2.Bölüm

3106 Words
Cavidan üstüyle başıyla kendisini soğuk suyun içine bıraktı. Akan suyun üzerinde hareketsiz durdu, su onu alıp aşağıdaki tarlaların olduğu yere kadar yavaş yavaş taşıdı. Genç kadın acıyan gözleri ile gökyüzünü, uçan bir kaç kargayı seyretti. Sonra eliyle yüzüne su çarptı, gözlerini kapattı. Canı yanıyordu. "Allah'tan Kibarcık Asude evlenmeye niyetli değil. Eve yeni birinin gelmesindense Asude'nin gitmesi daha kötü olurdu." diyerek kendi kendine içini rahatlatmaya çalıştı ama yok, olmuyordu. İçindeki acı sönmüyor, katlandıkça katlanıyordu. En sonunda suyun soğukluğuna daha fazla dayanamayıp hareket edip yüzüstü dönerek kıyıya doğru yüzdü. Tarlaların olduğu kısımdan kenara çıktı, otların içine oturdu ve dizlerini karnına çekip derin bir nefes alarak eline aldığı bir taşı suyun içine attı. Sonra bir tane daha aldı ve yine attı. Hafifçe esen rüzgar tenini ürpertirken, üvez dedikleri ve insanın canını fena derecede yakan o iğrenç sineğin vızıltısını duyunca etrafına bakındı. Daha ne oluyor anlamadan sinek boynundan ısırdı, Cavidan ufak bir çığlık atıp elini boynuna götürdü. "Pislik şey! Defol git şuradan yoksa sonun benim elimden olur!" diye sanki anlayabiliyormuş gibi üveze söylendi, eliyle uzaklaştırmaya çalıştı, beceremeyince yerde bulduğu küçük bir söğüt dalı ile sinekle uğraşmaya başladı. Sinek de inattı, gitmiyor, etrafından vızıldayarak dolanıyordu. Tüm derdini unutmuş bir sineğin peşine takılmıştı. Cavidan böyleydi işte. Çocuk ruhlu... Dertleri ne kadar büyük olursa olsun kafayı takamazdı onlara. Bir kere dikkati dağılırdı. İlla uğraşacak bir şeyler bulurdu kendisine. Sineğin peşinden ayaklanıp derenin diğer tarafına uçan sineğe sopayı fırlatırken bir anda ayağı kaydı Cavidan'nın. Birden derenin sığ kenarındaki taşlık alanın üstüne düştü. Başını bir taşa çarptı. Bir anda gözleri karardı. Genç kadın düştüğü yerde gözlerini müthiş bir baş ağrısı ile açtı. Hava kararmak üzereydi ve hala derenin kenarında boylu boyunca yatıyordu. Ayağa kalkmaya yeltendi ama başındaki ağrıyla bundan vazgeçti. Elini başına götürdü, eline yapış yapış bir sıvı bulaştı, elini gözlerinin önüne getirdi, fazla seçemiyordu ama büyük ihtimal başını yarmıştı ve elinde şey kandı. Tekrar, bu sefer daha da kuvvetini vücuduna vererek doğruldu. Başının dönmesini umursamadan ayağa kalktı, sendeledi. Bir iki saniye durup kendine gelmeye çalıştı. Burada daha fazla kalırsa mazallah bir ayıyla veya bir domuzla karşılaşması işten bile değildi. Yalpalaya yalpalaya derenin kenarından köye doğru yürümeye başladı. Elbisesi hala ıslaktı, bacaklarına yapışıyordu etekleri. Sinirle eteklerini açmaya çalışırken bir yandan da başını tutmaya devam ediyordu. Köyün içine girdiğinde meraklı birkaç kişinin bakışlarına maruz kalırken o yürümeye devam etti. Köyün hala adını bilmediği, geldiği yerden ötürü isim takılan Karasulu Ablası onu görünce bir çığlık kopardı. Evlerinin önünden fırlayıp kendisine şaşkın şaşkın bakan Cavidan'ı kolundan tuttu. "Cavidan ne oldu kızım? Bu halin ne?" kadın etrafına bakındı Cavidan'ı durdururken. "Koşun Gülbeyaz ile Kemal'e haber edin! Haydi! Söyleyin benim evin önüne gelsinler arabayla. Hastaneye götürelim Cavidan'ı. Cavidan gel