Mezopotamya'nın Kara Vasiyeti
Urfa'nın o kavurucu sıcağı sadece toprağı değil, bu defa Asil Araz'ın içini de kor gibi yakıyordu.
1 yıl önce iki kişi gittiği bu topraklardan şimdi yine iki kişi dönüyordu; fakat biri cansızdı.
Gözü bir an aracın aynasından arkadan gelen cenaze aracına ilişti.
Elif...
Peki ya Hazan...
Asil, Elif'in cansız bedenini toprağa gömmeye getiriyordu ama asıl mezarı bir yıl önce o kayalıklarda Hazan için kazmıştı. Bir yanda kefenlenen bir beden, diğer yanda ise diri diri toprağa gömülen bir sevda..."
Babasının zorlu emaneti, şimdi ise hayatının en büyük yükü olan o tabut, tozlu yollardan ağır ağır süzülüyordu.
Yanında kahyası Bekir vardı, o da bu sessiz yasa eşlik ediyordu.
1 yıl önce - Alaz Konağı
Zaman, Asil Alaz'ın zihninde bir yıl öncesine, her şeyin başladığı o uğursuz odaya savruldu. Alaz Konağı'nda büyük bir sessizlik hâkimdi; oda buram buram ilaç ve rutubet kokuyordu. Mirhan Ağa yatağında uzanmış, her nefes alışında göğsü bir körük gibi hırıldayarak inip kalkıyordu.
Asil Araz babasının odasında Mirhan Ağa'nın elini sıkıcı tutmuş adeta "gitme" dercesine gözlerine bakıyordu
Yatağın hemen dibinde Elif vardı. Elleri titriyor, sessiz hıçkırıklarını bastırmak için dudaklarını ısırıyordu.
Mirhan Ağa ansızın sarsıldı. Cigerlerinddn derin derin öksürdü, gözlerini zorlukla araladı.Önce odanın köşesinde eriyip giden Elif’e baktı, sonra bakışlarını Asil’e mühürledi.
Asil..." dedi, sesi adeta bir kuyunun dibinden geliyordu. "Yaklaş hele... Dinle beni!"Asil, babasının yüzüne biraz daha eğildi. Mirhan Ağa, nefes almak için duraksadı, göğsü sarsıldı. "Bu Elif... Bana can dostum Raşit’ten emanetti. Biliyorsun... Babası ölürken onu bana bıraktı. Ben de bunca yıl baktım, sahip çıktım. Namusum bildim."
Yeniden öksürdü, bedeni yataktan sıçrayacak gibi oldu. Durdu, hırıltıyla yutkundu. Bakışlarını bu kez ağlayan Elif’e çevirdi. "Bak kızım... Baban seni ölürken bana emanet etmişti. Ben de sözümü tuttum, seni kimsesiz bırakmadım. Ama artık... Benim vaktim bitti."
Mirhan Ağa, titreyen parmaklarıyla ikisinin elini birleştirmeye çalıştı. Asil’in elini, Elif’in elinin üzerine koydu. "Şimdi o emanet senin ellerindedir Asil! Elif artık senin emanetindir!"
Asil’in boğazı düğümlendi, "Baba, ne olur yorma kendini..." diyecek oldu ama Mirhan Ağa eliyle sertçe susturdu onu. Gözlerinde geri adım atmayan o eski toprak ağanın otoritesi vardı.
"Oğlum... Kızım... Vasiyetim sayın bunu! Elif ile evleneceksiniz Asil! Onun soyadı da artık Araz olacak."Ciğerlerinden gelen o hırıltı odayı doldururken Mirhan Ağa, Asil’in elini canını yakacak kadar sıktı. "Babanın tek varisi sensin! Bana... Elif ile bir torun vereceksiniz! Alaz soyadında bir varis bırakacaksınız bu dünyaya! Bunu vasiyet say oğlum.
Asil adeta kaskatı kesildi. Odanın duvarları üzerine yıkılıyordu. Kelimeler boğazına düğümlenmişcesine zorla bı kaç kelime çıktı dudaklarından sessizce...
"Yapma baba!" dedi titreyen bir sesle. "Yapma... Hazan var. Onu ne kadar sevdiğimi, ona verdiğim sözleri biliyorsun."
Elif köşede kaskatı kesilmiş diyecek söz bulamıyordu. Mirhan Ağa onu kızı bellemişti, babasından sonra ona sahip çıkmıştı. Onun sözünün hükmü büyüktü.
Mirhan Ağa, son bir güçle oğlunun gözlerinin içine baktı. "Hazan’ı unutacaksın! Varis sensin... Sözümü çiğnemeyeceksin. Bu vasiyetimdir!" dedi ve başı yastığa düştü. Artık konuşacak mecâli kalmamıştı ama o zehirli cümleler odanın ortasına bırakılmıştı bir kere.
Asil, başını öne eğip çıktı odadan. Bahçeye çıktığında dünya başına yıkılmış gibiydi; Konağın duvarları adeta üzerine üzerine geliyordu, nefes alışları zorlaşıyordu. "Bekir!" diye inletti konağı.
