2.BÖLÜM

2566 Words
Gönderen: Jennifer Page (Word Dergisi Editör Yardımcısı) Alıcı: Rick Miller Konu: Önemli! Tarih: 15 Temmuz... ________________________________________________ Merhaba Rick! Bu mektubu aldığında, muhtemelen çok şaşıracaksın. Aslında ben de kendime inanmakta zorlanıyorum. Genelde insanların hayatlarına pek burnunu sokan biri değilimdir. Ancak, şu an konumuz, benim uğruna her şeyi yapabileceğim ve geleceğimi paylaşmak için hayatımı birleştireceğim, sevdiğim tek adam olan Ryan. O benim her şeyim anlıyor musun? Belki de ondan bahsetmemden rahatsız olacaksın. Ama lütfen, anlatacaklarımı sonuna kadar okumadan önce, buna karar verme! Ve bu mektubu silme! Konu, herkesin bildiği gibi, bundan yıllarca önce yaşanmış olan bir cinayet ve onun faili. Ancak bilinmeyen bir gerçek var ki, o da bir sır olarak, yalnızca baban ve onun arasındaydı. Şimdi ortaya çıkmaması için hiç bir sakınca göremiyorum. Ve Ryan'ın bu sır yüzünden daha fazla acı çekmesine de dayanamıyorum. O gün karşılaştığınızda, eğer fırsat vermiş olsaydın, bunları belki de sana kendisi anlatacaktı. Tahmin edeceğin gibi, ne bu mektuptan ne de bu konuda seninle konuşmak isteyeceğimden, Ryan'ın haberi yok. Öğrenirse tepkisi ne olur? Onu da kestiremiyorum. Sadece bilmen gereken şu ki, Ryan masum Rick! O günahsız bir çocuktu sadece. Kaderin yazdığı bir oyunun en kötü sahnesini oynamaya mecbur bırakılmış, küçücük bir çocuk. Öldürdüğü kişi bir araba hırsızıydı. Doğru, ancak o adamlarla işbirliği yapan ve tamirhanesini onların hizmetine sunan kişi, babanız Anthony Miller'dı. Şaşırdın öyle değil mi? Tam aksini düşünüyordun. Bu pisliğe kendi başına bulaştı ve çamurun içine sizleri de çekti sanıyordun. Oysa ki, herkes gibi sen de çok yanılıyorsun. Annenin hastalığına lösemi teşhisi konduğunda, hepinizin nasıl bir üzüntü yaşadığınızı tahmin edebiliyorum. Bu gerçekten çok kötü ve tedavisi çok zor bir hastalık. Bu yüzden babanızın, Emma'nın tedavisi için daha fazla paraya ihtiyacı vardı. Aslında ona da kızmak zor. İnsan çaresizlikten her şeyi yapabiliyor işte! Tıpkı, Anthony'nin o adamlara iş birliği yaptığı gibi... Başka yolu kalmamıştı. Kimse ona borç vermeye yanaşmamış hatta bankalara yaptığı kredi baş vurusu bile red cevabı almıştı. Anthony 'in bir gece içmek için gittiği barda, bu adamlarla tanışması, ailesinin bir şansı olabileceğini düşündürmüştü ona. Ve istemeyerek de olsa, bu araba hırsızlarının eline düşmüştü artık. Bunları nereden mi biliyorum? Ryan, hepsini uzun uzadıya defalarca anlattı bana. Sen ziyaretine bile gitmediğin kardeşini hayatından çıkartmışken, baban onu sürekli görmeye gidiyormuş. Bir çok kez pişman olduğunu söyleyerek ağlamış. Anneniz öldükten sonra adamlarla olan bağını kopartmak istemiş Anthony, fakat adamlar buna müsaade etmemişler. Ve liderleri Morgan'ın tehditleri yüzünden bir süre daha devam etmek zorunda kalmış. O sıralar sen üniversite sınavını kazanmışsın. Oldukça da iyi bir okuldur Harvard. Ayrıca çok da pahalı. Sanırım neden devam etmek zorunda kaldığını, sen de anlamışsındır. Yanlış anlama sakın! Bunu seni yargılamak yada üzmek için söylemiyorum. Sadece gerçekleri üçüncü bir kişiden duymaya