kızım, şöyle oturalım." "Ay, Karasulu abla! Allah aşkına bırak! Bir şeyim yok. Ayağım kaydı derenin kenarında taşa çarptım başımı ama iyiyim." kadın Cavidan'ın sözlerine aldırış etmeden onu çekiştirdi, evlerinin önündeki sandalyelerden birine oturttu. Cavidan'ın zaten mecali kalmamıştı itiraz etmeye. Oturdu. Etrafını birkaç köylü sararken Karasulu Abla evine girip bir bardak su ve başına tampon yapabilmesi için bir bez getirmişti. Cavidan bezi alıp başına bastırırken etrafındaki insanlar çoğalmış, soru sormaya başlamışlardı. Cavidan soruları cevaplamak bir yana önüne geleni azarlıyor, gitmelerini istiyordu. Gereksiz yere ortalığı velveleye veriyorlardı çünkü. Cavidan'a böyle ufak tefek yarıklar dokunur muydu? Tepeden yuvarlanıp kollarını kırdığında bile cin gibi ayakta dolanıyordu. Bıraksalar, eve gider başına bir sargı bezi sarar uyurdu. O bunları düşünürken bir arabanın fren sesini duydu Cavidan. Gözleriyle küçük kalabalığın arasında annesi ile babasını görmeyi umut ederken Ali'yi görünce cinleri tepesine çıktı. Bunun burada ne işi vardı? Koşarak yanına gelen ve endişeyle yüzüne bakan genç adama kaşlarını çattı. "Cavidan! Ah Cavidan! Bir rahat dursan olmaz mı? Gel, gel seni hastaneye götüreyim!" diyerek kendisine doğru birkaç adım atan Ali'yi, genç kadın bacağını ileriye doğru uzatarak durdurdu. Başını kaldırıp Karasulu Abla'ya baktı. "Karasulu Abla, ölürüm de gitmem ben bununla! Babamı çağırın, o gelsin! Nereden buldunuz bunu? Kaza yaparız bununla! Araba sürmeyi bilmez bu Ali!" "Cavidan saçmalama!" diyerek üstüne yürüyüp Cavidan'ın bacaklarıyla koyduğu engeli geçti genç adam. Aniden elleriyle genç kadının bacaklarının altından ve belinden tutarak onu sandalyeden kucağına alan Ali'nin yaptığı ile Cavidan rezil olmayı göze alarak bağırdı var gücüyle. Ama Ali bu, Cavidan inatsa o bin inattı. "Bırak beni Nazik Ali! Bırak yoksa fena olur!" diye bağırsa ne yazar, Ali açık kapıdan onu arabanın içine bırakıp kemerini bağladı. Ardından kapıyı kapatıp kendi yerine geçti. Arabayı çalışırıp gaza basarken Cavidan hala söyleniyordu. "Bana bak! Evli barklı adamın arabasına genç, güzel ve bekar bir kadının binmesi olmaz, ayıp! İndir beni! Terbiyesiz adam!" diye bağırdı Cavidan. Başı ağrıyordu ama susar mıydı hiç? Susmazdı. Ali evlenmek istiyorsa, hem de Cavidan'dan habersiz bunun bir bedeli olacaktı elbet. Genç adam şaşkınlıkla dönüp yüzüne bakarken Cavidan sızlanarak boşta kalan eliyle şakağını ovuşturdu. "Ne saçmalıyorsun Cavidan? Ne alaka? Hem evli miyim ben? Ayrıca herkes biliyor ki bu köyde sen benim kardeşimsin. Saçma sapan konuşma!" Cavidan aniden ağlamaya başladı, sinirleri bozulmuştu. "Indir beni! Allah aşkına indir! Seninle yalnız kalacağıma şu yol kenarında kurda kuşa yem olurum daha iyi. Durdur şu arabayı Ali!" diye bağırdı ama Ali onun bağırtısını çığırtısını görmezden geldi. Kararan hava arabanın içini de gökyüzünü boyadığı gibi siyaha boyarken Cavidan içini çeke çeke ağladı. Ali ise onun bu haline şaşırırken ağlamasını başının acısına verdi. Yoksa Ali'yle kavga etti diye Cavidan ağlamazdı. Cavidan yedi yirmi dört kavga ederdi Ali ile ama bir kez olsun ağlamamıştı bunca sene. İlçedeki hastanenin önüne arabasını park eden Ali'den önce