Sabahın Utancı 🤬

1018 Words
Yatakta sağa sola dönüp duruyordum. İçimde garip bir huzursuzluk vardı, kalbim normalden daha hızlı çarpıyordu. O sırada kapının hafifçe açıldığını duydum. Gözlerim aralandı. Alp oradaydı. Sessiz adımlarla yanıma yaklaşırken gözlerindeki kararlılık hem korkutuyor hem de tuhaf bir şekilde nefesimi kesiyordu. “Ne yapıyorsun burada?” diyemedim. Dilim damağıma yapışmıştı sanki. Eğilip kulağıma fısıldadı: “Senin aklın bana takılı kaldı, kabul et.” Tüylerim diken diken oldu. Sesindeki o alaycı güven, içimdeki tüm dirençle çarpışıyordu. Gitmesini istiyordum ama aynı anda kalmasını da… Bir anda yüzü çok yaklaştı. Dudaklarıma dokunduğunda, beynimdeki tüm mantıklı düşünceler sustu. Sıcaklığı öyle yoğundu ki nefesim kesildi. Ellerini saçlarımda hissettiğimde kalbim göğsümden çıkacak sandım. Kollarının arasında kaybolurken, içimdeki ses bağırıyordu: Dur, bu yanlış! Ama bedenim başka bir şey söylüyordu. Alp’in dudakları dudaklarıma değdiğinde içimden yükselen kıvılcım hızla alev aldı. Onunla aramdaki mesafeler yok olmuştu. Parmakları yanaklarımdan boynuma kayarken nefesim hızlandı, gözlerimi kapadım. Dudakları tenime dokunduğunda bedenim ürperdi, sanki damarlarımda ateş dolaşıyordu. “Beni istemediğini söyle, gideyim,” dedi kısık bir sesle. Söyleyemedim. Dudaklarım aralandı ama kelimeler çıkmadı. Cevap veremeyişim, onun için en güçlü itiraftı. Bir an bile beklemeden kollarına sardı beni. Sıcaklığı üzerime çökerken yatağın çarşafları arasında kaybolduk. Dokunuşları, bakışları, nefesinin boynumda gezinişi… Her şey gerçekti. Fazla gerçek. Kalbim göğsümü yırtacak gibiydi, beynim boşalmıştı. Tek duyduğum şey onun hırıltılı nefesleriyle karışan kendi hızlı kalp atışlarımdı. Gözlerimi açtığımda güneş perdenin aralığından yüzüme vuruyordu. Bir an nerede olduğumu anlamadım; yatakta yalnız olmam şaşırttı beni. Az önce… evet, az önce sanki Alp buradaydı. Tenini, nefesini, sesini o kadar gerçek hissetmiştim ki hâlâ kalbim göğsümden fırlayacak gibiydi. Elimi yastığa uzattım, sanki sıcaklığını bulacakmışım gibi… ama soğuktu. Derin bir nefes aldım, yüzüm ateş gibi yanıyordu. “Rüyaymış…” dedim kendi kendime, ama içimde bıraktığı iz gerçek kadar ağırdı. Dudaklarımda onun dokunuşunun hayali vardı hâlâ. Battaniyeyi üzerimden atıp doğruldum, gözlerim dalgınca duvara takıldı. “Ben… ben ne gördüm öyle?” diye fısıldadım. Kalbim hâlâ hızını kesmemişti. Uyanmıştım ama bedenim hâlâ rüyanın içinde gibiydi. Zaman kavramını yitirmiştim. Sanki sabaha kadar orada, onun kollarında kalabilirdim. Yatağın ucuna oturmuş, elimle alnımı ovuşturuyordum. Göz kapaklarımın ardında hâlâ o sahneler canlanıyordu. Bir süre öylece oturdum; sonra derin bir nefes alıp kendimi toparlamaya çalıştım. “Saçmalama Ada,” dedim fısıltıyla. “O sadece bir rüyaydı.” Ayağa kalkıp mutfağa yöneldim. Çaydanlığa su koyarken kendi ellerime bile bakamaz hale gelmiştim; sanki rüyada gerçekten dokunmuşum gibi tedirgindim. Camdan dışarı bakıp derin bir nefes aldım. Kalbim yavaşlamış gibiydi ama yüzümün sıcaklığı hâlâ geçmemişti. Tezgâhtaki boş kahve kupasına gözüm takıldı. “Bir kahve belki toparlar,” diye mırıldandım. Kahve makinesini çalıştırırken gözüm çöp torbasına kaydı. Akşamdan kalmış birkaç şey vardı içinde. Bir an tereddüt ettim, sonra bahane arar gibi o torbayı elime aldım. Belki biraz serin hava iyi gelirdi. Çöp torbasını alıp kapıya yöneldim. Kapıyı açar açmaz soğuk hava yüzüme vurdu, iyi hissettirdi. Ama daha adımımı dışarı atamadan karşı kapının açıldığını duydum. Donup kaldım. Ve işte, tam