Koltuğun ucuna oturup derin bir nefes aldım. Hissettiklerimden utanmıyordum ama yine de boğazımda bir düğüm vardı. Sanki biri beni yakalamış, sonra da hiçbir şey söylemeden bırakmış gibiydi. Kendime, kendi içimde yakalanmıştım.
Mutfaktaki kahve hâlâ sıcaktı ama artık içmek istemiyordum. Kalktım. Lavaboya gittim. Soğuk suyu ellerime, sonra yüzüme çarptım. Aynaya baktım. Saçlarım dağılmıştı. Yüzüm, biraz kızarık ama… tanıdıktı. Kendime yabancı değildim, sadece… yeniydim. Yeni bir Asude doğuyordu sanki. İçinde ilk kez arzularına bu kadar dürüst olan bir Asude.
Telefon hâlâ salon masasındaydı. Geri döndüm, elim ona gitti. Koray’dan başka bir mesaj gelmemişti.
Bir parça hayal kırıklığına uğradım mı? Belki. Ama sonra fark ettim… Bu sessizlik bile yeterince derin bir yankıydı. Az önce içimde patlayan duyguların yankısı.
Ekrana uzanıp bir mesaj daha yazmak istedim ama vazgeçtim. Bu anın üzerinde durmalıydım. Bir şeyler hissetmiş, yaşatmıştım kendime. Dürüstçe. Gizlemeden. Bastırmadan.
Dolabımı açtım. Bir şeyler giymem lazımdı, siyah bir pantolon ve siyah beyaz çizgili bir kazak giydim üzerime. Aynanın karşısına geçip güzel bir makyaj yaptım. Saçlarımı düzeleştirdim. Aynaya bir daha baktım.
Asude… sen ne yapıyorsun? Bu ne güzellik ?
Kendime sorduğum bu sorunun yanıtı basitti: Yaşıyorum.
Ve ilk kez kendim gibi hissettiğim bir sabahın içindeydim. Korkmadan, utanmadan, saklamadan.
Telefon bir kez daha titredi.
Koray:
Bu gece görev var. Dönüşte
eğer kahveni ikinci kez pişirmek istersen, bir bahanem olabilir.”
Gülümsedim. Gözlerimin içi dolu dolu güldü bu kez. Umay’ın kahkahası, Koray’ın dokunuşu, sabahın kokusu ve içimde hâlâ tüten o his… hepsi bir araya geldi.
Yazdım:
“İnşallah, sağ salim dönün… tüme selam söyle
Gönderdim. Parmaklarım titremedi bu defa. Artık korkmuyordum.
Bir şeyin başladığı kesindi.
Ve ben, tam ortasındaydım.
Ayakkabılarımı giydim. Montumu üzerime çekip çıktım.
Apartman boşluğunda sessizlik hâkimdi. Sanki herkes benim iç dünyamdaki fırtınayı duymuş da çekilmişti bir kenara.
Otobüs durağına doğru yürürken, gökyüzü griydi ama yağmur yoktu. Hafif bir rüzgâr saçlarımı savuruyor, yüzümü serinletiyordu. Bu serinlik, içimdeki ateşe iyi geldi.
Otobüse bindiğimde cam kenarına oturdum. Ellerim titremiyordu ama içimde bir kıpırtı vardı. Sadece sınav heyecanı değildi bu. Aynı zamanda bir dönemeç hissi… Hayatımın bir yerinden başka bir yerine doğru sürüklendiğimi biliyordum.
Koray bir tarafta, ben diğer tarafta. Ve aramızda duran şey: hayat.
Otobüs ilerledikçe Ankara’nın sabah kalabalığı gözümün önünden akıp geçti. Birkaç durak sonra okula vardım
Kalabalığın arasında adımlarken, ne düşüneceğimi bilemedim.
Ama bir şey açıktı:
Bugün kendime verdiğim en büyük söz, asla vazgeçmemekti.
Sınavım mükemmel geçmişti. İçimdeki o karmaşaya rağmen, zihnim berraktı. Sorular gözümde büyümemiş, cevaplar peş peşe akmıştı kalemimden.
Çıkarken yüzümde bir tebessüm vardı; hem gurur, hem rahatlama.
Bugün bir başka güzel haber daha almıştım: bursum yatmıştı.
Önce kiramı ayırdım, sonra kalanı düşündüm.
Kendime bir iyilik yapmalıydım.
Yeni bir kıyafet, belki küçük bir parfüm…
Bu sabah hissettiğim her şeyin ardından, aynada kendime “sen buna değersin” demek ister gibiydim.
Telefonumu elime aldım, Umay’a mesaj attım:
— AVM’ye gideceğim. Gelir misin benimle?
Cevap neredeyse anında geldi:
— Tabii! Hangi AVM’de buluşuyoruz?
En yakın alışveriş merkezinin adını yazıp gönderdim, ardından telefonu çantama koydum.
Yolculuk için hazırdım.
Otobüse bindim, cam kenarına oturdum. Gözlerim dışarıda akıp giden kalabalığa takılıydı ama içimde başka bir hareketlilik vardı. Bugün, uzun zamandır hissetmediğim kadar hafiftim. Başarmıştım. Hem sınavı, hem sabahı, hem de kendimi.
Hayat hâlâ zordu. Ama ben artık sadece savaşmıyordum — kendime iyi gelmeye de çalışıyordum. Ve bu küçük yolculuk, belki de en büyük adımımdı.
AVM’nin döner kapısından içeri girerken klimanın ılıklığı yüzüme çarptı. Dışarının aralık soğuğundan sonra bu hava neredeyse bir ödül gibiydi. Girişteki dev cam tavanlardan süzülen ışıklar, parlak zeminlerde yansıyor; kalabalık, uğultulu bir nehir gibi akıp gidiyordu önümden.
Telefonumu çıkarıp ekrana baktım.
Umay:
“Mavi’nin önündeyim. Seni bekliyorum, hanımefendi.”
Gülümsedim. Adımlarımı hızlandırdım. İnsanlar telaşla mağazalara girip çıkarken ben, yalnızca onun yüzünü arıyordum kalabalıkta.
Ve sonra… gördüm.
Umay, Mavi mağazasının önünde, ayaklarını çaprazlamış, kollarını göğsünde birleştirmişti. Üzerinde bol beyaz bir kazak, altında koyu renk bir pantolon vardı. Saçlarını yine ensesinde toplamıştı ama birkaç tutam kaçmış, alnına düşmüştü. Gözleri beni görünce parladı.
“Elini kolunu sallaya sallaya geliyorsun, sanki sınavdan değil balayından çıktın,” dedi, kaşlarını kaldırıp şakayla karışık.
Gülerek yanına geldim. “Gerçekten çok iyi geçti. O kadar huzurlu hissettim ki kendimi, anlatamam.”
Umay başını hafifçe yana eğdi. “İyi hissetmen çok hoşuma gidiyor, Asu. Son zamanlarda gözlerin çok daha parlak bakıyor.
Ama Umay, benim aksime biraz durgundu.
Gözlerinin içi gülse de yüzündeki gölgeyi fark etmemek mümkün değildi.
“Elini ver,” dedim koluna hafifçe dokunarak. “Neyin var bebeğim senin?”
Bakışlarını benden kaçırdı. Dudaklarını kıvırdı, sonra başını iki yana salladı.
“Bilmiyorum canım… Söyleyip söylememekte kararsızım.”
“Anlat lütfen,” dedim duraksamadan. “Ne oldu?”
Derin bir nefes aldı, gözleri hâlâ kalabalığın bir noktasına takılmıştı.
“Ben… senin de, abimin de çok mutlu olmasını isterim. Gerçekten. Ama…”
Gözlerini yavaşça bana çevirdi.
“Abimin Aybüke adında bir sevgilisi vardı. 5-6 yıl birbirlerini deli gibi sevdiler. Aybüke de asker. Hatta özel görevli. İki yıldır başka bir birlikteydi. Şimdi… tekrar timle aynı göreve dönmüş.”
Donup kaldım. Kalbim, hafifçe bir ritim kaçırdı. “Göreve gidecekler bugün,” dedim sessizce.
Umay’ın gözleri büyüdü. “Haberim yoktu…” dedi şaşkınlıkla. “Normalde söylerdi. Hiçbir şey demedi bana.” Sonra dudaklarını büzdü. “İnşallah o Aybüke tekrar abime yapışmaz.”
Boğazımda bir düğüm oluştu. “Neden ayrıldılar?” dedim, kelimeler zor döküldü.
Umay içini çekti. “Aldattı abimi,” dedi yavaşça. “Başka bir askerle. Abim uzun süre toparlayamadı kendini. O çocuğu hastanelik etti, Aybüke’yi de sınır hattına gönderdi. Sürgün gibi bir görevdi. O zamandan beri yoktu zaten.”
“Peki,” dedim, sesim biraz titrek. “Sen abinle konuşmadıysan, Aybüke’nin döndüğünü nereden biliyorsun?”
Gülümsedi. Ama bu gülümsemenin içinde biraz alay, biraz da hüzün vardı.
“Kuşlar söyledi,” dedi. “Benim de haber kaynaklarım var, unutma.”
Başımı eğdim. Düşüncelerim darmadağın olmuştu. Ama Umay koluma girip ses tonunu yumuşattı:
“Bak Asude, takma kafana. Aybüke iki yıldır yok. Ve gelene kadar çok şey değişti. Abim artık eski abim değil. Seninle beraberken… başka biri gibi. İyi gibi. Sakin gibi.”
Gözlerine baktım. Gözlerindeki durgunluk hâlâ oradaydı.
Ama altında iyi niyet vardı. Korkusu, kardeşi içindi.
Ve biraz da benim için.
Umay’ın sözleri kafamda yankılanmaya devam ediyordu.
“Aybüke… abimi aldattı… o çocuğu hastanelik etti… iki yıldır görevdeydi… bugün dönmüş…”
İçimde bir şey düğümlendi. Umay’a belli etmemeye çalıştım ama başımı yana çeirdiğimde yüzümdeki gölgeyi fark ettiğini biliyordum. Elini koluma biraz daha sıkı doladı, o her zamanki yarı muzır ama içten gülümsemesiyle konuştu:
“Böyle bakma. Kız geldi diye dünya durmaz. Hem benim abim öyle biri değil. Birini sevdiyse, kalbini başka birine açtıysa… kolay kolay geri dönmez.”
Bir şey söylemedim.
Söyleyemezdim.
Çünkü kelimeler, dudaklarımda düğüm düğüm.
Tam o sırada çantamdaki telefon titredi.
Kalbim, refleksle karnıma çekildi sanki.
Çıkarıp ekrana baktım.
Koray.
Bildirimde sadece bir cümle vardı. Kilidi açıp hemen mesajı okudum.
“Yola çıkıyoruz. Ama gözüm sende kalacak, Asude.”
Kalbim bir an durup sonra yeniden çarpmaya başladı. Mesaj kısa, sade ama derin bir yankı bırakıyordu.
O “gözüm sende kalacak” cümlesi…
Koray’ın beni düşündüğünü, bir parçayı burada bırakarak gittiğini söylüyordu.
Elim istemsizce ekranı okşadı.
Kendi içimde ikiye bölünmüş gibiydim:
Bir yanım onun varlığına sarılmak isterken, diğer yanım Aybüke’nin gölgesinde sıkışıp kalıyordu.
Umay mesajı fark etti. “Abim mi yazdı?”
Başımı hafifçe salladım.
Gözlerimin dolduğunu belli etmemeye çalışarak, “Göreve çıkıyorlarmış,” dedim.
Umay sessizleşti.
Bir an göz göze geldik.
O, abisini seviyordu; ben, abisini seviyordum.
Ama birimiz korumak, diğerimiz sadece inanmak istiyorduk.
Mesajı tekrar okudum.
“Gözüm sende kalacak…”