Birkaç gün sonra Cavidan hamakta uzanmış elindeki kitabını okurken babaannesinin sesini duydu uzaktan. Kendisine sesleniyordu. Olduğu yerde doğrulup babaannesinin evinin önüne baktı. Yaşlı kadın merdivenlere oturmuş ona bakıyordu.
"Efendim babaanne? Bana mı seslendin?"
"Sana seslendim. Gel hele buraya! Gel şunları Suna'ya götür. Haydi kalk yerinden. Yatıyorsun zaten akşama kadar." diyerek soluklanan yaşlı kadına baktı Cavidan kısa bir süre. Ne yapsa bir türlü yaranamıyordu babaannesine. Sürekli bir laf sokma, sürekli bir paylama... Diğer torunlarına kendisine davrandığı gibi davranıyor muydu hiç? Onları el üstünde tutuyordu. Hamaktan inip kitabı hamağın içinde bıraktı. Terliklerini ayağına geçirip koşa koşa babaannesinin yanına geldi. Yaşlı kadının elindeki mor, dantelli boğçaya baktı.
"Bu ne?"
"Çeyiz için havlu aldıydım. Kenarlarına dantel işleyecek Suna. Asude okuyor, sen de anlamıyorsun zaten el işinden. Ne yapalım, başkasının kızına kaldık?"
"Öğrettiniz de ben mi öğrenmedim? Beni bir şeye yanaştırmıyorsunuz, sonra dırdır!" diyerek boğçaya uzanırken babaannesi ayağından terliğini çıkartıp eğilen Cavidan'nın baldırına bir tane yapıştırdı.
"Edepsiz!"
"Aa! Ne vuruyorsun be? Canım yandı!"
"Canı yanmış. Seni eşşek sudan gelene kadar bir temiz dövmek lazım Cavidan Hanım! O zaman beş karışık havada olan aklın yerine oturur."
"Cadısın sen! Hem de en kötüsünden!" diyerek dudaklarını büzüp koşar adım babaannesinin yanından kaçtı, bahçe kapısına gelince durup arkasına baktı ve kendisine bakan babaannesini sinir etmek için parmaklarının ucunu öpüp eline üfleyerek öpücüğünü yaşlı kadına gönderdi. Sonra da her zaman yaptığı gibi seke seke tozlu yolda ilerledi. Suna'nın evine varınca kapıyı çalıp beklemeye başladı. Kapı açıldı, genç kadın Cavidan'ı görünce gülümsedi.
"Hoşgeldin Cavidan. Yüzünü gören cennetlik!"
"Aman Suna abla. Can sıkıntısı ile dağ tepe dolanıyorum."
"Geçen başını yaralamışsın. Nasıl oldun?" diyerek merakla yüzüne bakan kadına baktı Cavidan. Dikişlerinin olduğu yere elini götürüp gülümsedi sevecen bir şekilde. Böyle gülünce sincaba benziyordu Cavidan.
"Dikişlerimi aldırttım birkaç gün önce. İyiyim. Bir şeyim yok yani."
"Nasıl oldu da düştün?"
"Sorma abla ya. Neyse ben şunu bırakmaya geldim. Babaannem çeyiz için havlu almış, sen de dantel işleyecekmişsin sanırım kenarlarına." diyerek elindeki boğçayı Suna'ya uzattı Cavidan. Suna boğçayı alıp kapıyı biraz araladı.
"Cavidan gel içeriye. Bir çay koyayım sana. Yeni yaptım."
"Yok abla. İşim var. Belki daha sonra..."
"Aman gel iki dakika. Ne işin olacak Allah aşkına? Senin elini soğuk sudan sıcak suya soktukları mı var?"
"Ona beni bir işi yapmaya layık görmüyor desek daha mantıklı. Elimden iş gelmez benim..." Suna güldü onun sözlerine. Kolundan tutup içeriye çekti Cavidan'ı.
Cavidan, Suna'nın ısrarlarına dayanamayıp içeriye geçti. Suna mutfağa girerken Cavidan oturma odasına girdi. Beşikte yatan bebeği görünce gülümsedi. Parmaklarının ucuna basa basa çocuğun yanına gitti. Mışıl mışıl uyuyordu Suna'nın oğlu. Ne kadar da tatlıydı. Hafifçe elini uzatıp çocuğun burnuna dokundu. Ardından saçlarına dokunup hafifçe okşadı. Mis gibi bebek kokuyordu oturma odası.
"İnşallah senin de çocuklarını görürüz Cavidan." diyerek oturma odasına giren Suna'nın sesiyle yerinden sıçradı korkarak. Hemen beşikten uzaklaşıp koltuğa oturdu, saçlarını geriye itti. Hafifçe öksürüp boğazını temizledi.
"Ben çocuk sevmem Suna abla." Suna elindeki tepsiyi sehpanın üzerine koyup gülümsedi.
"Kesin sevmiyorsundur. Az önce çocuğumu niye seviyordun madem?"
"Sevmiyordum. Bir ses geldi, uyandı mı diye baktım. Bakmayalım mı? Çocuk sevmiyoruz diye insanlığımız da mı olmasın? Sonuçta küçük müçük bir canlı..."
"Var mı bir sevdiğin kız?"
"Tövbe abla! Ne sevdiğim olacak benim? Ben kendimden başkasını sevmem." Cavidan daralmıştı birden bire. Neydi bu? Çapraz sorgu mu? Terlediğini hissediyordu.
"Sana birisi fena yanmış diyorlar köyde? Belki dedim sen de ona karşı bir şey..." dedi imalı ses tonuyla Suna. Cavidan derin bir nefes aldı, içtiği çay zor boğazından geçti. Elindeki bardağı geriye bırakıp ciddi bir yüz ifadesi ile Suna'nın gözlerine baktı.
"Öyle mi? Kim? Kim beni sevmeye cesaret etmiş? Söyle de kapısına dayanıp hesap sorayım!" diye sesini yükseltince bebek de bir hareketlenme oldu. Endişe ile beşiğe doğru baktı, çocuğun hala uyumaya devam ettiğini görünce tekrar Suna'ya döndü. Terleyen ellerini elbisesine sürdü. Durduk yere nereden çıkmıştı bu mevzu, anlamıyordu. Bir gün olsun Suna ile şöyle en ufak bir gönül mevzusu konuşmuşluğu yoktu.
"Şşt! Celâllenme hemen Cavidan. Doğanın kanunu bu. Elbet birisi ile bir gün evleneceksin. Ben sadece önayak olurum belki izdivacına diye düşündüm. Hem ayıp mı günah mı birisinin seni sevmesi?"
"Ben daha çocuğum Suna abla. Çocuğum... Ben kendime bakamıyorum. Evlilik dediğin sorumluluk işidir. Yapamam ben... Beni kim seviyorsa söyle ona, olmaz bu iş, de! Olmaz!" Suna yerinden kalkıp Cavidan'nın yanına oturdu. Kıpkırmızı olan genç kadının suratına bakıp kucağında birbirine kenetlediği yara bere içindeki ellerini avucunun içine aldı Suna.
"Kız utanılır mı böyle şeyden Cavidan? Bana bak güzelim, eğme başını. Sana söylerim kim olduğunu ama kızmayacaksın? Bir konuş, olmaz mı?" Cavidan omzunu silkti umursamıyormuş gibi. Ağladı ağlayacaktı halbuki. Babaannesi onu buraya niye göndermişti ki? Niye? O da biliyor muydu böyle bir konuşmanın geçeceğini aralarında? Annesi, yengesi, Asude... Hepsi biliyordu belki de. Kendini ihanete uğramış gibi hissetti. Ne istemişlerdi kendisinden? Fazlalık mıydı evde? İstemiyorlar mıydı artık Cavidan'ı evde? Korkmuştu. Bir an hayatta yalnız olduğunu düşündü. Yapayalnızdı.
"Olmaz, söyleme! Duymak istemiyorum."
"Kenan seni seviyormuş Cavidan. Yıllardır yanar dururmuş senin için. Bir konuş... Hem bakarsın olur, elti oluruz fena mı?" Genç kadın duyduğu isimle ayağa fırladı. Sinirden gözü seğeriyordu. Daha geçen gün tekerleklerini patlatıp göz dağı vermemiş miydi o Kenan denen adama, akıllanmamış mıydı? Görürdü şimdi o!
"Ne senin eltin ne de o Kenan yamuğunun karısı olurum ben? Ne evlenmesinden bahsediyorsun sen Suna abla? Valla, dayandım dayandım da bir yere kadar! Başlıcam şimdi hepinize! Var mı babaannemin, annemin, yengemin haberi bu işten? Söyle!" diye bağırdı. Bir bebek ağlaması koptu evin içinden. Suna endişe ile genç kıza baktı. Bu kadar sinirleneceğini kendi de tahmin etmemişti. Vardı ya öyle evlenmek istemem deyip içten içe bir yuva kurmak hayaliyle yanan tutuşan kızlar, Cavidan'ı da öyle sanmıştı. Hem Kenan iyi, yakışıklı, boylu poslu, işi gücü yerinde bir adamdı.
"Sakin ol Cavidan. Tamam, demedim varsay sen!" dese de Suna genç kadına Cavidan fırlayıp çıktı evden. Terliklerini bile zorla ayağına geçirip eve koştu. Sokakta rastladığı insanlara selam bile vermedi. Evlerinin önüne gelip bahçeye doğru baktı. Bahçede oturan kadınlar ile göz göze geldi.
"Bittiniz siz! Hepinizi tek tek vurmazsam tüfekle bana da Cavidan demesinler!" diye bağırarak bahçeye girdi. Hepsi birden ayağa fırladı evdeki kadınların. Cavidan eve doğru koşarken Gülbeyaz Hanım'dan arkasından fırlayıp gitti. Cavidan duvarda asılı babasının av tüfeğini ve mermilerini aldığı gibi koridora çıktı. Annesi ile karşı karşıya gelince Gülbeyaz Hanım bir çığlık attı.
"Saçmalam Cavidan! Bırak şunu! Bir kaza çıkaracaksın şimdi?"
"Siz bekleyin beni evde. İlk o Kenan iblisini bir bacaklarından şişleyeceğim! Dua edin ailemsiniz de size bir şey yapmıyorum ama bu sizden hesap sormayacağım anlamına gelmiyor. Çekil önümden!" Kapıdan babaannesi girdi. Ardından da Vildan Hanım ile Asude...
"Kız köyün delisi, bırak o elindeki yoksa ayağımın altına alır, bunca yıl yapmadığımı yapar, seni öldürene kadar döverim! Bırak!" Cavidan öfkeyle tüfeğin ucunu onlara doğrultu. Hepsi de çil yavrusu gibi sağa sola kaçırken dışarıya fırladı. Terliklerini bile giymeden koşarak bahçeyi geçti. Öfkeden gözü dönmüştü. Pamuk Hanım fenalık geçirip kapının önüne otururken Asude yaşlı kadına yardım etmek için kalmış, Cavidan'nın arkasından koşan Vildan ve Gülbeyaz Hanım'ın arkasından bakakalmıştı.
"Haber verin! Jandarmaya haber verin! Yoksa bu deli birisini vuracak!" diye bağırıyordu Vildan Hanım. Boş bir arazide top koşturan Kerem bağırtılara dönünce az ileriden ablasının elinde tüfek ile koştuğunu gördü. Top oynayan arkadaşları ile o da fırladı Cavidan'nın arkasından. Ardında on beş kişi ile koşturan genç kadına bakıyordu herkes. Sanki onlar yetmiyormuş gibi başkaları da takılıyordu peşlerine. Cavidan sonunda Kenan'ın evinin önünde geldiğinde arkasında otuz kişilik bir kalabalığı da getirmişti. Tüfeği havaya doğru dönderip bir el ateş edince bir çığlık tufanı koptu ufak kalabalıktan.
"Çık dışarı Kenan Efendi! Seni öldüreceğim! Çık!" diye var gücüyle bağırdı. Etraftaki kalabalık gittikçe artıyordu. Bir de İstanbullular vardı yaz tatili için gelen. Bir merakla hepsi fırlayıp gelmişlerdi...
"Cavidan rezil olduk kızım! Bırak Allah aşkına şu elindekini de evimize gidelim!" diyerek dövünen annesine ve ardındaki kalabalığa baktı. Film mi çeviriyordu, ne diye toplanmışlardı bunlar?
"Helal abla! Arkandayım! Bakarım ben sana içeride! Vur Kenan'ı!" diyen Kerem'e baktı annesi ters ters. O sırada Kenanların evinin kapısı açıldı. İçeriden Kenan'nın erkek kardeşi çıktı. Korkuyla Cavidan'a baktı.
"Nerede o abin? Çağır gelsin!"
"Yok evde Cavidan abla."
"Arabası burada! Yalan söyleme!" çocuk yutkundu, hafifçe dönüp içeriye baktı. O sırada evin yanından birkaç çocuk çıktı. Gülüşürek genç kadına baktılar ve parmakları ile evin yan tarafını gösterdiler.
