Dansımız bittiğinde salonda yankılanan alkışlar ve tezahüratlar hâlâ kulaklarımdaydı. Koray, elime centilmence bir öpücük kondurdu. Ama elimi bırakmadı. Parmaklarım onun avuç içindeyken, masamıza doğru birlikte yürümeye başladık. Gece, sohbetlerin ve kahkahaların içinde yavaşça akıyordu.
Koray’ın kulağına eğilip, “Tuvalete gidip geleceğim,” dedim.
Başını sallayıp ayağa kalktı. Sandalyemi kibarca çekti.
“İstersen geleyim seninle,” dedi.
Gülümsedim. “Yok yok, sen otur. Hemen geliyorum.”
Tuvalete girdiğimde birkaç kadınla karşılaştım. Kimisi mesafeli, kimisi gereğinden fazla meraklıydı. Gözleri üzerimdeydi. İnceden inceye süzüyorlardı beni. Bu tür bakışlara alışık değildim. Aynaya yaklaşıp makyajımı tazeledim. Derin bir nefes alıp tuvaletten çıktım.
Henüz birkaç adım atmıştım ki, önümde bir adam belirdi.
“Merhaba. Ben Tufan,” dedi kendinden emin bir ses tonuyla. “Sizi dans ederken izledim. Gerçekten çok iyiydiniz.”
Nazik ama mesafeli bir tebessümle teşekkür ettim.
“Parmağınıza baktım da… evli değilsiniz sanırım. Dans ettiğiniz beyefendi sevgiliniz mi?”
Olduğum yerde durdum. Ne diyeceğimi bilemedim. Sahi… neydik biz? Koray’la neydik? Ne deseydim? Yanlış bir kelime, onu zor durumda bırakabilirdi.
“Pardon beyefendi, sizi ne ilgilendiriyor?” dedim, sesime olabildiğince net bir duruş vermeye çalışarak.
Tam o anda, arkamdan gelen ayak sesleriyle birlikte tanıdık bir ses duyuldu.
“Ne oluyor burada?” dedi Koray.
İçimde ince bir korku kıpırdadı. Timden birkaç kişi de onun arkasındaydı.
“Bir şey yok,” dedim hızlıca. “Tuvaletin yerini sordu sadece.”
Ama karşımda duran adam, en ufak bir utanma belirtisi göstermedi. Aksine sesini daha da yükselterek devam etti:
“Hayır, sevgilisi olup olmadığını sordum.”
Koray’ın çenesi gerildi, dişlerinin arasından çıkan gergin gülümsemeden bile korktum. Ama adam hâlâ umursamazdı.
“Ne yapacaksın lan sevgilisi olup olmadığını öğrenip?” dedi Koray.
“Şansımı deneyeceğim. Gözlerimi alamadım hanımefendiden. Pardon, isminiz neydi?” diye döndü bana.
Tam o anda içimden bir ses, “Sen şimdi naneyi yedin,” dedi.
Koray, artık sabrının son noktasındaydı. Adam devam etti:
“Ben Tufan. Akyurt Holding’in sahibiyim. Birlikte bir şeyler içelim mi bu ge—”
Koray’ın yumruğu yüzünde patladığında, adam anında yere serildi. Gözlerimi kırpıştırdım. Şaşkınlıkla:
“Ay! Koray! Ne yaptın?” dedim.
“Ne yaptımsa haddini bildirdim,” dedi. Sonra bana dönüp emir verir gibi fısıldadı:
“Asude, kulaklarını kapat!”
Sorgusuz sualsiz ellerimi kulaklarıma bastırdım. Ama Koray’ın sesi, öfkesinin gücüyle zihnimin içine kadar sızdı:
“Seni de sikerim, holdingini de… Seni o holdingin ortasında sikerim. Kim sandın lan kendini? Benim kadınıma mı yürüyorsun? Hah? (Time bakıp yani )Yanımdaki kadına… cüretin varsa soyadını da söyle piç!”
Timden kimse konuşmuyordu ama her biri gerilmişti.
“Alp! Zülküf! Atın bu piçi dışarı. Vale’ye söyleyin, arabayı kapıya çeksin.”
Koray adamı fırlattıktan sonra yanıma geldi. Ellerim hâlâ kulaklarımdaydı. Birini indirip ne olduğunu anlamaya çalışırken bileğimden sıkıca tuttu. O kadar hızlı yürüyordu ki, peşinden koşmam gerekiyordu. Tam bir adım atmıştım ki ayağım kaydı.
“Ah!” diye inledim.
Durdu. Geri döndü. Yüzü hâlâ kıpkırmızıydı.
“Ne oldu? İyi misin?” dedi, sesi hâlâ gergindi ama bu kez kaygı vardı içinde.
Ayağıma baktım. “Sanırım incittim…”
“O topuklularla yürüyebilmen mucize zaten,” dedi ve koluma girip beni kaldırıma oturttu. Önümde diz çöktü. Ayakkabımın bağcığını çözerken gözleri yırtmacımın açtığı bacağıma kaydı. Tangoda biraz fazla sıktığı yer, morarmıştı. Üç parmak izi gibi bir iz kalmıştı tenimde.
Gözleri hâlâ oradayken saçma bir açıklama yaptım:
“Acımıyor… Tenim hassastır. Öpünce bile kızarır.”
Göz ucuyla bana bakıp sordu: “Sen kendini mi öpüyorsun, nereden biliyorsun?”
Kıkırdadım. “Ben değil de… Annem, kardeşlerim. Azıcık sırnaşınca hemen kızarıyorum.”
Gülümsedi. “Hassassın yani,” dedi. Bakışında bir şey vardı… hem kinayeli hem sahiplenici.
Ayakkabımın bağını çözüp yana koydu. “Diğerini de çıkaracağım. Ayağını dizime koy.”
Tereddütle bacağımı dizine uzattım. Rengi değişti. Nefes alışverişi hızlandı. Dudaklarının arasından çıkan ses neredeyse bir inlemeydi.
“Imhh…”
“İyi misin?” dedim şaşkınca.
“Asude… ah Asude… iyiyim güzelim, iyiyim.”
Diğer ayağımı da onun önünde diz çökmüş kucağına bıraktım. Elimi tutarken fısıldadı:
“Kaç numara bu minicik ayaklar?”
“Otuz yedi,” dedim gülerek.
Valeyi beklerken sessizleşti. Ama alnından boncuk boncuk terler süzülüyordu. Çantama uzanıp peçete çıkarmak istedim. Ayağım, sert bir şeye çarptı. Elimi çantamdan çıkarıp Koray’ın alnına uzattım, terlerini silmeye başladım. Birden bileğimden tuttu.
“Asude… çok yanlış bir yerdesin be güzelim,” dedi.
“Neden?” diye sordum. “Ne oldu ki?”
“Ne olmadı ki?” dedi. “Nerede kaldı bu vale?” Ses tonu değişmişti. Bedeni kas katı kesilmişti.
Vale geldiğinde yavaşça ayağa kalktı, sonra beni kucağına aldı. Arabaya oturttu. Eğilip kemerimi takmaya çalıştı ama karanlıkta bir türlü yerini bulamıyordu. “İstersen ben takayım,” dedim hafifçe eğilerek. Kafasını çevirdiği anda çenesi ve burnu göğüslerime değdi.
Nefesi tenime çarptığında istemsizce iç çektim. Tüylerim diken diken olmuştu. O ise… çenesi göğsümdeyken gözlerini kaldırıp gözlerime baktı.
“Asude…” dedi boğuk bir sesle.
“Hıı…” dedim. Adımı söylediğinde bile titreyen bir sesle.
“Yakma beni Asude…”