Dudakları bana yaklaştı. Önce durdu. Gözleri gözlerimde, ama bakışı kalbimin içine değiyordu sanki. O an zaman yavaşladı. Gözbebeklerindeki tereddütü gördüm. Sanki “geri çekil” demeyen bir korkuyu taşıyordu. Ama ben oradaydım. Kaçmadım. Geri adım atmadım.
Boğazımdan aşağıya doğru sıcak bir şey aktı. Tüm bedenim uyanmış gibiydi. Parmak uçlarımda bile kalp atışımı hissediyordum.
Ve sonra… dudaklarımız buluştu.
İlk temas, fısıltı kadar hafifti. Dudaklarının kenarı, dudağımın ucuna değdi yalnızca. Sanki bana değil de, içimde saklanan bir kırılganlığa dokunuyordu. Ne tutkulu bir sahiplenişti bu, ne de sadece fiziksel bir yakınlık. Bu, dokunmaya bile çekinen ama artık susamış bir kalbin ifadesiydi.
Nefesini dudaklarımda hissettim. Ilık, telaşlı… Birkaç saniye sürdü. Geri çekildi. Gözlerimiz buluştu tekrar. Ama artık o tereddüt yoktu. Yerine başka bir şey gelmişti: Kendini kaybetmiş bir dürüstlük.
İkinci kez dudaklarını bana uzattığında, bu sefer ne o duraksadı, ne ben. Öpücük derinleşti. Dudaklarımız birbirine tam anlamıyla oturduğunda, içimden bir inilti koptu. Bunca zamandır bastırdığım ne varsa, bir anda yüzeye çıkmıştı.
Koray’ın eli yanağıma uzandı, başparmağı nazikçe elmacık kemiğimi sıvazladı. Diğer eli belime kaydı. Sırtıma doğru yavaşça çekti beni. Tenimizin temas ettiği her yer, yanıyordu sanki. Ama bu ateş can yakan türden değil, iç ısıtan, ruhu kavrayan cinstendi.
Dudakları ara sıra hareket ediyor, nefes alışlarımız birbirine karışıyordu. Öpüşürken bir ara alnıma yaslandı, dudaklarımdan ayrılmadan önce gözlerimi aradı. Ben de ona baktım. O bakışta konuşulmayan binlerce şey vardı. Korku, özlem, pişmanlık ve ilk defa güven.
Sonra yeniden dudaklarımıza döndük. Bu seferki daha yavaş, daha dokunaklıydı. Sanki zaman durmuştu. Sanki dünya yoktu artık. Sadece biz vardık. Ve bu an. Dudaklarımız arasında titreyen bir gelecekti sanki.
Bir an için, çocukluğumun yalnızlığı, geçmişimin yaraları, içimde bir yerlerde dinmeye cesaret edememiş korkular… Hepsi sustu. Sadece Koray vardı. Sadece o an… ve dudakları
Dudaklarımız ayrıldığında, karşımda ılık ılık ter döken bir Koray vardı. Soluğu hâlâ düzensizdi. Parmak uçları alt dudağımda gezinirken, gözlerindeki bakış bana her şeyi anlatıyordu. Yetmemişti. Daha fazlasını istiyordu, biliyordum.
“Sen ateşsin,” dedi, sesi neredeyse fısıltıydı, “ben de barut…”
Gözlerini gözlerime kilitleyip sustu bir an. O sessizlikte içimde ne varsa titreşti. Sonra, dudaklarının kenarında hafif bir kırılmayla devam etti:
“Ben askerim, Asude. Hem de Bordo Bereliyim… Korkmuyor musun?”
Yutkundum. Sesi çatallaşmıştı. Yalnızca bana değil, belki de kendine de soruyordu bunu.
“Korkmuyor musun,” diye tekrarladı, “duygu değişimlerimden… gücümden… öfke problemimden… Ve en çok da—” duraksadı, gözleri doldu gibi oldu, “—şehit haberimi almaktan?”
Sözleri içime saplandı. Gözlerimi kaçırmak istedim ama başaramadım. Çünkü o an anladım: Koray’ın gerçek savaşı yalnızca sahada değil, kendi içindeydi . Ve ben, onun en savunmasız anına tanıklık ediyordum
Kelimeleri boğazıma dizildi. Yutkundum ama geçmedi. O bana, en karanlık korkularını açmıştı; öylece ortada, savunmasız duruyordu. Koray’ın güçlü bedeni, o an gözüme ne kadar yorgun ve çıplak görünüyordu… Gözlerindeki gölgeler, yıllardır taşıdığı yüklerin iziydi.
Korkuyor muydum?
Evet.
Ama korkum onun bana zarar vermesinden değildi.
Onu kaybetmekten… bir sabah Meryem Abla’nın kapısında ağlayan biri olmak ihtimalinden… “şehit oldu” denilen sesin, bir gün benim kalbimi durdurmasından… ondan korkuyordum.
Ama yine de bir adım attım. Sessizce., dudaklarım nefesini hissedecek kadar yaklaştığında, gözlerini gözlerime kilitledi. Kaçmadım. O an, sadece olduğum gibi vardım.
“Elbette korkuyorum,” dedim titreyen sesimle. “Ama senden değil… sensiz kalmaktan.”
Koray bir şey demedi. Sadece gözlerini kapattı. İçinden bir nefes verdi, sanki yıllardır tuttuğu bir soluğu bırakıyordu.
Parmaklarım yanağına uzandı. Sert hatlarının altında, öyle yumuşak bir kırılganlık vardı ki… İnsan olmanın en çıplak hâliydi bu. Güçlü olmakla parçalanmak arasındaki o ince çizgide, birbirimize tutunuyorduk.
“Beni korkutuyorsun, evet,” dedim. “Ama bu korkunun içinde ilk kez yaşam var. İlk kez birine güvenmek istiyorum. İlk kez birinin gözümün içine böyle bakmasını istiyorum.”
Koray’ın dudaklarının kenarında belli belirsiz bir kıpırtı oluştu. Gözlerini açtı, sadece baktı. Öylece… hiçbir şey söylemeden ama her şeyi anlatarak baktı.
O an anladım.
Bazen sevgi, bir öpücükten ya da sözcüklerden daha fazlasıydı. Bazen sadece kalmayı seçmekti.
Korkularla, yaralarla, belirsizlikle birlikte…
Ama kalmaktı.
Ben kalmıştım