"Kaçıyor Cavidan abla! Yakala!"
"Korkak! Bir de kendini bana yakıştırmış! Senin gibi korkağı ne yapayım ben?" diyerek koşarak evin yan köşesinden döndü. Az ileride koşan genç adamı görünce cinleri tepesine çıktı.
"Dur! Dur dedim yoksa vururum!" diyerek tekrar bir el havaya doğru ateş etti. Kenan korkup kendini uzun otların arasına attı. O an öfkeden kudurmasa Cavidan, genç adamın o haline katıla katıla gülerdi.
"Cavidan Allah aşkına ne yapıyorsun?" diye otların arasından sesi gelen Kenan'ın olduğu yere yaklaştı Cavidan.
"Asıl sen ne yapıyorsun?" diye bağırdı. Genç adam da daha fazla dayanamamış olacak ki ellerini havaya kaldırıp çıktı otların arasından.
"Sevmek ayıp mı Cavidan? Sırf sevdik diye düştüğümüz hale bak! Koskoca adamı önüne kattın kovalamaya kalkışıyorsun! Vuracaksan vur madem! Vur!" diye bağırınca Kenan arkasındaki kalabalıktan "Aaa!" diye bir ses yükselip kayboldu. Birkaç gülüşme sesi kulağına çalındı genç kadının.
"Vururum! Vallahi de billahi de acımam!"
"Niye bekliyorsun? Vur! Vuracak adamın eli titremez! Sıkı tut şu elindekini de öyle sık! Ölümüm senin elinden olsun varsın..." Genç kadın derin bir nefes alıp verdi. Bir an acıdı Kenan'ın haline. Kendisinin ondan çok mu farkı vardı sanki? Sırf seviyor diye birisi ölecekse başta kendi ölmeliydi.
"Lan en azından dürüstsün! Affettim seni! Ama bir daha bir şey duyarım Allah yarattı demem..."
"Allah aşkına Cavidan, bırak ya! Tüm köye duyurdun zaten. Ne olacak şimdi? Onurumu, gururumu kırdın! Adam akıllı usulünce konuşalım dedik hale bak!"
"Usul filan yok! Herkes duysun! Kimse Cavidan Han'ı sevemez! Kimse onun hakkında başka türlü düşünemez! Duyan duymayana, gören görmeyene söylesin! Kimse sevmesin beni! Sevmesin kardeşim!"
********
Yok! Bugünden tezi yok bunu teyzesinin yanına göndereceğiz Gülbeyaz! Rezil rüsva olduk tüm köye! Rezil rüsva olduk! Bir akıllanamadı gitti şu kız! Ne günah işledik Allah'ım? Ne günah işledik?" diye bağıran babasına baktı gözleri dolu dolu genç kadın. Burnunu çekti. Tuzağa düşürülmüştü, babası niye anlamak istemiyordu onu? Bir söz söylemek için ağzını açacak oldu babası eliyle susmasını işaret etti. Söyleyeceği sözleri ağzına tıkadı. Daha fazla dayanamayıp gözyaşlarını bıraktı. Hıçkıra hıçkıra başını eğip ağlamaya başladı. O esnada kapıları çaldı.
"Kalk şu kapıyı aç Kerem! Kalk! Bugüne kadar her yaptığına sustuk ama bu bardağı taşıran son damlaydı. Yok, olmuyor! Bu kız akıllanmıyor! Büyüdükçe durulur dedikçe iyice tepemize çıktı." diye bağırırken Kerem'in açtığı kapıdan içeriye Ali girdi. Koridoru geçip oturma odasının kapısının önünde durdu. Bir köşede ağlayan Cavidan'a baktı. Onun haline yüreği burkulurken amcasına döndü.
"Amca yapmış bir hata. Sakinleş biraz."
"Ali sen karışma oğlum. Git evine dinlen."
"Cavidan'ı bu halde nasıl bırakıp giderim amca? Baksana ne kadar üzülmüş. Hem haksız mı? Ne demeye kızı sevmeye kalkışıyor o Kenan şerefsizi? Sen bir şey demeyecek misin o adama?" diyerek amcasına karşı çıktı Ali. Kendisine kaşlarını çatmış karşı çıkan genç adamın yüzünde gezdirdi bakışlarını Kemal Bey. Sakallarını sıvazladı. Içine bir korku düştü Ali'den dolayı. Kendi kızının duygularından korkmuştu korkmasına da ya Ali de ona aynı şeyleri hissediyorsa ne yapardı? Herkes olurdu Ali olmazdı. Abisinin yüzüne nasıl bakardı sonra? Hem el alem döner Cavidan'ı evin oğlunu ayartmış diyerek suçlardı. Cavidan dayanamazdı bunlara. Kemal Bey'in kalbi sıkışıyordu Ali karşısında durdukça.
"Sen ne diye karışıyorsun Ali? Seni ne ilgilendiriyor Cavidan? Hadi oğlum! Çık, evine git. Sinirimi senden çıkarmayayım."
"Ben bir konuşayım Cavidan ile. Siz sinirinizden kızın düşüncelerini göz ardı ediyorsunuz. Konuşayım..."
"Benim haberim vardı Ali! Babanın da haberi vardı! Hepimizin haberi vardı bu durumdan. Kenan sevmiş Cavidan'ı. Geldi yanıma bundan birkaç ay önce usulüyle konuştu benimle. İlk başta onaylamadım ama şimdi onaylıyorum. Kenan'dan daha iyi damat mı bulacağız? Tanıyor Cavidan'ı. Huyunu suyunu bilerek sevmiş, benimle konuşmayı göze almış. Bir yabancıya versek huyunu suyunu bilmeyen iki güne üzer kızımı." diye çıkıştı Ali'ye Kemal Bey. Hem Ali hem de Cavidan şaşkınlıkla Kemal Bey'e baktılar. Ali içindeki öfkeyle ellerini sıktı. Hadi herkesi anlamıştı da amcasıyla babası ne diye böyle bir şeye kalkışmıştı, anlamıyordu.
"Daha küçük değil mi Cavidan? Ne diye kızı evlendirme peşine düştünüz?" Cavidan burnunu çekip babası ile tartışan genç adamı seyretti hayretle. Kırk yıl düşünse Ali'nin kendisini savunacağı aklına gelmezdi. Belki de bu evde en çok Ali istemeliydi onun evlenip gitmesini. En çok onu bezdiriyordu hayattan.
"Ali! Burada ailesi dururken sana mı düştü Cavidan'nın evlenip evlenmemesi! Biz onayladıktan sonra sana laf düşer mi? Yerini bil! Üzeceğim, kalbini kıracağım şimdi."
"Ali sen evine git yengem. Hadi." diyerek araya girme ihtiyacı hisseti Gülbeyaz Hanım. Pek pişman olmuştu kocası ile kaynının aklına uymaktan ötürü ama iş işten geçmişti. Ali kadının sözüyle derin bir nefes alıp verdi. Biraz daha burada kalırsa ağzından istemediği sözler çıkacak, sonra aynı bahçenin içinde yaşayan, aynı masaya oturan insanların arasını açacaktı yok yere. Yüreğindeki sızıya, içindeki öfkeye rağmen susup Cavidan'a baktı. Sonra da sessizce çıkıp gitti evden. Kendi evine doğru yürürken korkaklığına kızdı genç adam. Şu kız kadar cesaretli olamamıştı. Olsaydı belki mutlu olurdu. Ya da olmazdı. Bugün Kenan'ın başına ne geldiyse kendi başına bin beteri gelirdi. Kenan unuturdu belki ama kendisi dayanamazdı bu acıya. En iyisi mi susup oturmaktı bir köşede. Cavidan'a istemediği hiçbir şeyi zorla yaptıramazlardı ya. Cavidan birisini severse söylerdi zaten.
Sabah kahvaltıya oturduklarında Ali karşısındaki boş sandalyeye baktı uzun uzun. Masada soğuk rüzgarlar esiyor, herkes susuyordu. Cavidan da gelip şu masaya otursa olmaz mıydı? Belki yine birilerine sataşır, gülerdi. O gülünce mutlu oluyordu Ali. Şimdi tüm neşesi de Cavidan'nın masadaki yokluğu ile beraber uçup gitmişti.
"Cavidan niye gelmiyor masaya?" diye sordu Ali daha fazla dayanamayarak. Masadaki herkesin bakışları kendisine kayarken şaşırdı kaldı.
"Sana ne Cavidan'dan Ali? Dön önüne kahvaltını yap! Geç kalmıyor musun işine?" diye kızdı Pamuk Hanım. Genç adam gözlerini kısıp babaannesine baktı. Bu evde herkesin Kenan'dan haberi vardı da neden kendisinin haberi yoktu, bir anda aklına takıldı.
"Niye beni dışlıyorsunuz mevzu bahis Cavidan olunca? Benim de bir şeyleri bilmeye hakkım yok mu babaanne? Siz ne yapıyorsunuz Allah aşkına?"
"Seni niye dışlayalım oğlum? Bu evde Cavidan'a en uzak sensin. Gerek duymadık sadece. Hem sen Cavidan'ı bırak da kendi hayatına bak oğlum. Biz ailesi olarak onun kötülüğünü ister miyiz? Biz hepinizin iyiliğinizi istiyoruz? Yaşı da geldi. Okumadı etmedi zaten. Oğlan çocuğu gibi ortalıkta dolanmasın, bir hayatı olsun diye uğraşıyoruz. Kenan'ı da tanırız ederiz. Hem aynı köyün içinden. Bir şey olsa koşarız yardımına iki adımda. Biz Cavidan'ı düşünüyoruz. Sen meraklanma."
"Bu nasıl düşünmek babaanne? Kızı zorla o Kenan denen adama vermeyeceksiniz değil mi? Doğruyu söyleyin bana."
"Aaa! Yeter ama artık Ali. Sus oğlum! Kimseyi kimseye zorla verdiğimiz yok. Cavidan'ın da aklına yatar doğru düzgün konuşursak... Hem bak Kenan da dün olanlara rağmen vazgeçmiş değil Cavidan'dan. Bir buluşturur konuştururuz. Cavidan da konuştuktan sonra gönlü razı olursa neden olmasın? Bu evde ne çok büyüklerinizi sorgular oldunuz siz. Çok serbest bıraktık sizi, çok. Aman özgür olsunlar, sonra içlerinde bir şeyler ukte kalmasın dedikçe şımardınız da şımardınız. Bugüne kadar kimseye bu aile içinde zorla bir şey yaptırmadık yaptırmayız. Dün belki Kenan'ın abisinin karısı Suna şöyle bir çıtlatırsa daha iyi olur diye düşündük, bizim deli kız birden hiddetlendi. Ne var sanki? Elbet bir gün bir yuvası olacak bu kızın da. İpsiz sapsız birisine gönlü kayacağına tanıdığımız bildiğimiz birisini sevsin, fena mı? Sen de hukuk okudun, şimdi gözünde biz kızı birisine zorla veriyormuşuz gibi bir imaj oluştu ama yok, katiyen yok öyle bir şey! Bak göreceksin Cavidan da tamam diyecek. Sen şimdi araya girip ortalığı bulandırma." dedi babaannesi. Ali mecbur sustu. Daha fazla konuşursa oklar kendisini bulacaktı. Biliyordu Cavidan gönlünün olmadığı kimseye olur demezdi. Derse de düşünür, o zaman bir hal çaresine bakardı. Kafası allak bullak olmuş, iştahı kaçmıştı Ali'nin. Ayağa kalktı, masadakilere selam verip Cavidan'ın çıkmadığı eve baktı.
Cavidan ise tüm bu olanlardan habersiz odasında annesinin getirip önüne koyduğu kahvaltılıkları seyrediyordu. Reva mıydı şimdi bu yaptıkları? Dudakları büzüldü, ayağa kalkıp odasından çıktı. Oturma odasının penceresinden şöyle bir bahçeye baktı. Ali bahçe kapısından çıkıyordu, diğerleri ise masadaydılar. Pek bir mutsuz görünüyorlardı uzaktan. İçini çekti. Kendini dürten bir duyguya yenik düştü. Böyle akşama kadar evde oturacak değildi ya, canı sıkılır, patlardı. Üzüntüsünü unutup aklına gelen fikirle fırladı oturma odasından, hemen kendi odasına girip bir elbise geçirdi üstüne. Oradan camını açtı, başını dışarıya uzatıp ortalığı kolaçan etti. Kimsenin olmadığını görünce arka tarafta, hemen atladı camdan arka bahçeye. Yapmadığı şey miydi zaten? Daha önce de pek çok kere kaçmıştı. Onu kim zaptedebilmişti bu yaşına kadar? Ele avuca sığmazdı. Gülerek arka taraftaki ağaçlıkların arasına koştu. Sonra elbisesinin eteklerini toplayıp otlarla kaplı bataklığın içine atladı. Çamurlara bata çıka ilerledi. Biraz sonra birkaç domates tarlasının bulunduğu yerden çıkıverdi. Geçerken yeni yeni kızarmış olan domateslerden birkaç tane kopartıp yanına aldı. Elbet birisinin canını yakardı bu domateslerle.
Domates tarlalarından kırlara, oradan buğday tarlalarına koştu. Atladı buğdayların içine. Kollarını iki yana açıp zıplaya zıplaya koştu. Sonra durup uzakta görünen Delikaçan Tepesi'ne baktı. En sevdiği yerdi Cavidan'nın bu tepe. Her yeri görürdü o tepeden. Babaannesi kızardı kız başına çıkma o tepelere, başına bir iş gelir, diye de dinlemezdi o yaşlı cadıyı. Niye dinlesindi ki? O tepeye kendinden başkası çıkmazdı hem. Dik kayalıklara ev sahipliği yapardı. Kaç kişi oraya çıkmaya kalkışmış, ardından düşüp orasını burasını kırmıştı. Hoş kendisi de onlardan biriydi ama olsun, yine de Cavidan ölürdü de sevdiği şeylerden vazgeçmezdi. Her güzel sonun çileli bir yolu vardı sonuçta.
Cavidan şarkılar söylerek Delikaçan Tepesi'nin eteklerinde yabani hayvanlar su içebilsin diye yapılmış bir hayrat çeşmesinin yanına vardı. Çeşmenin kenarına oturdu. Bataklıktan geçerken çamur olan bacaklarını yıkadı. Ardından kendisi de birkaç yudum su içti, soğuk suyla boynunu ferahlattı, yüzünü yıkadı. Ardından cebine koyduğu domateslerden bir tanesini yıkayıp ısırdı, diğerlerini de çeşmenin kenarına bıraktı. Hep kötü düşünecek değildi ya bir kere de iyilik yapsındı, ne olacaktı sanki? Bu gidişle cehennemin dibini boylacaktı zaten. En azından çaldığı domateslerden yiyen birkaç kuş kendisini birkaç kat daha yukarıya taşırdı. Dipte olmaktan iyiydi... Yıkadığı domatesin kenarından ısırdı, sonra çeşmenin kenarından kalkıp tepenin eteklerinden yukarılara doğru tırmanmaya başladı.
Delikaçan tepesine çıkıp uçurumun kenarına oturdu. Rüzgar saçlarını okşuyor, güneş tenini ısıtıyordu. Şurada ömür boyu kalsa hiç sorun etmezdi. İlerideki vadiye baktı. Bir ton ufak tefek veyahut büyük köy sıralanmıştı ardı ardına. Köylerin arasından uzanıp giden ve dağların arasında kaybolan uzun ince bir yol vardı. Böyle dolana dolana ilçeye giderdi...
"Ah be Cavidan! Kara sevda dedikleri şey dönüp dolaşıp seni de buldu. Ama benim gibi bir deliyi ne yapsın o nazik beyefendi? Onun eli kalem tutar, benimki çamur. O şehirliler gibi ahenkli konuşur, ben kaba saba... Yanına yakıştırmaz ki beni. Hem çirkinim de... Elim iş tutmaz! Unut Cavidan, unut! Bir günden bir güne aklından geçsen annesinin baktığı kızları görmeye gider mi hiç? Pis Ali! Ben de Cavidan isem benim bulduğum kız ile evlendiririm seni. Öyle istediğinle evlenemezsin! Ben olmazsam benden kötüsünü bulurum sana! En azından içim rahat eder!" Güldü, dudaklarını dişledi aklına gelen kızlarla. Sonra bir anda yüzü düştü. Eline bir taş alıp uçurumdan aşağıya attı.
"Kız Cavidan! Sen Alinazik'in izdivacının peşine düşeceğine kendine baksana. Az kalsın elden gidiyordun! Neyse onu da hallederiz. Yamuk Kenan'a benden karı olur mu hiç? Ona da bulurum birini! Ona güzelini bulurum... Cavidan, Cavidan! Aklınla bin yaşa kız!" diyerek kendi kendini sevdi. Gözü yerde sırtında bir yaprak parçası taşıyan bir karıncaya takıldı. Eline bir taş alıp karıncanın önüne koydu.
"Şşt! Öyle kolay evine ekmek götürürsen o yediğin şeyin tadı tuzu olmaz. Ekmeğini zorla götüreceksin ki yerken keyfine varasın!"