indi Cavidan araçtan. Genç adamı beklemeden acilden içeriye attı kendisini, onu gören bir doktor yardımına koştu. "Sedye getirin hemşire hanım." "Yürürüm, iyiyim." "Emin misiniz?" "Doktor bey niye uzatıyorsunuz? Ne tarafa yürüyeyim siz onu söyleyin." diyerek doktorun yüzüne baktı. Bu yüz ona bir yerden tanıdık geliyordu ama nereden? Doktor onu yönlendirirken arkalarından gelen Ali'yi takmadı bile. Müdahale odasına geçip bir sedyenin üzerine otururken Cavidan, doktor ve sonradan odaya giren bir hemşire yarasına baktılar. Ali bir köşede durmuş endişeyle onları seyrederken Cavidan sessizce oturuyordu. Doktor dikiş atmaya karar verip hemşirenin malzemeleri getirmesini beklerken Cavidan'ı süzdü. Doktora da Cavidan'ın yüzü bir yerden tanıdık gelmişti. "Sizi bir yerden tanıyorum ben sanki?" "Öyle mi? Nereden tanıyorsunuz çıkarabildiniz mi?" "Hayır." "Liseyi nerede okudunuz doktor bey? Ancak şu köyden lise için dışarıya çıkmıştım, başka nereden tanıyacaksınız yoksa." "S. ilindeki Şehit K. Fen Lisesi'nde..." "Ben de orada okudum, daha doğrusu üçüncü sene okuldan atıldım ama neyse. Yine de tanıyamadım ben seni." doktor güldü. Genç kadın onu tanımazdı ama o genç kadını tanırdı. Yaramaz Cavidan... O lise sondayken hazırlık sınıfına yeni gelen ve okulun o sessiz ortamını bozan kız. Demek o okuldan mezun olduktan sonra Cavidan da okuldan atılmıştı. Şaşırmış mıydı bu duruma? Elbette ki şaşırmamıştı. "Cavidan değil mi sizin adınız?" "Cavidan, doğru. Sizin adınız ne doktor bey?" "Serkan." derken doktor, köşede durmuş konuşmalarını dinleyen Ali içindeki garip duyguya yenik düşüp araya girdi. "Doktor bey konuşmaya gelmedik buraya. Kızın başı fena, görmüyor musunuz?" Serkan onu daha yeni fark etmiş gibi dönüp baktı. Gözleriyle Ali'yi süzüp malzemeleri getiren hemşireye döndü bir şey söylemeden. Kimdi bu adam? Abisi mi, eşi mi? Aklına takılan sorularla genç kadının saçlarının arasındaki yarayı açtı saçlarını kenara iterek. Dikiş işi bitince biraz dinlensin diye Cavidan'ı bir odaya aldılar. Doktor ortadan kaybolurken Ali cam kenarındaki mermere yaslanmış, kollarını göğsünde birleştirmiş tırnakları ile oynayan Cavidan'ı seyrediyordu. Cavidan garip yaradılışlı, kendini bildi bileli yaramazlık yapan, kim olursa olsun insanları canından bezdirmeyi huy edinmiş, tuhaf bir kızdı. Çocukluğundan beri özellikle Ali ile uğraşmayı, onu kızdırmayı eğlence haline getirmişti. Belki de siniri en büyük eğlencelerinden biri olan Ali'nin elinden kayıp gitme korkusundan ötürüydü. En azından genç adam böyle düşünüyordu. Yoksa Cavidan, Ali'yi sevmezdi ki... Bir kere bile kendisine saygının s'sini göstermeyen kız, kuzeninin evlilik mevzusu söz konusu olunca neden sinirlensindi başka? "Babamlara haber vermedin mi?" "Verdim. Ama gelmelerine ne gerek var? Turp gibisin maşallah! Ben sana değil, kafanı çarptığın taşa üzülürüm. Paramparça olmuştur Allah bilir zavallı taş..." Cavidan sırıttı, sonra tırnağının kenarından çıkan ufak bir deri parçası görüp iştahla tırnağının kenarını ısırdı. En sevdiği şeydi belki de tırnaklarının kenarından çıkan deri parçaları. "Açım ben. Git bana yemek al." "Başka bir isteğin var mı Cavidan? Babanın uşağı mıyım ben?" "Benim uşağımsın. Hadi, bekliyorum. Lafımı