Bekir, bir hışımla Asil’in yanına geldi. "Buyur ağam!" dedi nefes nefese.
Asil, Bekir’in yakasına yapışacak gibi üzerine yürüdü. "Doktor nerede kaldı ? Babam yukarıda can çekişiyor, hala gelmedi mi bu adam?"
Bekir, Asil’in gözlerindeki o korkunç öfkeyi görünce yutkundu. "Geldi ağam, geldi... Adamlar şimdi almaya gitti, yoldalar," dedi sesi titreyerek.
Gözlerinden ateş fışkırıyordu adeta.
Asil, Bekir’in yüzüne bakmadan bir hışımla arabaya bindi. Kapıyı öyle bir çarptı ki konakta yankılandı. Koltuğa oturur oturmaz direksiyonu elleriyle sıkıca kavradı ve parçalamak istercesine öyle bir vurdu ki..."Allah kahretsin! Kahretsin!" diye bağırdı. Sesi aracın camlarını titretiyordu; içindeki o çaresizlik, öfkeyle beraber patlıyordu.
Vitese hırsla geçti, gaza sonuna kadar yüklendi. Bir hışımla aracı öyle bir sürdü ki, arkasında koca bir toz bulutu bırakıp tozu dumana kattı. Araz Konağı’nı ve o ağır vasiyeti arkasında bırakarak hızla uzaklaştı oradan.
Diğer tarafta Hazan...
Güzeller güzeli Hazan.
Güzelliği dillere destan ama hayatı iki üvey abi ve bir üvey anne elinde oldukça zordu. Annesi
çok küçükken ölmüş, babasi ise birkaç yıl önce ölmüş Hazan ise o topraklarda bir yaşam savaşı veriyordu üvey anne ve abileri ile. Fakat tüm bu savaştan felakete katlanmak için güç bulduğu birşey vardı, "Asil Araz".
Gönlünü Urfa'nın en asi, en yakışıklı Asil'ine kaptırmıştı. Aynı şekilde Asil de ezelden ona aşık, ona aşinaydı.
Mutfaktan üvey annesinin sesiyle irkildi odasında Hazan. Üvey annesi Neriman bağırarak, "Hazan! Hazan! Kime diyorum? Gel buraya çabuk!" diye inletiyordu evi.
Bir koşuda geldi Hazan. "Buyur Neriman Hanım," dedi.
"Gel!" dedi üvey annesi Neriman. Eline bir tepsi börek iliştirdi. "Şunu çabuk anneme götür, soğumasın!"
Hazan, "Peki," dedi sessizce. Çantasını omzuna taktı, elinde tepsiyle yola koyuldu. Dışarı çıktığında, güneşin altında parlayan o dillere destan güzelliğiyle herkesi döndürüp kendine baktırıyordu. Görenlerin içini yakan bir duruşu vardı Hazan'ın ama o, başı önünde hızlı adımlarla ilerliyordu.
Sultan Nine’nin evine varınca kapıyı çaldı Hazan.
"Kimsin?" dedi içeriden Sultan Nine, yaşlı ve titrek bir sesle.Hazan, kapıya biraz daha yaklaşarak seslendi: "Nine aç, aç benim! Hazan..."
Hazan, Sultan Nine’yi çok severdi; o evdeki bütün o huzursuzluğun içinde Sultan Nine onun için bir nefes gibiydi.Aynı şekilde Sultan Nine de Hazan’ı kendi kızı gibi sever, o evde gördüğü eziyete hep içi yanardı.
Bazen gelir onda kalır, bu ise Neriman'ın hep zoruna giderdi. Annem nasıl sever Hazan'ı diye.
Kapının sürgüsü yavaşça çekildi. Sultan Nine, karşısında Hazan’ı ve elindeki tepsiyi görünce yüzü aydınlandı. "Gel kuzum, gel güzel kızım," diyerek Hazan’ı içeri buyur etti.Hazan, Sultan Nine’nin o nasırlı, şefkat dolu elini öpüp alnına koydu. "Ninem nasılsın, iyi misin?" dedi gözlerinin içine bakarak.
Yaşlı kadın gülümsedi, Hazan’ın yüzünü okşadı. "İyiyim kızım, Allah razı olsun. Seni sormalı, sen nasılsın?"
Hazan içindeki o fırtınayı gizlemeye çalışarak, "İyiyim ninem ben de, sağ ol," dedi. Elindeki tepsiyi masanın üzerine bıraktı. "Bak sana börek getirdim, afiyetle yersin. Neriman Hanım yolladı."
"Şimdi ben çay da demlerim oh mis" dedi Hazan gülümseyerek.
Sultan Nine’nin o huzur veren evinde çaylar demlenmiş, Hazan bir nebze olsun dış dünyadaki baskıyı unutmuştu. İkisi karşılıklı oturup biraz dertleştiler, vakit geçirdiler.
Tam o sırada Hazan’ın cebindeki telefon titredi. Hazan, çay bardağını masaya bırakıp heyecanla telefonunu eline aldı. Mesaj Asil Araz’dandı.