ihtiyacın olduğunu düşünüyorum. Baban, adamların çaldığı arabaları parçalayıp satmalarına yardım ederken, bir yandan da içine battığı pislik yüzünden kendinden nefret ettiği için sürekli içmeye, içtikçe de ev halkına ve çevresindekilere daha çok saldırganlaşmaya başlamıştı. Büyükanne Sandra'nın, gelininden sonra oğlunu da kaybetmekten ölesiye korktuğunu biliyordu Ryan. Her gece, sabahlara kadar babasının yolunu, hiç uyumadan pencere kenarında beklemesi, daha sonra ağır aksak adımlarla bahçe kapısından içeriye, ayakta duramayacak kadar sarhoş girdiğini gördüğünde ise koşarak yanına gidip düşmemesi için kolunun altına girmesi. Babasının ise ona sadece bağırıp çağırması ve içeri girdikten sonra da masanın başına oturup bir çocuk gibi hıçkırıklarla ağlaması. Bu olanlara şahit olmak küçük bir çocuğu nasıl etkiler bilir misin? Tanrı aşkına Rick! Ryan daha 16 yaşındaydı. Ona vaat edilenin aksine bir hayat yaşamaya, asla çalışmadı. O lanet gece, oraya sadece babası için gitmişti. Adamların Anthony ile yaptığı tartışmaya şahit olduğunda ise gençliğin verdiği heyecanla, kendisini babasını müdafaa etmek zorunda hissetmişti. Belki de Ryan orada olmasaydı, o gece ölen kişi Anthony olacaktı. O yaştaki bir gencin aklının ucundan geçebilecek en son şeydir katil olmak. Sonrasında ise aralarında yaptığı sessiz sözleşmede, kurallar belliydi. Suçu Ryan işlemişti. Ve babasını temize çıkartmak için, o adamlarla yapılan pis işleri üstlenip, aile şerefini kirleten kişi olarak hapse, o girecekti. Bütün bu fedakarlığı, sadece babası ve ailesi başı dik yürüsün diye yaptı... Biliyorum... Bunları bilmen imkansızdı... Hiç bir şeyden haberin yoktu. Ancak, onu tanıdığım süre içinde, sana şu kadarını söyleyebilirim ki! Ryan suç işlemeye meyilli bir adam hiç olmadı. O sadece hayatın önüne koyduklarıyla yaşamaya mecbur kaldı. O gün, evin arka tarafındaki çayırlıkta, bana at çiftliğindeki günlerinizden bahsederken, gözlerinin nasıl parladığına şahit olduğumda, seni nasıl sevdiğini ve özlediğini çok iyi anladım. Ve sonrasında o gözlerde, senden yediği yumruğun yüzünü değil, daha çok yüreğini acıttığını... Ona bunu yapma Rick! Kendimce bir kez olsun, onun için güzel bir şey yapmak isteyerek sana bu mektubu yazdım. Hayatımda ilk defa birinin hayatına doğrudan müdahale ediyorum. Tüm gerçekleri anlatarak, seni düğünümüze davet etmek istiyorum. Artık, her şeyi biliyorsun. Eğer gelmek istersen, sana ekte bir uçak bileti ve düğünümüzün yapılacağı -kalacağın otelin - adresini yolluyorum. Umarım kardeşin ve kendin için en doğru olanı yaparsın... Karar senin! ________________________________________________ Mektubu okuduktan sonra, derin bir nefes alarak kararan ekrandan yansıyan yüzüne baktı. Tam bir hafta önce almıştı bu e-postayı. Ve aldığından beri, belki yüzüncü defadır okuyordu. O gün kardeşinin yanında gördüğü yabancı bir kadın, hiç bilmediği aile sırlarını, uygun bir lisanda bir tokat gibi yüzüne çarpmıştı. Jennifer haklıydı. Kardeşini dinlemeliydi. En azından ona bu şansı vermeliydi. Yıllarca babasının eriyip bitmesinden ve sonunda ölmesinden kardeşini sorumlu tutmuştu. Ne kadar da yanılmıştı. Onu bunca zaman hayatta bir başına bırakmıştı. Bir kez bile nerede diye sormamış, nasıl olduğunu merak etmemişti. Şimdi kendine içinden binlerce kez lanet etti. Geçmişte yaşadıkları o kötü gün ve sonrası herkes için bir kabus gibiydi. Sanki Miller Ailesi kötü bir lanete uğramıştı ve o günden sonra kimsenin yüzü tam anlamıyla gülmemişti. Artık kara bulutları dağıtma vakti gelmişti. O düğüne gitmeli ve kardeşine kendini affettirmeliydi. Peki ya Ryan onu affetmezse? Ya bu kez de, onu o kovarsa? Her ne yaparsa yapsın, sonuna kadar hak etmişti. Yaptığı hatayla yüzleşmeli ve gerekirse, bir yumruk da o kardeşinden yemeliydi. Uçağın yolcular için anonsunu duyduğunda, tabletini kol çantasına koyarak, valiziyle birlikte 4 numaralı giriş kapısına yöneldi. Girişin önünde kuyruk olması tuhafına gitmişti. Herkesin bilet onayını çok önceden yapmış olması gerekiyordu. Fakat sıranın en önündeki kadın, hararetli hararetli konuşarak hem personeli hemde bekleyen yolcuları çileden çıkarmışa benziyordu. Etrafta gitgide büyüyen, bu tartışmaya seyirci, kalabalık kitlesi oluşmaya başlıyordu. "... Bakın anlamıyorsunuz benim bu uçağa muhakkak binmem gerekiyor. Yetişmem gereken bir düğün var benim!" "Anlıyorum hanım efendi ancak pasaportunuz olmadan sizi uçağa almam mümkün değil. Gerekli evraklarla biletinizi onaylatmadan, bu kapıdan geçemezsiniz. Bu uluslararası bir uçuş, üzgünüm!" "İyi ama! Pasaportumu çantama koymuştum, diyorum, çok iyi hatırlıyorum. Ama şimdi yok! Ne yani? Ben, bu uçağa binemeyecek miyim şimdi?" "Özür dilerim! Sizin için yapabileceğim hiç bir şey yok! Lütfen sırayı işgal etmeyin, diğer yolcuları uçağa almam gerekiyor!" "Lanet olsun!" Rick'in, sıranın en arkasından gördüğü kadarıyla uzun boylu siyah saçlı bir kadın, yetkili personelden başka bir kadınla, uçağa binebilmek için, kıyasıya bir mücadele veriyordu. Hızlı konuşan ve konuşurken vücut dilini kullanan kadının haline gülmemek elde değildi doğrusu. Altında, neredeyse bedeniyle birleşmiş derecede, dar, siyah, bilek üstü- göbek altı, bir kot pantolon, üzerinde ise limon sarısı- karışık desenli, askılı mini bir büstiyer, kollarında iri boncuklu bijuteriler ve yüksek topuklu rengarenk ayakkabılar vardı. Kelimenin tam anlamıyla, Rüküş! diye geçirdi içinden. "Benim... Bu uçağa... Binmem... Şart... Anlıyor musunuz? Ben binemez isem kimse binemez! Bu uçağı kaçıramam!" Kadının son sözleri üzerine, diğer yolcular yüksek sesle söylenmeye başlayınca, görevli memur da bu laf anlamaz kadınla birlikte, çaresizce çantalarını tekrar aramaya başladı. "Yok işte yok! Buraya koyduğuma emindim!" Ağlamaklı çıkan sesiyle, söylenmekte olan yolcuları tersleyen kadını, sabır dilercesine gözlerini kısarak izledi Rick. Genç kadın, yerdeki valizini açmak için eğildiğinde, neredeyse kalça çukuru görünmek üzereydi. Aman Tanrım! O da ne? Kırmızı, fiyonk şeklinde bir dövme, kadının belinde, tam kuyruk sokumunun üzerine itinayla resmedilmiş gibiydi. Daha önce, oraya yapılan böyle bir dövme hiç görmemişti.. Çiçek, melek kanadı, güneş sembolü yada kelebek şekli gördüğü olmuştu. Ama bir fiyonk? Asla! Hani şu, hediye paketlerinin üzerini süsleyen iri kurdelelerle hazırlanmış olanlardan. İçi bir anda gülme