ikilettirme bana Alinazik." "Olmaz. Babanlar gelene kadar başından ayrılmam." "Niye? Çocuk muyum ben de başımdan ayrılmıyorsun? Tamam, doktora söylerim. İyi adamdı, bana yemek getirir." Ali kaşlarını çatarken Cavidan dudaklarını sıktı gülmemek için. Cavidan açıkgözdü, gözünden kaçar mıydı hiç Ali'nin doktora olan hisleri? Sevmemişti adamı, anlamıştı "Devletin doktorunu oyalama. Ben gider alırım. Ne istiyorsun?" "Bilmem. Al kafana göre."                                                                             ********* Neredeyse bir hafta geçmişti olayın üzerinden. Sürekli pansumana gidip gelmişti babasıyla. Bugün de dikişleri aldırma zamanıydı. Sabah hazırlanıp kahvaltı masasına oturdu Cavidan. Pek süslü püslüydü bugün ve bu hali kimsenin gözünden kaçmamıştı. Gram süsü püsü umursamayan, pejmürde bir şekilde dolanan Cavidan, hastaneye gidip geldiği süre boyunca bir değişmişti. Halinde tavrında da bir incelik görünüyordu arada. "Ben diyorum ki kendime ilçede bir iş bulayım baba." "Nereden çıktı şimdi bu Cavidan?" "Canım sıkılıyor baba. Herkesin uğraştığı bir şey var. Asude ile Kerem okuyor, sen amcamla işe gidiyorsun, annem, yengem ve babaannem ev işi ile uğraşıyor. Ben ne yapıyorum peki? Selim ile oynuyorum. Büyüdüm ben hem? Daha ne zamana kadar bu böyle devam edecek?" diyerek babasına bakarken karşısında oturan Ali'nin güldüğünü gördü arkasına yaslanıp. "Ali abi niye gülüyorsun?" "Abi mi? Abime abi mi dedin sen az önce?" diye şaşkınlıkla kendisine dönüp bakan Asude'ye gülümsedi. Başını evet anlamında sallayıp babaannesine baktı. Babaannesi bu durumdan pek memnundu yüz ifadesinden anladığı kadarıyla. "Bana abi demeni istemiyorum Cavidan. Ben bunca sene ismimle seslenmene alıştım, şimdi ne oldu da kararını değiştirdin?" "Fena mı, saygı gösteriyorum işte Ali abi. Bak ağzıma ne güzel de yakıştı abi kelimesi. Hatta ismini atıp direkt ben de Asude gibi sana abi diye hitap edeyim." "Aferin kızım. Şöyle uslu ol biraz. Bak ne güzel de yakışıyor sana naiflik..." dedi Gülbeyaz Hanım gülümseyerek.  Cavidan bu sözler üzerine şımardı, içinde kimseye göstermek istemediği bir sevinç peyda oldu. Yirmi üç yaşına kadar bir gün olsun iltifat almayan genç kadın yaptığı ufak bir şey ile güzel sözler duyunca bir garip hissetti. Gözleriyle masadakileri süzdü tek tek. En son gözleri kendisine bakan Ali'de kaldı. Ne var der gibi göz kırpıp başını salladı. Ali aniden amcasına döndü. "Amca bizim belediyenin kreşinde öğretmen hanım yanına yardımcı olabilecek birini arıyordu. Ne dersin, Cavidan'ı oraya mı soksak?" "Aaa! Daha neler canım Ali abicim? Ben çocuk bakamam! Sevmem ben çocukları." "Yarın bir gün kocan çocuk isterse ne yapacaksın bakalım Cavidan? Sevmem mi ben diyeceksin?" diyen babaannesine döndü genç kadın. Karşısında sırıtan Ali'ye göz ucuyla bakıp saçını geriye attı. "Ben evlenmicem ki! Ben daha çocuğum..." "Çocukmuş. Yarın bir gün gelirler kapımıza." diyerek güldü Kerem. Cavidan dişlerini sıktı. Masada gülümseyen insanlara baktı. Çenesi titriyordu, dokunsalar ağlayacaktı. Ne yani, herkes onun evlenebilme ihtimalini mi düşünüyordu? Tek gülmeyen Ali'ydi, bozulmuştu o da Cavidan gibi Kerem'in şakasına. Kim alırdı, kim isterdi ki Cavidan'ı? Yazık değil miydi bunu alacak adama? Hafifçe öksürdü genç adam. Şakanın da bir adabı vardı, Kerem'in omzuna elini koydu. "Kerem derslerine çalış Kerem! Bu sene üniversite sınavına gireceksin, çalış..." "Çalışıyorum abi zaten." "İyi."      