"Hazan, seni her zamanki taş kayalıklarda bekliyorum.""Nine," dedi Hazan usulca yerinden kalkarak, "ben artık kalkayım, geç kalmayayım. Neriman Hanım merak eder şimdi."
Sultan Nine, kızın gözlerindeki o telaşlı ışıltıyı gördü ama bir şey demedi. Sadece şefkatle gülümsedi. Hazan, yaşlı kadının elini tekrar öptü, hayır duasını aldı ve hızlı adımlarla evden çıktı.
Hazan, Urfa’nın dar sokaklarından geçerken her adımında arkasını kolladı. Kimseye yakalanmamalıydı; bu sevda duyulursa o zindan olan hayatı tamamen başına yıkılırdı. En yakın dostu Rojda’dan başka bu sırrı bilen, ona omuz veren kimsesi yoktu.
Diğer tarafta ise durum çok daha ağırdı. Asil Araz’ın ailesinde bu sevda bir sır değildi ama büyük bir kavgaydı. Mirhan Ağa, nefes aldığı sürece bu aşka set çekmişti. "Hazan bizim ailemize yakışmaz, o kız bize layık değil!" diyerek oğlunun karşısında durmuştu. Oysa Asil’in annesi, Hazan’ın o temiz kalbini ve güzelliğini bildiği için onu içten içe seviyor, oğlunun bu aşkına gizli bir rahmetle bakıyordu. Ama Mirhan Ağa’nın hükmünün olduğu yerde, onun sevgisi sessiz kalmaya mahkumdu.
Hazan, taşlı yollardan geçip o her zamanki kayalıklara vardığında nefes nefeseydi. Uzaktan Asil’in arabasını gördü; etrafı hala az önceki hızından kalan bir toz bulutuyla kaplıydı. Asil, arabanın önünde, elleri belinde, sırtı Hazan’a dönük şekilde uçsuz bucaksız Urfa ovasına bakıyordu. Omuzları gergin, duruşu bir fırtına öncesi sessizlik gibiydi.
Hazan ürkek bir sesle seslendi:
"Asil..." dedi ürkek masum sesiyle.
Asil, o buğulu sesi duyduğunda sanki kalbine bir bıçak saplandı. Yavaşça arkasını döndü. Karşısında, rüzgarda saçları uçuşan, bakmaya doyamadığı, uğruna dünyayı yakacağı Hazan'ı duruyordu. Hazan’ın gözleri her zamanki gibi umutla ve sevdayla parlıyordu.
Fakat Asil’in yüreği kor gibi yanıyordu. Az önce babasının odasında duyduğu o hırıltılı ses kulaklarında çınlıyordu: "Elif ile evleneceksiniz Asil!"
Asil, Hazan’a doğru bir adım atmak istedi ama ayakları geri geri gitti. Boğazı düğüm düğüm oldu. Hazan’ın o masum yüzüne bakarken, "Babam ölmeden önce son sözüyle bizi ayırdı," diyemiyordu.
İçinden feryat ediyordu: "Nasıl söylerim sana? Nasıl derim; babam Elif ile evlenmemi, ona bir varis vermemi vasiyet etti diye? Nasıl koparırım seni canımdan?"Hazan, bir hışımla ona sarıldı.Başını göğsüne yasladığı an Asil’in kalbinin yerinden çıkacak gibi çarptığını, vücudunun kaskatı kesildiğini hissetti. Bu, her zamanki o güven veren sarılma değildi; bir fırtına öncesi sessizliği gibiydi.
Asil, Hazan’ın kokusunu içine çektiğinde dünyası durdu. Kolları gayriihtiyari Hazan’a gitti ama sarılmakla geri çekilmek arasında öyle bir arafta kaldı ki, elleri havada asılı kaldı. Sonra dayanamadı, o da Hazan’ı sıkıca sardı ama bu sarılış bir kavuşma gibi değil, bir veda gibi hüzünlüydü.
Hazan yavaşça geri çekildi, elleri hala Asil’in kollarındaydı. Başını kaldırıp baktığında, Asil’in o her zaman parlayan gözlerinin yerini kapkara bir çaresizliğe bıraktığını gördü. Suratındaki o tuhaf, o soğuk ifade Hazan’ın içine bir kurt düşürdü.
Asil..." dedi Hazan, sesi titreyerek. "Neyin var senin? Neden böyle bakıyorsun? Konağa bir şey mi oldu? Baban mı kötüleşti?"
Asil dişlerini öyle bir sıktı ki çene kemikleri dışarı fırlayacaktı. Hazan’ın ellerini tuttu ama sıkamadı bile. Gözlerini kaçırdı; karşısında böyle masumca duran, her şeyden habersiz kıza o kara haberi nasıl vereceğini bilmiyordu.
Asil yumruklarını sıktı, tırnakları avuç içine geçti. Gözleri doldu ama o yaşın akmasına izin vermedi. Şimdi bu sessizliği bozup o kara haberi vermesi gerekiyordu.