isteğiyle doldu genç adamın, ama sabırla dudaklarını birbirine bastırdı. Tam, belindeki gamzelerin ortasında... Yanık teninin üzerinde... Nasıl da parlıyordu? Uzunca bir süre, gözünün dövmenin yapıldığı yere takıldığını fark ettiğinde, kendini biraz tuhaf hissetmişti. Ve rahatsız olup, başını başka yöne çevirdi. "Bayan, lütfen daha fazla sırayı meşgul etmeyin! Bakın yolcular sizi bekliyor!" Genç kadının tam pes edeceği sırada, hava alanının giriş kapısından doğru bir güvenlik memuru, yanında, hafif göbekli tıknaz bir adamla birlikte hızlı adımlarla onlara doğru yaklaşmaya başladı. Güvenlik, adamın taksi şoförü olduğunu ve bayanın arabasında pasaportunu düşürdüğünü söyledi. Aslında bu söylediklerini büyük bir ihtimalle, çekik gözlü, doğu aksanıyla konuşan adamda tekrarlıyordu. Ancak dilini bilmeyenler için tercümana ihtiyacı var gibi görünüyordu. Genç kadın taksiciyi ve elinde tuttuğu pasaportu görünce, hızla koşarak yaşlı adamın boynuna sarıldı. Adam da dahil olmak üzere çevredeki herkes, şaşkınlıkla bu acayip kadını izliyordu. "Ah! Çok teşekkür ederim bayım! Size minnettarım. Demek takside düşürmüşüm. Tabi ya! Ücreti ödemek için cüzdanımı çıkartırken düşmüş olmalı. Size nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum." Kadının nefes almadan konuşması bir yana yolcularda, sabır diye bir şey kalmamıştı artık. Neyse ki, güvenlik memuru ve görevli bayan, diğer yolcuları sakinleştirerek teker teker içeri almaya başlayınca, herkesin sesi biraz olsun kesilmişti. Ve az önce uçağa binmek için neredeyse isyan çıkaran kadın, sanki hiç bir şey olmamış gibi, etrafa gülücükler saçarak, bilet işlemlerini tamamlamak için yanlarından ayrılmıştı. Uçağa arka kısımdan girerek bir kaç sıra öne oturan Rick, cam kenarındaki koltuğa yerleşir yerleşmez, ceketinin düğmelerini açarak rahatlamaya çalıştı. İçindeki, gri takım elbisesine zıt, açık renk gömleğinin üst düğmelerinden birini de açarak nefes almasını biraz daha kolaylaştırmayı başarmıştı. Şimdi daha iyi? Yerlerine yerleşmekte olan yolcuları göz ucuyla izlediğinde, az önce olay çıkartan kadının bir kaç sıra önünde, yolcuların arasından zar-zor sıyrılarak, üst bagaja sırt çantasını sokmaya çalıştığını gördü. Girmek bilmeyen tıka basa dolu çantayla, adeta savaş yapıyor gibiydi. Kollarıyla uzandığı için, aynı şekilde yukarı kalkan büstiyerinin de açılmasıyla muhteşem göbek deliğini yolculara sergiliyordu. Gerçekten hemcinslerini kıskandıracak kadar güzel vücut hatlarına sahipti. Bir elini çenesine dayayarak dışarıyı izlemeyi tercih etti. Bu kadın, bugün çok fazla gözüne takılıyordu. On dakika sonra havalanan uçakta, bir kaç konuşan dışında ortam oldukça sessizleşmişti. Rick, ceketini çıkartıp kucağına yerleştirdikten sonra, kolundaki saate baktı. Saat 13:17 'yi gösteriyordu. Uçuş tahminlerine göre, yaklaşık üç saat sürecekti. Tabletini çıkartarak, ana ekrandaki bir klasörden satın aldığı bilimsel bir elektronik kitabı okumaya başladı. Tam kendini bir kaç dakikalığına kitaba kaptırmıştı ki, ön sıralardan gelen tanıdık sesle, aniden dikkati dağıldı. Sanırım şu bayan düşük çenenin, yol boyunca susmaya hiç niyeti yoktu. "...bizim mükemmel bir dostluğumuz