustu tek bir kelime etmedi.
Amcası masaya doğru eğildi, gözlerini Asil’in kan çanağına dönmüş gözlerine dikti.
"Baban sana nedenini söyleyemedi Asil! Çünkü o mermileri baban değil, Elif'in babası senin için yedi!"
"Ne mermisi ne diyorsun Amca sen?"
"Diyorum ki; sen beş yaşındayken o yayla yolunda pusuya düştüğünüzde, tetik babana değil, senin küçücük gövdene çekilmişti! Elif’in babası bunu gördü... Hiç düşünmeden senin önüne atıldı! Göğsüne yedi mermi yedi o adam, sırf sen bugün Araz aşiretinin başında durabil diye! Elif bugün yetimse, babası senin canını kurtardığı içindir!"
Asil sanki o yedi mermiyi tam o an kalbinde hissetti. Duvara yaslanmasa yere kapaklanacaktı. Babasının o dinmek bilmeyen inadı, o sert emirleri... Hepsi bir "can borcunu" ödeme çabasıydı. Babası ona sormamıştı çünkü bu borç, bir pazarlık konusu olamayacak kadar ağırdı.
Can dostu öldükten sonra mezarında söz verdi oğul, kızın Elif artık emanetimdir diye.
"Baban bu yükle yaşadı yıllarca," dedi amcası sesi titreyerek. "'Oğlumun hayatının bedelini Elif'i bu konağa hanım yaparak ödeyeceğim' dedi.Elif'i aldı bu konağa getirdi büyüttü kızı belledi. Şimdi anladın mı?
Şimdi kararını ver; ya o kızı gelin edip borcunu ödersin ya da babanın şerefini o mezara gömersin!"
Asil Araz, masadaki fotoğrafa bakarken Hazan’ın hayali gözlerinin önünde duman olup uçtu. Artık karşısında bir aşk davası değil, ödenmesi gereken bir can bedeli vardı.