Bedirhan Efe ve arkadaşlarını sağ tarafa, Beste’yi ortaya Dicle ve Esra’yı da sola almış hepsinin yüzüne sıradan bakıyordu.
Bugün bu işi çözecek ve neler olduğunu anlayacaktı.
Emre ve Cem’e bakıp “Siz kimsiniz?” diye sordu.
“Biz Efe’nin arkadaşlarıyız!”
Emre’nin hesabını ıcık cıcık baktığı için gözünü ona dikip “Sen!” dedi. “En başından olayı anlat.”
Sonuçta videoyu o çekmişti ve altındaki amacı öğrenmeliydi.
Emre yutkundu, “Şey biz, biz iddiaya girdik!”
“Kim, kim?”
“Efe ve ben! Hep gireriz zaten bazen Cem’de katılırız ama o bizim rezilliğimizi izlemeyi daha çok sever!”
Bedirhan koyu kaşlarını çatıp “Rezil kişilikler olduğunuzu kabul ediyorsunuz birde! Lan siz ne çeşit zibidilersiniz?” deyip elindeki silahla onlara doğru bir adım atınca 3 arkadaş “Ayyy!” deyip birbirine sarıldı, kafalarını korumaya aldılar.
Bedirhan olduğu yerde şaşkınca kalakalırken Neco, Sülo ve Seyfo gülmemek için kendilerini zor tutuyordu.
Sinirle gözlerini kapattı Bedirhan ve Efe onun yaklaşmadığını görünce bir cesaret “Şimdi abi, durum hiç sandığınız gibi değil!” dedi.
“Sanması mı kalmış lan! Gözlerimizle gördük! Tüm Diyarbakır gördü, tüm Türkiye gördü! Sen kime ne masalı anlatıyorsun?”
“Gördüğünüz gibi de değil! Gerçekten değil!”
“Ne işiniz vardı aynı çadırda, elinde kardeşimin- tövbe estağfir! Delirtmeyin ulan beni! Olduğu gibi dümdüz anlatın!”
Efe onun çok sinirlendiğini görünce “Tamam, tamam.” Dedi. Elindeki silahın tetiğine basmasa bile adamın gösterdiği şu öfkeden silah kendi kendini ateşlerdi, öyle hissetti Efe.
“Şimdi biz Emre’yle iddiaya girdik, bir gece kanyonun en ücra yerinde tek başıma bir gece geçirecektim.”
Efe anlatmaya başlamıştı bir yandan da hala bazı kısımları meçhul olan yerleri anımsamaya çalışıyordu.
Canı çok sıkılmıştı, uzun süre telefonda oyun oynamış şarjı bitince de dolsun diye takmıştı. Yapacak hiçbir şey yoktu, karnı toktu, hava çok sıcaktı.
Sonuçta çadırda yalnızdı ama diğer kamp yapanların yanına gitmeyeceği ile ilgili bir konuşma gerçekleşmemişti. Ellerini şortunun cebine sokup yürürken bacaklarını ısıran sivrisineklere kızarak yokuş aşağı yürüdü.
“Doğa hiç benlik değil ya, ne buluyorlar burada akıl alacak gibi değil. Hayır yani gelişmememiz gerekiyordu ilk ateş, ilk tekerlek neden icat edildi, ya yazı?
Elimizde mızrak götümüzde yaprak kabile halinde yaşama devam etseydik değil mi?”
Yine bir sinek ısırırken “Aaooww!” deyip sineği öldürmek için ensesine bir şaplak attı ama boşa çıktı. Sinek çoktan kaçmıştı.
Kamp alanına yaklaştıkça ses yükseliyordu, insanlar toplanmış, ateş yakmış şarkılar eşliğinde oynuyordu.
“Caarrrttt cuuurtt! Caarrrrttt cuurrrttt! Yırt onu yırt yırt! Cart curt! Cart curt!”
Müzikte bir enteresandı. Roman tarzıydı herhalde, uzaktan gördüğü kadarıyla baya coşmuştu millet.
Efe oynayanların yanına geldi onları izlemeye başladı. Baya eğlenceliymiş dedi kendi kendine.
2-3 romanın oyunu yönettiği milleti eğlenmeye teşvik ettiği açıkça görülürken genç bir çocuk geldi yanına, “Abim, yakışıklı abim! Elin boş durmasın iç!” diye ona karton bardakta içki verdi.
Zaten oynamayanlarda içiyordu. Efe kokusundan ne olduğunu anlamadı, punch mı kokteyl mi belli değildi.
“Ne var içinde?”
“Votka var abim, gerisi meyve suyu.” Dedi ama elbette ki yıllar boyu kendilerine ait içki karışımının detaylarını vermedi.
Efe kokusundan votkanın çok kaliteli olmadığını anlıyordu ikinci kez koklarken “Amma naz ettin be abim! İç işte çakır keyif olursun ne olacak!” dedi yaydırarak.
Efe etrafına bakındı, herkes içiyorsa bir sorun yoktur dedi ve ilk yudumunu aldı.
Başını aşağı yukarı sallarken “Fena değilmiş.” Dedi beğendiğini dile getirdi.
“Sen bitir, ikinciyi istersen bak şuradan alırsın.” deyip bir damacana hazırlanmış kokteyli gösterdi.
“Herkese hangover yaşatmaya niyetlisin ha?” deyip gülerek genç çocuğun omuzuna vurdu.
Çocuk safça ve azıcıkta alkolün etkisiyle ağzını yaydırarak “Hangover ne abim?” diye sordu.
“Geceden kalma,”
“Yani?”
“Yanisi içmekten geberdiğin gecenin sabahına keşkek olarak kalktığın ama kafana balyozlar yediğin, susuzluktan yaşam belirtisi gösteremediğin-“
Efe anlatırken çocuk onu dinlemekten sıkılıp elindeki bardağı kafasına dikmişti.
Gözleri yuvalarında dönerken bir iki sendeleyince Efe onu düşmesin diye omuzundan tuttu.
“Tam olarak yarın yaşayacağın şey işte!”
Çocuk onu duymuyordu bile, sanki kodlanmış gibi oynayanların arasına karıştı, o sarhoşluğa rağmen adam akıllı döktürüyordu roman havasını.
Efe bir ona bir elindeki içkiye baktı, “Ne bu Asteriks’in büyülü içeceği mi? İçince direkt roman havası mı yükleniyor, ne oluyor?” diye kendi kendine konuştu.
Oynayanları izlerken bardağını bitirdi, ortam güzeldi herkes eğlencesindeydi, tenhaya geçmiş birkaç kişi yiyişiyordu, kendi kendine güldü Efe, “10/10 ortam, anlatsam kimse inanmaz abi! Ne farkı var cluplardan? Üstüne birde bedava içki, ohh Efe! Yine dört ayak üstüne düştün oğlum! Böyle 3 gece bile kalırım ben.”
Sonra gitti biten bardağını doldurdu, bir daha içti ve bir daha…
En son tişörtünü başına saç yapmış ortaya geçmiş diğer oynayanlarla beraber tulumba çekmeye başlamıştı.
İşte ondan sonrası yoktu Efe’de, ne ara çadıra gitmiş, ne ara o kız yanına gelmiş hiçbir şey hatırlamıyordu.
“Bu kadar.” Dedi Bedirhan’a baktı,
“Nasıl bu kadar?”
“Anlattım ya abi, ben ne senin kardeşini gördüm ne de tanıştım. Sabah kafa zom olmuş kalkmaya çalışıyordum birden Diyarbekir yoluna diye telefon çalmaya başladı.
Bir baktım, o kız! Ne zaman geldi, ne için geldi, ne oldu kesinlikle hatırlamıyorum ama o konuda bir şey olmadığına eminim!”
Bedirhan’ın bakışları katılaştı, Efe’nin o iki zamazingo arkadaşının yanında bunları konuşmayacaktı.
“Sülo! Götür arkadaşları dışarı, bir sigara içsinler!” dedi.
Cem “Yalnız ben dumana karşıyım, sigara kullanmıyorum ama tüttürme desen arada-“
“Ulan ne yaparsan yap işte! Çık dışarı!”
Cem ağzını açtığına bin pişman sanki ısıracakmış gibi Bedirhan’ın en uzağından ilerlerken Emre hemen arkasında, Sülo ile birlikte çıktılar.
“Sen çadırdan elinde kardeşimin sutyeni ile çıktın? Nasıl o konuda emin oluyorsun? Kimi kandırdığını sanıyorsun lan?”
Bedirhan öfkeden çıldırırken “Dicle! Ne oldu anlat!” diye bağırdı.
Efe’nin anlattığı kadarı bile hatrında yoktu genç kızın. “Sadece içtik onu hatırlıyorum, Esra ve ben.”
“Sen hatırlamıyorsun, o olmadı diyor, ben hanginize nasıl inanayım?”
“Yemin ederim abi, sabah telefon çalınca uyandım, ilk o zaman gördüm onu, hiç bilmediğim bir çadırdı, hatırlamıyorum bile!”
Bedirhan’ın aklına başka türlüsü geldi. “Ulan sen kardeşimi kandırıp sarhoşluğundan faydalanıp onu çadı-“
“Ayyy Bedirhan bey!” diye birden ayağa kalktı Beste, ilk gördüğü andan beri kaşına gözüne boyuna posuna vurulmuştu, çevresinde ki erkeklerden çok ama çok farklıydı.
Neco ve Seyfo ise “Bedirhan bey?” diye tekrar edip kızın yanıklığını anlayarak kendi aralarında kaş göz yapıyorlardı yine.
Beste gözlerinden kalpler fışkırmasına engel olamasa da bu konu da asla abisini yedirmeyecekti. “Abim Efe, işe yaramaz, hovarda, kızlarla gününü gün eden, aylağın biridir ama asla kimseye zorla bir şey yapmaz! Yapamaz yani tabiatına aykırı!” dedi.
Bedirhan mini etek giymiş, sarışın, dalgalı saçlı kıza ne kadar inanması gerektiğini bilmiyordu ama onun söyledikleriyle hepten öfkelendi.
Efe, Beste’yi kolundan tutup hemen yanına çekti, kulağına “Az daha anlatsaydın Beste, herif sayende boynuma kurşunlarla kolye çizecek!” diye kızdı.
Beste ondan kolunu kurtarıp “Senin arkanı topluyorum yine, mız mız etmesen mi acaba abi?” dedi.
“Valla arkamı mı topluyorsun yoksa o arkaya kurşun mu yazdırıyorsun belli değil! Bir sus istersen!”
“İyi be! Sana acıyanda kabahat.”
Bedirhan yeni bir sorgu suale girerken “Ayy ne oluyor Emre bunlarda kim?” diye bir ses duyuldu.
“Nerede o Efe? Bu kez çok fena çuvalladı, onu dedesine bizzat ben vereceğim!”
Efe’nin annesi girişte kendine bakan tuhaf adama rağmen içeri girmiş kocası ise Sülo ile kimsin sen muhabbetine başlamıştı.
Rana hanım kararlı adımlarını atarken evinde gördüğü yabancı kişilerle biraz yavaşladı, herkesi bir süzdükten sonra “Beste, Efe ne oluyor burada?” diye sordu.
Bedirhan’ın korkusuna ikisi de ne olduğunu söylemezken Rana’nın bakışları Dicle’yi buldu.
“İnanmıyorum o kız!”
Efeeeeee!” diye çığlık attı birden, o kadar tiz bir çığlıktı ki Bedirhan kulaklarını tıkamak zorunda kaldı.
“Kim bu kız?”