var, ve o, bu gün evleniyor. Hala inanamıyorum. Biliyor musunuz? Biz Jenny ile üniversiteden arkadaşız. Ayrı okullarda okuduk ama aynı evi paylaştık. Yani biraz karışık aslında. Benim bir ev arkadaşına ihtiyacım vardı. Ve bir kafede oturmuş kara kara ne yapacağımı düşünüyordum. Sonra yanıma Jenny geldi ve karşımdaki sandalyeyi göstererek "Burası boş mu?" dedi. Etrafıma bakındım, oturacak boş masa kalmamıştı ve bende "Tabii ki!" dedim. Sonra tanıştık ve konuşmaya başladık. Onun kalacak bir yere ihtiyacı vardı ve benim de bir ev arkadaşına. Harika günler geçirdik birlikte..." Kadının neşeyle anlattığı hikayeyi, yanındaki yaşlı kadın, pek dinliyormuş gibi görünmüyordu. Ancak genç kadın, ısrarla sohbete devam etmeye çalışıyordu. "...işte sonra ayrı evlere taşınmak zorunda kaldık. Ve şimdi evleniyor. Canım arkadaşım, mutluluğu öyle çok hak ediyor ki! Çok zor günler yaşadı. Ama hayal bile edemeyeceği bir aşkla karşılaştı." İkram için dolaşan hostesin, tekerlekli arabayla yanlarına geldiğinde, yaşlı kadın tanrıya ettiği duaların kabul olduğuna seviniyor olmalıydı. "Yiyecek ya da içecek bir şeyler ister miydiniz efendim? Sandviç, kek, soğuk ya da sıcak bir şeyler?" "Aslında sandviç hiç fena olmazdı," dedi genç kadın. "Karnım oldukça acıkmıştı. Yanına gazsız bir içecek alabilirim. İçinde ne var bunların?" diye hızla konuşmaya devam etti. "Fıstık ezmesi ve reçel" "Oh! Hayır. Fıstığa karşı alerjim var. Ben, en iyisi kek alayım. Teşekkürler." Hostesin, gülümseyerek yanından ayrılmasından sonra tekrar yan koltuktaki kadına dönüp, "Sonra her yerim şişiyor, bir keresinde ceviz büyüklüğünde bir kurabiye yüzünden hastanelik olmuştum, Tanrım! Neredeyse ölüyordum. " Yaşlı kadın, sonunda dayanamayıp, sert bir şekilde, bozuk Fransız aksanıyla onunla ilgilenmediğini söylediğinde genç kadın bir anda susup kaldı ve ondan sonra da bir daha ağzını bile açmadı. Ne dediğini anlamamıştı belki, ama susması gerektiğini gayet iyi anlamıştı. Yolculuk boyunca, bir daha hiç konuşmadı. Rick, yorulan gözlerini dinlendirmek için başını arkaya yasladı. Biraz sessizlik uyuması için yeterliydi. Kabinde, iniş anonsu duyulunca uyuyan yolcularla birlikte herkes yavaş yavaş hareketlenmeye başladı. Uçak, Falcon State Airport'a yumuşak bir iniş yaptıktan sonra, genç adam yerinden kalkarak yavaşça çıkışa doğru yöneldi. Çekçekli el valizini de alıp, hava alanının önünden bir taksiye binerek, gitmek istediği otelin adresini taksiciye verdi. On beş dakika sonra trafiğin yoğun olduğu caddeden ana yola saparak, oradan da şehir merkezinin biraz dışında, yeşillikler içindeki, büyük bir otelin önüne geldiler. Oltre İncantesimo Hoteli. İtalyanca, Aşkın Büyüsü anlamına geliyordu. Oldukça büyük ve saray mimarisini andıran devasa yapının önünde, eski İtalyan askerlerinin giydiği kostüme benzer kıyafetli, uzun boylu, zayıf bir adam, taksiyi karşıladı ve hemen arka kapıyı açtı. "Oltre İncantesimo' ya hoş geldiniz efendim." dedi en kibar lehçesiyle. "Hoş bulduk!" diyen Rick, görevlinin gösterdiği yönde uzun adımlarla ilerleyerek, resepsiyona geldi ve ismini söyleyerek adına ayırtılmış odanın anahtarını istedi. Demek düğün, bu saray yavrusu gibi