karşımda Alp… Üzerinde sabah telaşsızlığını belli eden gri bir tişört vardı, elinde de anahtarlarını çeviriyordu. Göz göze geldiğimizde dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme oluştu. “Sabah sabah ilginç bir karşılaşma oldu,” dedi hafif muzip bir sesle. Sonra gözlerini kısıp beni süzdü. “Yoksa… rüyanda beni mi gördün?” Elimdeki çöp torbasını neredeyse düşürüyordum. Kalbim bir anlığına durdu sanki. Yüzüm ateş gibi yanmaya başladı, rüyamı gerçekten bilmiş gibi hissettim. “Ne?!” dedim, sesim istemsizce yüksek çıkmıştı. Ardından toparlanmaya çalışıp gözlerimi yere indirdim. “Saçmalama…” Ama ne kadar inkâr etsem de yanaklarımın kıpkırmızı olduğunu hissediyordum. Elleri cebinde bana bakarken, o kendinden emin gülüşünü de saklamıyordu. “Hayır! Tabii ki hayır!” dedim, sesim biraz titreyerek. “Sana ne rüyalardan, sabah sabah?” Alp ellerini cebinden çıkardı, hafifçe omuz silkti. “Bana ne, merak ettim sadece. O yüz kızarması da… oldukça ikna edici görünüyor.” Yüzüm daha da kızardı, çöp torbasını sıkıca kavradım. “Yok, bu saçma bir şey! Çöpü atıyorum, hepsi bu!” “Çöp ha…” dedi Alp, gözlerini kısarak bana baktı. “Demek çöp bahanesiyle dışarı çıktın. İlginç. Çok ilginç.” “Çok ilginç mi? Bu senin için eğlenceli mi şimdi?” diye hırladım, ama fark ettim ki sesim hafif titriyordu. Alp bir adım yaklaştı, gülüşü hâlâ yüzünde. “Eğlenceli derken… hayır, korkutmak istemedim. Ama senin böyle tepki vermen, itiraf et, biraz… sevimli.” “Sevimli mi?!” diye sesimi yükselttim ama kalbim göğsümde deli gibi çarpıyordu. Gözlerini benden ayırmıyordu. Bir an için sessizlik oldu. Sadece rüzgârın ve apartman boşluğundaki hafif gürültünün sesi vardı. Ben çöp torbasını yere bıraktım, ellerimi belime koydum ve ona bakarken dudaklarımı ısırdım. “Tamam… diyelim sevimli. Peki sen, sabah sabah neden burada dolaşıyorsun? Posta mı kontrol ediyorsun, yoksa…” “Yoksa ne?” diye sordu Alp, hafifçe yana eğilerek. “Belki de sadece sana bakmak istedim. Sence bu kadar mı kötü bir fikir?” Yüzüm daha da kızardı, gözlerimi kaçırdım. “Böyle şakalar yapma… Yoksa ben de seni şikâyet ederim!” Alp kıkırdadı, ellerini tekrar cebine soktu. “Şikâyet mi? Sana güveniyorum, pijamalı kız. Ama itiraf et, biraz merak etmedin mi?” “Merak mı?!” dedim, dudaklarımı ısırarak. “Sen cidden… çok ukalasın, farkında mısın?” “Ukala olabilir miyim? Belki… Ama dürüst olduğum için senin karşısında rahatım,” dedi Alp. Ben de derin bir nefes aldım, hâlâ kızarmış ama bir yandan da o anın tuhaf bir şekilde… hoş olduğunu fark ettim. Kalbim hâlâ hızlı atıyor, beynim karışıyordu. “Tamam Alp… sabah sabah seninle uğraşamam,” dedim, dudaklarım hâlâ kıpkırmızı, sesim biraz da sinirli ama belli ki içten gelen bir gülümsemeyle. “Ben çöpümü atacağım, sen de kendine iş bul!” Alp kaşlarını kaldırdı, dudaklarının kenarında o muzip sırıtış hâlâ duruyordu. “Anladım… Çöp işi ciddi mesele, itiraz edemem,” dedi ve hafif bir kahkaha attı. Ben arkamı dönüp ellerimle kapıyı kapattım, kalbim hâlâ deli gibi çarpıyordu ama bir nebze olsun kendimi kontrol altına almıştım. Kapının ardında sessizlik çöktü. Birkaç saniye durup derin bir nefes aldım, sonra Pakize’nin mırlamasını duydum. Onun sesi bile bana gerçek dünyaya döndüğümü hatırlattı. Ama tam kapının kapandığını sandığım anda, Alp’in arkasından duyduğum o hafif kahkaha hâlâ kulaklarımdaydı. Sanki tüm apartman, o muzip yüz ve o gülüşle birlikte biraz daha canlı hale gelmişti. Ve ben hâlâ rüyanın etkisinden tam olarak kurtulamamıştım.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD