Ali, Cavidan'ı da yanına alıp bahçeden çıkarken arkalarından bakan aile üyelerinin herbirinin aklında farklı bir sürü şey dolanıyordu. Kemal ile Hamit Bey çocuklarının birbirlerine aşık olmalarından korkuyor, Vildan Hanım Cavidan akıllansa da keşke onu Ali'ye yapabilsem diye içinden geçiriyor, Gülbeyaz Hanım Cavidan'ın genç adamın başına bir iş açmasından endişeleniyor, Pamuk Hanım genç kadının aşkından ötürü üzülmesi ihtimalini düşünüyor ve Asude de abisinin Cavidan'a olan hislerinin farkına varmış olmanın bilinciyle sırıtıyordu mutlu bir şekilde.
"Ya oğlum nereden çıktı şimdi bu yarış işi? Sen bu deli ile niye deli oluyorsun Ali?" diye bağırdı Kemal Bey onlar bahçe kapısından çıkarken son bir çabayla.
"Vallahi de billahi de bu sefer fikir Alinazik'ten çıktı baba! Her şeyi de ben mi yapıyorum sanki? Siz bunun sessiz olduğuna bakmayın, bu ne çıyandır ne çıyan!" diyerek kendince sitem ederken Cavidan, genç adam güldü onun sözlerine. Eee, bazen de deliyle deli olmak lazımdı ki bu dünya biraz olsun yaşanır hale gelsindi. Cavidan gibi olmak...
"Çabuk dönün bari!"
"Sen merak etme babaanne, ben yenerim bu Alinazik'i hemen. Bu at sürmesini de araba sürmeyi bilmediği gibi bilmez. Görseniz gaza basmaya korkuyor araba sürerken. At sürerken de dehlemez atı..."
"Göreceğiz Cavidan Hanım. Fazla büyüklenme bence sen bu kadar."
"Görelim bakalım..." diyerek yürüyen Cavidan'ın arkasına takıldı Ali. Cavidan ile Ali arabayla gitmek yerine, minibüsle atları alacakları dağ köyüne gideceklerdi ki atları kendi köylerin getirirken araba dağ köyünde kalmasın. Cavidan önde Ali birkaç adım arkasında köy meydanına kadar yürüdüler. Yine her zamanki gibi cami bahçesinin duvarında oturan birkaç tane genç adamı aynı yerlerinde buldular. İçlerinde Kenan da vardı... Dönüp dik dik kendilerine doğru baktı Kenan kaşlarını çatmış bir şekilde. Cavidan derin bir nefes alıp verdi, Ali'nin arkasına geçti Kenan'ın göz hapsinden çıkabilmek için.
"Hayırdır Kenan? Niye bakıyorsun?"
"Öylesine Ali..."
"Ali... Ne o abi kelimesini mi unuttun?" diye sordu Ali, Kenan'a. Hala bakıyordu. Yanında dolaşan arkadaşlarının da dikkatleri Ali'ye kaymıştı işin garip kısmı. Cavidan şaşırdı kaldı birden bu duruma. Cavidan, Kenan'ı istemediyse istememişti, ya peki neden Kenan, Ali'ye bilenmişti? Ali'nin kolundan tuttu genç kadın.
"Biz gidelim Ali buradan. Gel köyün çıkışında bekleyelim." Ali dönüp genç kadına baktı. Sürekli olarak belanın kucağına atlamaktan çekinmeyen Cavidan şimdi beladan mı kaçıyordu?
"Sen karışma Cavidan. Seni ilgilendiren bir durum yok ortada. Sen de dön önüne Kenan! Uğraştırma beni! Hadi!"
"Cavidan yanında diye bir şey demiyorum Ali. Seninle hesabımız daha kapanmadı. İnsanların gözüne masum görünebilirsin ama senden alâ şeytan yok bu köyde. Bunu tüm köy öğrenecek bir gün!" Ali derin bir nefes alıp verdi. Geçen gün bürosuna gelip her şeyi bildiğini söyleyen ve Ali'yi bu işin olmamasından ötürü suçlayan Kenan'ın ne demek istediğini anlayınca iyice sinirlendi ama sakin kalmalıydı. Sakin kalmalıydı ki kimse bir şey öğrenmesin. Hele Cavidan hiç öğrenmesin... O esnada evlerin arasından gelen minibüsü fark etti Ali. Minibüse elini uzattı dursun diye. Cavidan ise kalbinin korkuyla atmasını bir türlü engelleyemedi. Kendisi beladan kaçmaz, hiçbir şeyden de kolay kolay korkmazdı ama şimdi Kenan geçmiş karşılarında resmen Ali'ye dikleniyor, genç adamı tehdit ediyordu. Ali'ye bir şey olmasından korktu. Ali öyle kavga dövüş nedir bilmezdi ki... Bilmezdi bir insana bir yumruk nasıl atılır. Cavidan iç geçirdi minibüs gelip önlerinde dururken. Açılan kapıdan ilk kendisi ardından Ali bindi. Geçip boş bir yere oturdular yan yana. Genç adamın sinirinden titrediğini fark etti Cavindan.
"Ali..."
"Hı?"
"Niye sana öyle davrandı?"
"Bizim aramızda özel bir konu."
"Benim yüzümden mi?"
"Sen kendi üzerine alınma. Seninle onun arasındaki mevzu kapandı gitti sonuçta. Hem deli miyim ben senin için o adamla takışayım? Sen onun üstesinden geliyorsun zaten." Cavidan, Ali'nin sözleriyle dudaklarını büküp camdan dışarıya baktı. Birisi de arkasında dursa şaşardı zaten.
Yarım saat sonra atları alacakları dağ köyünün yanından geçen ana yolda indiler. Yol boyunca sessizce oturdukları gibi yine sessizce Hüseyin dayının evine kadar yavaş yavaş yürüdüler yan yana. Kenan'ın yaptığı şey tüm keyiflerini alıp götürmüştü. Halbuki sabah ne kadar da mutluydu her ikisi de.
Hüseyin dayının evine vardıklarında yaşlı adamı kapıda bir kütüğün üzerinde oturur vaziyette buldular. Elinde tuttuğu baltaya yaslanmış önündeki odunlara bakıyordu dalgın dalgın. Ali, yaşlı adam kendilerini fark etsin diye hafifçe öksürdü.
"Selamün aleyküm Hüseyin dayı."
"Aa! Aleyküm selam oğlum. Gelin şöyle beriye. Atları almaya mı geldiniz?" diyerek oturduğu yerden zorlanarak kalktı yaşlı adam.
"Evet, Hüseyin dayı. Atları almaya geldik. İçerideler mi?"
"İçerideler. Siz geçin atları alın. Şimdi ben girmeyeyim içeriye. İşim var, odunları kırıyorum da..." diyerek kesilmemiş odunları gösteren yaşlı adama baktı Cavidan. Yorulmuştu adam, belliydi. Ali, ahırlara doğru yönelirken o yaşlı adama yaklaştı.
"Ver Hüseyin dayı baltayı da ben kırayım odunlarını. Yorulmuşsun belli."
"Olur mu kızım öyle şey?"
"Niye olmasın? Genciz, bu zamanda odun kırmayacağız da ne zaman kıracağız sanki? Ver baltayı." diyerek adamın elindeki baltayı kaparken genç kadın, Ali durup Cavidan'a bakakaldı. Gülümsedi.
"Cavidan bırak sen, ben kırarım Hüseyin dayının odunlarını. Siz geçin şöyle gölgede oturun." Cavidan baltaya yaslanıp kendisine doğru yürüyen Ali'ye bakarak kahkaha attı.
"Aaa! Sizin o kremli elleriniz su toplar, nasır tutar sonra nazik Ali Bey. Bırakın da bu işleri ben halledeyim. Benim ellerim müsaittir böyle işleri görmeye. Hem güçlü kuvvetliyim de sizden..." Ali gözlerini devirip genç kadından baltayı alırken Cavidan sırıtarak kenara geçti. Bugüne kadar odun kırmamış olan Ali şimdi odun mu kıracaktı karşısında? Rüyasında görse inanmazdı.
"Kızım sen de içeriye git, Hanım teyzene söyle de sizlere bir şeyler hazırlasın. Bir şeyler ikram etmeden göndermem sizi. Hadi!"
"Yok Hüseyin dayı, biz aç değiliz. Zahmet etmesin Hanım teyze de..." diyerek geçiştirmeye çalıştı Cavidan yaşlı adamı ama adamın pek de vazgeçmeye niyeti yok gibiydi.
"Sen de yardım edersin hazırlarsınız." diyen Ali'ye baktı Cavidan öfkeyle. Dalga geçiyordu resmen kendisi ile. Böyle bir şeyi nasıl kendisine yapabilirdi, bilmez miydi bir salatayı bile doğramayı bilmediğini?
"Yok... Yok biz aç değiliz valla! Sen daha gelmeden önce sofradan kalkmadın mı Ali? Şimdi niye öyle söylüyorsun? Yemediysen bu benim suçum mu?"
Ali'nin kahkahaları hala kulağında çınlıyordu Cavidan'ın. Hanım teyzenin eline tutuşturduğu domates ve salataları doğramaya çalışırken derin derin nefesler alıp veriyordu. Hani bilse nasıl yapılacağını sorun olmayacaktı ama domateslerin cılkını çıkarmıştı. Ezilmişler, garip hallere girmişlerdi. Hanım teyze tezgahın orada bir şeyler ile uğraşırken bir ara arkasını dönme gafletinde bulunmuş, gördüğü manzara ile şaşırıp kalmıştı.
"Aman, kızım ne yapıyorsun sen?" Cavidan şaşkın şaşkın kadının yüzüne baktı. Yaşlı kadının dehşetle bakan yüzünü görünce güldü. Omuzlarını kaldırıp indirdi.
"Hanım teyze Ali böyle sever domatesleri. Evde annesi böyle ezer, hamur kıvamına getirir de öyle yer beyefendi. Her şeyi özel hazırlarlar ona. Garip, ben de farkındayım ama ne yaparsın? Ama siz böyle sevmiyorsanız..."
"Deme?" diyerek birkez daha şaşıran kadının yüzünde gezdirdi bakışlarını kaşlarını, havaya kaldırıp gülmemek için dudaklarını ısırırken Cavidan.
"Valla bak!" Ah bir de yok yere yemin etmeleri yok muydu Cavidan'ın. Bir gün yok yere çarpılıp gidecekti veyahut ağzı gözü yamuk halde ortalıkta dolanacaktı. Pek korkuyordu bazen yok yere ettiği yeminlerin başına bir iş aşmasından. O yüzden gece yatağa yatar yatmaz ellerini havaya kaldırıp Allah'a yalvarıyor, tövbe ediyordu affetsin diye Yaradan.
"Var böyle garip insanlar demek. Ne yaparsın, varsın bugün de domatesleri böyle yiyelim, madem avukat bey böyle seviyor. Sen doğra kızım..."
"Ya ya! Yapacak bir şey yok... Her güzelin bir kusuru vardır." diyerek güldü, sonra mutfağın açık penceresinden dışarıda odun kırmaya çalışan ama odunları kırarken de bir hayli zorlanan Ali'ye baktı Cavidan. Oyunsa oyunun alâsını Cavidan oynardı, hala öğrenememişti Alinazik.
Biraz sonra sofra başına oturduklarında herkes sofranın ortasında duran salata tabağına bakıyordu. Salata, salata olmaktan çıkmıştı. Salataların bazıları yok denecek kadar küçük, bazıları da bir parmak büyüklüğünde olmuş, domatesler kırmızı bir hamura dönüşmüşlerdi. Ali yorgun argın ter içindeki alnını peçeteyle kurulayıp Cavidan'a baktı. Beceriksiz olduğunu biliyordu yemek konusunda ama hiç bu kadarını beklemiyordu. Şimdi neden evdekilerin onu mutfağın yakınından uzağından geçirmediklerini anlamıştı.
"Avukat bey salatayı böyle seviyormuş Hüseyin. Bugün de salatayı böyle yiyelim, olur mu?" diyen Hanım teyzeye döndü Cavidan kıpkırmızı bir suratla. İnsan kendisine söylenen herşeyi ulu orta yerde başkasına söyler miydi?
"Öyle miymiş?" dedi Ali gülmemek için dudaklarını birbirine bastırırken. Çatalıyla uzanıp salatadan biraz alıp ağzına götürdüğünde yüzünü buruşturdu genç adam. Bir salata ne kadar kötü yapılabilirdi, onu da öğrenmişti Cavidan sayesinde. Genç kadın, Ali'nin yüzüne baktı. Genç adamın yüzünde garip bir ifade vardı ama yine de ağzındaki salatayı çiğnemeye çalışıyordu. Cavidan da bir merakla salataya çatalını daldırıp ağzına götürdü.
"Aman Allah'ım! Bu ne? Tuz yerine şeker koymuşum ya! Eyvahlar olsun bana! Yemeyin, yemeyin! Valla tam olarak ben de bunun içine ne koyduğumu bilmiyorum, böyle garip baharatlar da attım içine... Ölürsünüz filan!" diyerek salatayı kaptığı gibi sofradan kalkıp evin içine koştu kapının önünden. Hemen salatayı çöpe dökerek bir bardak su içti. Şeker bir yana içine attığı diğer baharatlarla resmen kimyasal bir deneye imza atmıştı Cavidan. Derin bir nefes alıp tekrar sofraya döndü, geçip yerine oturdu.
"Olur böyle şeyler kızım."
"Hanım teyze kusura bakma, gitti senin domatesler, salatalar..."
"Ben de geçen gün avukat beye bu kızı kaçırma diyordum..." diyerek söze başlayan Hüseyin dayının sözünü böldü Ali.
"Hüseyin dayı biz kalkalım Cavidan ile."
"Hangi kızı?" diye sordu Cavindan merakla.
"Seni."
"Ne? Beni mi?"
"Ya kimi sandın sen deli kız? Maşallah pek yakışıyorsunuz yakışmasına da o odun kırmayı beceremiyor, sen yemek yapmasını... Nasıl sürdürürsünüz hayatınızı merak ettim doğrusu." Cavidan utanması gereken yerde başladı gülmeye. Karşısında kendine garip garip bakan Ali'ye baktı. Onun da gülmesini bekliyordu ama o pek bir bozulmuştu sanki bu sözlere. Halbuki komikti... Gerçek olamayacak kadar komik...
"Hüseyin dayı sen bakma bunun köyde yaşadığına. Babası salsa soluğu İstanbul'da alacak bu. O orada şehirli güzelleri bırakıp da köyden birisini alır mı hiç? Akla mantığa hiç uygun değil." diyerek susup içini çekti Cavidan. Sonra uzanıp çayını aldı, dört kaşık şeker atıp karıştırdı çayını.
"Cavidan benim hakkımda ne çok şey biliyor böyle ama yanlış biliyor. Hem Cavidan güzel, şehirdeki kızlardan da güzel ama işte akıl yok." diyen Ali'ye döndü bakışları. Ne diyordu bu böyle? Yine dalga geçiyordu kesin kendisiyle. Cavidan derin bir nefes alıp verdi, elindeki çay bardağını geriye bıraktı.
"Geç kalıyoruz Ali. Hadi hızlı ol biraz ve bana da saçma sapan şakalar yapma! Hiç komik değil çünkü!"
"Şaka yapmadım." Ali kendisine şaşırıyordu oturduğu yerden ama nedense susma gereği de duymuyordu. Bunlar nasıl ağzından çıkabiliyordu böyle? Kafayı mı yemişti yoksa Cavidan'ın aşkından? Aklı devre dışı kalmıştı da vücudu kalbine mi itaat ediyordu artık? Cavidan ayağa fırlayıp kalktı. Kalbi yerinden çıkacakmış gibi atıyordu, derin bir nefes alıp verdi.
"Ben ahırda bir atlara bakayım." diyerek uzaklaştı yanlarından. Ali de az değildi hani. Nasıl da oyun ediyordu kendisine? Sormaz mıydı Cavidan bu şakaların, oyunların hesabını?
Biraz sonra Ali de yanına geldi genç kadının. Cavidan atların eğerlerini takıyordu, genç adama bakmadı bile. Ali de az önce söylediklerinden dolayı büyük pişmanlık yaşıyordu. Hangi cesaretler böyle şeyler söyleyebilmişti ki? Endişelerinde konusunda birkez daha haklı olduğunu düşündü. Cavidan tınlamamıştı bile.
"Alinazik, Rüzgar'ı sen alacaksın herhalde."
"Eğer istersen sen de alabilirsin, fark etmez benim için." Cavidan genç adama döndü.
"Ben Deli'yi alsam daha iyi. Malum seni pek sevmiyor hayvancağız. Artık ne yapıyorsan hayvana?"
"Ne yapabilirim Allah aşkına Cavidan? O deliyse ben ne yapayım?"
"Al tut şu atın ipinden de dışarıya çıkar. Ben de Deli'yi alıp geliyorum." Ali, Cavidan'ın uzattığı yuları tuttarak Rüzgar'ı dışarıya çıkardı. Ardından Cavidan da kendi atını alarak genç adamın ardından çıktı. Atladılar atlarına... Hüseyin dayı durmuş onları seyrediyordu.
"Buradan bizim eve kadar. İlk kim varırsa o kazanır."
"Tamam Alinazik. Buldun mu beni götüreceğin yeri?"
"Buldum bulmasına da işte hesabı sen ödeyeceksin, yapacak bir şey yok." diyerek güldü Ali ve arkasına dönerek Hüseyin dayıya bakıp elini kaldırarak selam gönderdi.
"Hadi, Allah'a emanet olun Hüseyin dayı. Yarın akşam getiririz atları."
"Hayırlı gidin evladım. Yolunuz açık olsun." diyen Hüseyin dayının ardından birbirlerine baktılar. Cavidan gözlerini kısıp güldü ve Ali'nin hiç beklemediği anda atına "Deh!" diye bağırarak fırlayıp uzaklaştı. Ali onun bu hareketine güldü kendi kendine. Cavidan şeytanlık yapabilirdi ama asıl oyunu kuran ve her harikuladede kazanan Ali olacaktı. Onun için hesabı kimin ödeyip ödemediği önemli değildi ki, maksat Cavidan ile baş başa yemek yiyebilsindi. O da atıyla Cavidan'ın ardından gitti. Biraz sonra genç kadını gördü. Saçları rüzgarda havalanıyordu, öyle bir hırsla atı idare ediyordu ki Ali şaşırdı. Kazanmak onun için bu kadar önemli miydi yani? Ali yoldan saparak ağaçlık alana girdi, az ileriden Cavidan'ın önüne geçecekti. Madem yarışıyorlardı bari tam anlamıyla yarışsınlardı.
Ali'nin düşündüğü gibi de oldu. Biraz sonra Cavidan'ın önüne geçti ağaçların arasından Rüzgar ile çıkarak. Atı da maşallah bugün kendisi ile pek uyum içindeydi Ali'nin. Cavidan onu görünce uzaklaşan adamın ardından bağırdı var gücüyle.
"Alinazik! Seni var ya öldüreceğim! Hile yaptın! Dur! Dur, dedim sana!" diye bağırdı ama Ali durmadı. Kahkahalara boğularak Rüzgar ile rüzgar olup gitti.