otelde olacaktı. Daha önce de buna benzer otellerde kalmıştı Rick, ancak bu usta mimariyi seyretmesi bile ayrı bir keyifti. Tıpkı Artemis Tapınaklarını andıran, uzun beyaz sütunları, çatlak duvarları ve krem rengi, kalın damarlı mermerlerden yapılma, parlak bir zemini vardı. Her yer irili ufaklı bir çok taş oyuklara yerleştirilmiş spot ışıklarla aydınlatılmıştı. Dışarıda gece olsa bile, içeride bunu anlamak, imkansız gibi görünüyordu. Ona eşlik eden görevliyle birlikte, geniş lobiden geçerek tarihi gibi görünen, demir kepenkli asansöre doğru ilerlediler. Önce demir kapılar, ardından da cam asansör kapısı açıldı. İçeriye girdikten sonra aynı şekilde kapanan cam kabin üst katlara doğru hızla yükselmeye başladı. En üst katlardan birine gelerek, görevlinin peşinden, kalacağı odaya girdi. Valizinin, birazdan getirileceğini söyleyen, kat görevlisi, aldığı bahşişe gülümseyerek dışarı çıktığında, ceketini yatağın üzerine bırakarak cam kenarına ilerledi. Aşağıda, büyük bir bahçe, düğün için adeta bir gelin misali süslenmişti. Garsonlar, misafirlere yetişmek için, hızlı şekilde koşuştururken, düğün için giyinen şık giyimli insanlar da, gelin ve damat için bahçede hazır bekliyordu. Biraz sonra, kapıyı vuran kişiye, girmesi için seslenen Rick, gelen valizini yatağın üzerine bırakmasını isteyerek, bahşişini alan görevlinin çıkmasını bekledi. Kardeşi için küçük bir hediye getirmişti ve onu çıkartmak için, çantanın fermuarını açtığında, hiç beklemediği bir şeyle karşılaştı. Siktir! Bu da ne? Tuttuğu şeyi, askısından çekerek şaşkınlıkla havaya kaldırdı. Leopar desenli bir sütyen. Aman Tanrım! Bir tane beyaz ve işte bir tane de kırmızı. Bunlar da nereden çıkmıştı böyle! Şaşkınlıkla valizin içini karıştırmaya devam ettiğinde, hiç bir eşyanın kendisine ait olmadığını anlamıştı. Bunlar kadın eşyalarıydı. Siyah, dantelli bir kilodu çıkarttığında, yüzü renkten renge girmişti. Bu çamaşırlar, tek başına bile sağlıklı bir erkeği baştan çıkaracak cinstendi. İçinde bir kadın olduğunu hayal etmesi bile tansiyon yükseltirdi. Acaba valizi nerede ve kiminle karışmıştı? Bu düşünceyle, içine bakmaya devam ederken bir kutu prezervatif gözüne takıldı. Kutuyu eline alarak dikkatlice incelendiğinde, karma bir paketin üzerinde yazanlar bir yaşına daha girmesini sağladı. Vanilya aromalı... kahve çekirdeği... sıcak çikolata... Hatta Taco aromalı Meksika Ateşi! Vay canına! Daha önce hiç böyle çeşitlisini görmemişti. Bir kadın için biraz fazla diye düşündü. Ancak, yine de yüzüne yayılan gülümsemeye bir türlü engel olamıyordu. Yol boyunca üzerinde taşıdığı gerginlik, gördüklerinden sonra buhar olup uçmuş, kendini tutmasa, kahkahalarla gülme isteği bir anda içine dolmuştu. Ne tür zevkleri olan bir kadındı bu? Ve daha da önemli olan soru. kendi valizi neredeydi? Tam bu düşüncelerle boğuşurken, kapı tekrar vuruldu. Kim olduğuna bakmak için, elindekileri bırakıp kapıya doğru ilerledi ve açtı. Karşısında, mahçup bir ifadeyle az önce valizini getiren görevli ve hemen yanında ise gözlerinden, adeta mavi bir alev saçan bakışlarıyla, sinirli bir kadın duruyordu. Yüce Tanrım! Bu o kadın!
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD