Motor, ormanlık alanda toprak bir yola saparken içimdeki korku panikle yarışa girmişti. Hız kesilmedi, aksine artmış gibiydi. Yol kenarındaki ağaçlar birbirine karışıyor, rüzgâr sesiyle kalp atışlarım aynı ritimde çarpıyordu.
“Koray, nereye gidiyoruz? Lütfen cevap ver!” diye neredeyse çığlık atıyordum.
Ama o sustu.
Ve birden…
Motor yavaşladı, sonra tamamen durdu. Toz duman içinde kaldık. Koray motoru kenara çekip durdurdu. İnmeye hazırlanırken dönüp gözlerimin içine baktı.
“İn,” dedi sakin bir ses tonuyla.
Tedirginliğim hâlâ dağılmamıştı ama motorun titreşimi yerini yutkunulacak kadar sessiz bir havaya bırakmıştı artık.
İndim. Ayaklarım yumuşak toprağa bastığında başımı kaldırdım ve etrafa baktım.
Çam ağaçlarının arasından kırık dökük bir ahşap iskele görünüyordu. İleride küçük bir gölet vardı. Sabah güneşi ağaçların arasından ince ince süzülüyor, ortalığa huzurlu bir loşluk serpiliyordu. Hava sessizdi. Neredeyse büyüleyici.
“Beni korkutmak için mi getirdin buraya?” dedim. Sesim hâlâ öfke ve şaşkınlık arasında gidip geliyordu.
Koray, motorun başında durmuş, eldivenlerini çıkarıyordu.
Korkudan pancar gibi olmuş suratımı görmüş olacak ki aniden kahkahayı bastı.
“Aynen Asude, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin gözbebeği Kıdemli Yüzbaşı Koray Yiğit seni buraya Nuri Alço filmlerindeki gibi hain emellerine alet etmeye getirdi,” dedi alaycı bir sesle.
O kadar gülüyordu ki, sinirim katlanarak artıyordu.
Gözlerim dolmuştu; korkudan mı, sinirden mi bilmiyordum ama yüzüm düşmüştü.
Koray bunu fark edince gülümsemesi bir anda söndü. Yanıma yaklaşıp durdu.
“Bu kadar korkacağını düşünmemiştim. Özür dilerim, Asude. Amacım kötü değildi,” dedi titreyen sesiyle.
“Uzun zamandır yolum buralara düşmemişti. Eskiden arkadaşlarla buraya gelir, sohbet ederdik. Sabah seni görünce düşündüm… Pastaneye girip biraz poğaça, simit aldım. Termosta da sıcak su var. İki sallama çay demler, bir şeyler atıştırırız diye düşündüm.”
Sesi bu kez içten, mahcup ve fazlasıyla samimiydi.
Ardından motorun arkasından bir poşet ve termos çıkardı. Söylediklerinde ciddi olduğunu anlayınca biraz rahatladım.
Önden yürüyüp göle sıfır, yıpranmış bir banka oturdu. Bu bölgeyi iyi bildiği her hâlinden belliydi. Peşine takıldım ve ben de bankta yerimi aldım.
Hızla poşetleri açtı, çayları bardaklara koydu, sallama çayları daldırdı.
Sessizliğim canını sıkmış olacak ki aniden iç geçirdi:
“Hay anasını…” dedi alçak sesle.
“Şaka yaptım ya kızım, hadi ye bir şeyler. Sınava geç kalacaksın.”
Gülümsedim ama bu, “senin ağzına sıçarım” gülümsemesiydi.
Beni duygudan duyguya sokmayı başarıyordu. Bu adam kesinlikle karşısında zayıf birini görünce güç zehirlenmesi yaşıyordu. Ya da… belki de ben fazla anlam yüklüyordum.
Ama bir şey kesindi: intikamım tatlı olacaktı.
Kahvaltımızı yaptık. Son lokmamı yutarken saate baktım. 07.45’ti. Hemen ayaklandım.
“Koray, kalk! Sınava geç kalacağım. Yalnızca 15 dakika kalmış!”
Hiç itiraz etmeden çöpleri topladı. Bu kez beni korkutmadan, oldukça sakin bir şekilde motoru sürdü ve üniversite kampüsünün kapısında durdu.
Kaskı çıkardım, uzattım. O da kaskı aldı ama elimi tutmayı ihmal etmedi.
“Tekrar özür dilerim. Niyetim seni korkutmak değildi. Birlikte eğleniriz sanmıştım.
Seni beklememi ister misin?” diye sordu gözlerimin içine bakarak.
Elim hâlâ onun avuçlarının içindeyken, “Yok, zahmet etme. Ben buradan Meryem Ablaya geçeceğim. Teşekkür ederim,” dedim.
“Bol şans,” dedi ve elimi yavaşça bıraktı.
Gülümsedim. Arkamı döndüm, tam bir adım atmıştım ki…
Karşımdaki kızların Koray’a olan delici bakışları içimde buz gibi bir kıskançlık titretti. Geri döndüm.
Tekrar yanına yürüdüm ve,
“Şey… Ben tekrar teşekkür ederim,” dedim.
Sonra da aniden boynuna sarıldım.
Bunu hiç beklemiyordu. İki metreye yakın adam motorun üstünde sarsıldı. Ama bozuntuya vermedi.
Elini belime attığında, vücudum ona yaslanmıştı. Erkeksi kokusu, barutla karışık tanıdık o sıcaklık…
Geri çekilmeyi unuttum. Dakikalarca sarılmış gibi hissettik o anı.
Arkamı döndüğümde, kıskanç kızların gözleri hâlâ üzerimdeydi.
Kamelyaya geçip oturdum. Bir süre sonra içlerinden biri yanıma geldi.
“Merhaba, ben Esra. Adın ne?” diye sordu.
“Merhaba, Asude,” dedim kısa ve net.
“Sevgilin miydi o senin?” diye sordu bu kez, haddini aşan bir merakla.
Anlık bir duraksama yaşadım ama sonra…
Yalandan kim ölmüş? dedim içimden.
“Evet tatlım, sevgilim o benim,” dedim kendinden emin bir tavırla.
“Anladım… Kaçıncı sınıftasın?” diye sordu bu kez.
“Bir,” dedim. Soğuk ve kısa cevaplarla geçiştiriyordum.
Sorular bitmek bilmiyordu. En sonunda dayanamadım:
“Sınavım var, hoşça kal,” deyip kalktım.
İçimden söyleniyordum:
“Sanki Esra Erol’dayız, izdivaç programı mübarek! Sana ne benim özel hayatımdan canım? Bir ton soru sordu ya…”
Düşüncelerim eşliğinde sınıfın yolunu tuttum.
Yerime oturduğumda Telefonuma gelen bildirim ile elimi çantama attım.
“ Ben Koray, numaramı kaydet lazım olursa çekinmeden ara.”
Ardından bir mesaj daha ;
Çiçek bahçesi gibi kokuyordun. Kokun üstüme işlemiş..