Herkes işine gücüne dağılırken Cavidan da babası ile hastane yoluna düştü. Sonunda başındaki dikişlerden kurtulacaktı. Arabada son ses müzik açıp elini açık camdan dışarıya uzattı genç kadın. Rüzgar elini geriye atmaya çalışıyor, Cavidan ise buna karşı koyup ileriye doğru ittiriyordu elini. Filmlerde olduğu gibi elleri rüzgarda dans etsin istiyordu, deli dalgaların ortasında kalmış gibi eli çırpınsın istemiyordu. Her şey filmlerde güzeldi zaten. "Keşke beni okuldan atmasalardı baba." diyerek camı kapatıp babasına baktı Cavidan. Babası derin bir nefes alıp verdi Cavidan'ın sözleri ile. Kızının tek pişmanlık duyduğu şey buydu hayatında, biliyordu. "Hata yaptın Cavidan. Oradan atıldın, başka bir yere yazdıralım, dedik. Kabul etmedin ki." "Çünkü beni okuldan soğuttular. Ben bir şey yapmamıştım ki... Tamam yani bir yere kadar bir şey yapmadım ama sonrasını da onlar istedi." "Sınav kağıdını yemişsin kızım. Resmi belge sayılır." "Bak baba, bir konuda anlaşalım. Yedim doğru. Ama bir sor neden, niçin yedim?" "Kopya çekmişsin, hocan üstüne kopya yazıp kağıdı elinden aldı diye gidip kağıdı yemişsin. Sonra dönüp kadınla dalga geçmişsin üstüne. Senin yüzünden yerin dibine girdim hocalarının karşısında o zamanlar. Böyle şımarık bir kızı daha fazla okulda tutmak istemediler haklı olarak." "O bir kere doğru değil. O kadın yalan söylüyor. Daha doğrusu eksik söylüyor. Ben kopya filan çekmedim, yanımdaki benim kağıdıma bakmış, ben bu durumda kopya veren taraf oluyorum ama kopya da vermedim. Vermedim! Allah Allah! Benim haberim bile yoktu onun kağıdıma baktığından. Hem ben kopya vermek istesem yakalanır mıydım? Yakalanmazdım. Bir kere buradan anla yalan söylediğini o cazgır kadının. Geldi, birden kağıdımı çekip üzerine kırmızı kalemle kopya yazdı. İyi yaptım, gittim yedim kağıdı. Bugün olsa yine yerim. Ya da yemem! Midem çok kötü olmuştu, ne ağrılar çektim anlatamam sana. Neyse ne! Bak bizim ilçedeki bir doktor bizim okuldan mezun olmuş. Doktor olmuş adam. Ben? Ben ne oldum? Hiçbir şey. İpsiz sapsız bir varlık olup çıktım ortaya." "Oku o zaman Cavidan. Yeniden başla bir şeylere. Bak, daha gençsin. Dışarıdan bitirirsin liseyi. Ardından üniversiteye gidersin. Yaramazsın filan ama akılsız değilsin. Yaparsın sen?" "Gerçekten mi baba?" diyerek sevinçle ellerini çırpıp güldü. "Gerçekten." "İnanıyorsun yani bana..." "İnanıyorum tabi deli kızım. Biraz tahtaların eksik ama olsun." "Olsun. Eksiklerin yerine yenilerini takarım. Nasıl oluyor acaba bu işler?" "Bir araştır bakalım nasıl olduğunu. Ben de bilmiyorum. Sen bir araştır, kararının arkasında dur, ben sana destek olurum. Dershaneye yazdırırız..."      Cavidan, babasının sözleri ile sanki bulutların üstüne çıkmıştı. Mutluluktan havalara uçuyordu resmen. Babasının yanaklarından iki de bir öpüp radyoda çalan şarkıyla dans ediyordu. Kemal Bey ise kızının bu neşesine gülüyor, hayata tutunmak için bir şeye tutunmasından ötürü mutlu oluyordu. Okulu bırakmasını hiçbir zaman istememişti kızının. Nasıl istesindi ki? Nasıl buna vicdanı razı olurdu ki? Okula gitmek istemediğini bizzat kendi kızının ağzından duyduğu zaman üzüntüden hasta olmuştu. Cavidan tekrar okumak istemiş, karşı çıkar mıydı hiç?    Hastaneye geldiklerinde bir hemşire dikişlerini aldı. Başından çıkarılan sargıdan sonra başının ferahladığını hissetti Cavidan. Sedyeden inip babası ile hastaneden çıkarken danışmaya Serkan Bey'e teşekkürlerini iletmesi için bir not bıraktı Cavidan babasının izniyle. Sonra babası ile hastaneden çıktılar, biraz çarşıda dolaştılar. Sonra babası ile amcasının ortak olarak işlettikleri markete geçtiler. Babası kasanın başına geçerken Cavidan da dışarı attıkları iskembelerde oturan amcasının yanına geçti. Hamit Bey ufak masanın üzerinde duran tavlayı gösterdi Cavidan'a. "Bir el oynayalım mı Cavidan?" "Olur amca. Ama bak yenersem bozulmaca yok." "Yok, tamam." diyerek tavlayı açtı Hamit Bey. Sonra karşı kaldırımdaki çay ocağına el etti. "Bir çay, bir oralet Küçük İskender!" "Hemen Hamit abi!" diyerek içeriye koştu Küçük İskender. O esnada Cavidan kendi taşlarını dizmeye başladı. Her zaman olduğu gibi amcasını yenecek, amcası da bir iki saat surat edip oturacaktı. Yıllardır böyle olmuştu. Bilerek yenilse Hamit Bey anlıyor, daha çok kızıyordu. Cavidan onun bu hallerine gülmemek için dudaklarını sıkıyor, o kendine gelene kadar ortalıktan toz oluyordu. Muhtemelen yine aynı şeyler olacaktı. Allah'tan evde değillerdi. Tavlasını oynar, minibüse bindiği gibi köye kaçardı.        Biraz sonra Cavidan oraletinden yudumlarken Hamit Bey düşünceli bir şekilde attığı zarda kendisine gelen sayılar ile nasıl çıkacağını düşünüyordu. Cavidan dudaklarını büküp parmağı ile neyi oynaması gerektiğini gösterdi. "Olmaz Cavidan! Ne anlamı kaldı şimdi? Ee, gösterdin be kızım! Oynamam ben daha o taşları..." "Görmüyorsun ki amca! Bir şey olmaz. Oyna gitsin! Bak, izin veriyorum rakibin olarak. Daha ne istiyorsun?" "Yaramaz kız seni. Ne vardı gösterecek sanki. Olmaz! Kapat şunu. Oynamam vallahi bir daha seninle." diyerek uzanıp Cavidan'ın burnunu sıktı. "Amca! Allah rızası için bırak şu burnumu! Ahh! Canımı acıttın!" diyerek amcasının sıktığı burnunu tuttu. Amcasını tavlayı kapatıp ilk defa gülerek çayının son yudumunu alıp içti. Çay ocağından kendilerine bakan Küçük İskender'e bir çay daha dercesine elini kaldırdı. Cavidan burnunun acısıyla dükkanın camına sırtını yasladı. Küçük Iskender'in çay ocağının üstündeki cama baktı. Camın hemen üstünde Avukat Ali Han yazan tabelaya baktı. "Ali abime kız bakıyorlardı amca geçen hafta. Var mı bir haber?" diyerek göz ucuyla amcasına baktı. Kimse kendisine bir şey demiyordu ki. "Var öyle bir şey. Kamışlı Köyü'nden bir kız gelmiş mevlite. Güzel diyordu yengen. Beğenmiş kızı. Annesine de haber etmiş, Ali ile tanıştıracaklar." "Yaa! Beğenmiş mi Alinazik?" yine sinirlenmişti. Ali ne iğrenç adamdı, nasıl evlenmek isterdi bir kızla? Alnını kaşıdı, oflayıp pufladı. Yerinde duramıyordu. Elinde olsa Ali'nin kara saçlarını yolar eline verirdi. Ya o boncuk gibi siyah gözleri... Tam oyulmalıktı. "Beğenmiş ki kabul etti kızla tanışmayı." "İyi, iyi! Allah tamamını erdirsin! Bir yastıkta kocatsın! Ne diyelim başka?" Amcası şaşkınlıkla dönüp neden sinirlendiğini anlamadığı genç kadına baktı. Gözlerini kıstı. Cavidan'ın öfkeyle baktığı yere baktı. Ali'nin bürosunun camına bakıyordu genç kadın. Aklına gelenin başına gelmesinden korkarak kızın kolundan dürttü Hamit Bey. "Minibüs saati yaklaşıyor Cavidan. Kalk, geç kalma." "Ne acelesi var da evleniyor Ali? Allah Allah!" "Cavidan ne diyorsun sen kızım?" diyerek dükkandan çıkan babasına döndü bakışları Cavidan'ın. "Ne diyorum baba?" "Kalk eve git. Hadi! Her şeye de burnunu sokma! Hadi!" diyerek Kemal Bey payladı Cavidan'ı. Genç kadın ayağa fırlayıp bir şey demeden yanlarından uzaklaşırken Kemal Bey abisine döndü baktı. Pek bir düşünceli bakıyordu Hamit Bey Cavidan'ın ardından. Kemal Bey geçip Cavidan'ın kalktığı iskembeye oturdu, derin bir nefes alıp verdi. "Abi bilirsin Cavidan'ı. Dengesizdir. Asude de evlenmek istese aynı tepkiyi gösterir. Kuzenlerini kimseyle paylaşmak istemez..." dedi demesine Kemal Bey ama kendi söylediğine kendi de inanamadı. Ne zaman Ali'nin izdivacı söz konusu olmuştu evde, o zaman Cavidan'da bir haller başlamıştı. Normal dengesizliği bir yana, Ali'ye davranışları bir yana olmuştu. Pek bir takmıştı Ali'nin evlenmesine. Kemal Bey evin içinde genç kadının Gülbeyaz'ı sıkıştırdığına,  Pamuk Hanım'ın ağzından bu konu hakkında laf almaya çalıştığına şahit olmuştu. Normal bir merakın, her zamanki şımarıklığının ötesindeydi bu davranışları ama yine de kızına böyle bir şeyi kondurmak istemiyordu. "Olmaz Kemal! Aynı evin içinde büyümüş iki insan olmaz! Kardeş sayılır onlar. Öyle büyütmedik mi? Ne derler sonra arkamızdan? Dedikodunun biri gider biri gelir önümüze? Hem Ali sessiz sakin bir adam, Cavidan deli dolu bir kız... Cavidan'ın kalbi kırılır. Cavidan'ın hali hal değil! Şimdi eğri oturup doğru konuşalım. Sen de anladın durumu." "Abi gençtir. Cahil işte." "Buna bir çözüm bulmak gerek Kemal. Ne sen zor duruma düşesin ne ben sonra? Kardeşiz. Kardeşimle aram bozulsun istemem." "Bir anneme açalım konuyu. O görmüş etmiş kadındır. Bize yol gösterir." "Kemal beni yanlış anlamıyorsun değil mi kardeşim? Bak Ali'nin gönlü olsa bir şey demem ama yok belli. Olsa başka kızla görüşmek istemezdi." "Haklısın abi. Benim de korkum budur ya. Cavidan hırçındır, şımarıktır ama kırılgandır da. Kırılır... Toparlayamam daha. Baştan önlemimizi alalım da kızım da oğlun da üzülmesin sonra."  diyerek başını öne eğdi Kemal Bey. Utanmıştı abisinden. Bir gün böyle bir konuşma yapacağını hiç tahmin etmezdi. Edemezdi. Hamit Bey uzanıp kardeşinin koluna dokundu, gülümsedi buruk bir şekilde.     Cavidan ise köye giden minibüse binmiş, en arkaya oturmuştu. Başını cama yaslamış, üzüntüyle dışarıya bakıyordu. Boz dağların arasında ilerleyen minibüsün içi tıka basa doluydu. Sadece kendi köylerine değil, kendi köylerinden ta dağ köylerine kadar uzanan yolu takip ederek gidiyordu minibüs. Cavidan geç kalma korkusu olmasa dağ köylerine kadar gidip oradan dağa çıkarak var gücüyle ucu bucağı görünmeyen vadiye doğru bağıracak, tüm öfkesini o dağlarda bırakıp gelecekti ama yok, gidemezdi işte. O öfkesi içinde birikecekti illa. Ne zaman patlardı bu öfkesi, hiç bilmiyordu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD