Sende benim hatalarımdan birisin 💔

1120 Words
Umay’la epey mağaza gezdik. Ayaklarım zonkluyordu ama içimde garip bir enerji vardı. Yeni kıyafetler almıştım, biraz da kendimi şımartmıştım. Akşam saat sekize geliyordu. “Hadi bir yemek ısmarlayayım sana,” dedim gülümseyerek. “Vallahi olur Asude, hadi Meryem Ablaya gidelim,” dedi göz kırparak. Umay hemen telefonundan taksi çağırdı. Arabaya atladık, cafenin yolunu tuttuk. Camdan dışarı bakarken içime tuhaf bir huzursuzluk çöreklendi. Nedensiz bir sıkışma, boğazımda düğümlenen bir şeyler… Dayanamadım, telefonumu çıkarıp Koray’a mesaj attım: “Nasılsın?” Mesaj iletildi… ama sadece tek tik. Derin bir nefes aldım, ciğerime kadar çektiğim o boşluk mideme oturdu. Umay dönüp yüzüme baktı: “Abime mi yazdın?” Başımı hafifçe salladım. “Evet… ama mesaj hâlâ tek tik.” “Normaldir, çekmiyordur şimdi. Bozma moralini. Abim Aybüke için Asude’yi yakmaz.” Gülerek söyledi bunu ama içimde yankısı hiç de gülümsetici değildi. Duraksadım. “Güzel mi?” diye sordum. Sesim duyulmaz gibiydi. Umay kaşlarını çattı. “Bilmem… Bence insanı güzel yapan huyudur. Ben huyunu sevmiyorum. O yüzden güzel gelmiyor bana. Fotoğrafı var, göstereyim mi?” “Takipleşiyor musunuz?” dedim hemen. “Hayır,” dedi. “Annemle takipleşiyor. Onun hesabından açacağım.” Telefonunu kurcalamaya başladı. Tam o sırada, dudaklarının arasından kontrolsüzce bir cümle döküldü: “Abim bu kıza nasıl evlenme teklifi eder, aklım almıyor.” Birden dünya durdu sanki. Beynime sanki biri çekiçle vurdu. Gözlerim büyüdü, kalbim ritmini şaşırdı. “Ne yaptı? Ne yaptı dedin sen?” Sözlerim nefes nefese döküldü. Umay sustu, pişmanlıkla gözlerini kaçırdı. “Asu… bunu benden duymadın. Ne olur duymadın. Abim beni çok uyardı bu konuda. Sana söylemememi söyledi.” Ama artık çok geçti. Duymuştum. İçimde bir şey kırılmıştı. Duymamış sayabilir miydim gerçekten? Umay’ın gözlerindeki suçluluğu, ses tonundaki tedirginliği, dudaklarına yapışan o pişman kelimeleri… Hepsi içime saplanan bıçak gibiydi. Evlenme teklifi… Koray… O sessiz, o gizemli, o bana bir şey söylemeden gitmiş adam… Beni dansa kaldıran, bileğimi tutup ayakkabılarımı çıkaran, bana gecenin içinde ‘dikkat et’ diyen… O adam… Bir başkasına diz mi çökmüştü? Üstelik öylece, haber bile vermeden, hiçbir şey demeden… İçimde biriken öfkeyle gözlerimi kapattım. Bir an gözümün önüne geldi: O balkonda sigarasını içerken, bana baktığında gözlerinin içinde gördüğüm o kırık şey… O kısacık anlık sıcaklık. Yalandı. Hepsi… belki de hepsi sadece bana öyle gelmişti. Bir şeylerin altüst olduğunu hissediyordum. Hayal kırıklığı, gurur, özlem, merak, kıskançlık, öfke… Hepsi içimde birbirine dolanmıştı. Ben sadece ona güvenmek istemiştim. Güvenmek… Belki de hayatımda ilk kez birine böyle saf, böyle beklentisiz güvenmeyi seçmiştim. Ama o ne yaptı? Sadece bir mesajla ortadan kayboldu. Ve şimdi… Geçmişiyle, o Aybüke denen kadınla aynı sofradaydı belki. Belki de şu an yan yana oturuyor, eski zamanlara gülüyorlardı. Boğazıma bir şey düğümlendi. Sanki içimde bir yer yavaşça çöküyordu. Ben dışarıdan hâlâ yürüyordum belki, hâlâ konuşuyordum ama içim paramparça olmuştu. “Ben sana neydim Koray?” Bu sorunun cevabı yoktu. Ve en kötüsü de buydu. Kafenin ışıkları uzaktan seçilmeye başlamıştı. Umay taksiden inerken hâlâ Aybüke’nin fotoğrafını kapatmaya çalışıyordu. “İyi misin?” dedi göz ucuyla. Başımı iki yana salladım. “Biraz başım ağrıyor.” “Bak, Meryem Abla içeridedir şimdi. Sıcacık bir çay içirir bize, her şey geçer.” Taksi cafenin kapısının önünde durduğunda Kafamı çevirdim, tam o anda… Donup kaldım. Kapının hemen önünde, caddenin loş ışığıyla silüeti seçilen biri vardı. Elinde telefon, başı eğik. Yalnızdı. Ve her hücresiyle tanıdığım bir silüetti bu. Koray. Bir an nefesim kesildi. Gözlerim onu gördü ama kalbim görmezden gelmek istedi. Gitmişti hani? Görevdi, uzaklardaydı… Peki şimdi burada ne işi vardı? Umay da fark etmişti onu. Durdu. Sırtı gerildi. “Bu abim…” dedi fısıltıyla, neredeyse şaşkın bir tonda. Koray, başını kaldırdı. Göz göze geldik. O an zaman durdu. Ne araba sesi vardı, ne sokaktan geçen insanların ayak sesleri… Sadece onun bakışları ve benim içimde yükselen o tarifsiz his. İfadesi okunmuyordu. Beni görünce afalladı mı, sevindi mi, yoksa sadece boş bir tesadüf müydük artık birbirimize, bilmiyordum. Telefonunu cebine koydu. Yanında biri daha vardı. Uzun boylu, sert hatlı, koyu kahverengi saçlı bir kadın… Aybüke. Yan yana duruyorlardı. O kadının eli Koray’ın koluna uzandı. Koray bir şey söylemeden kendini geriye çekti ama artık olan olmuştu. Ben her şeyi görmüştüm. KORAY Gitmedim. Göreve gitmedim. Ve Asude’ye yalan söyledim. Akşam Meryem Ablaya uğrayıp timle yemek ayarladım. Aslında onlar gelecekti. Ben sadece… onları izlemek istedim. İçim paramparça ama bunu kimseye gösteremem. Üniformamı giydiğimde duygularımı da katlayıp cebime koyuyorum. Ama bugün… Bugün olmadı. Kafeye ilk giren ben oldum. Köşe masaya oturdum. Bütün koltuklar boştu, ama içim doluydu. Dakikalar geçti. Onlar geldi. Her biri omzundan ağır bir görev düşürmüş gibi sessizdi. Sanki onlar da Aybüke’yi bekliyordu. Ve geldi. Aybüke. Hâlâ aynı yürüyüş, aynı sertlik… ama gözlerinde başka bir şey vardı. Bakışlarımız çarpıştı. İlk ben kaçırdım gözlerimi. Masaya oturdu, selam verdi. Oturduk. Yemek geldi. Kimse konuşmadı. Sadece çatal-kaşık sesleri. Derken sesi çarptı masaya: “Tim aynı, ama sen farklısın Koray.” Bakmadım bile. Çiğnedim sadece. “Her şey değişiyor da, ne konuda değişmişim..” Bu cümle bile fazla geldi bana. Çünkü ağzımdan çıkarken Asude geldi aklıma. Onun gülüşü, gözlerinde biriken o çocukça merak… Beni ben yapan şeyler değişti artık. “Ben değiştiğini sanmamıştım. Özellikle duygular konusunda…” dedi. Bakışlarımı kaldırdım. Bu sefer kaçmadım. “Bazı duygular, çoktan gömüldü.” Bir sessizlik daha. Ama bu, mezarlık sessizliğiydi. Benim için çoktan toprağa verilmiş şeyleri hâlâ canlı sanıyordu. Bilmiyordu. O gün, o ihaneti öğrendiğimde… bir daha geri dönmemek üzere gitmişti içimdeki her şey. “Ben dönmek için değil, sadece bazı şeyleri telafi etmek için geldim.” Gülümsemedim bile. “Telafi etmek için fazla geç kalmadın mı?” (Geçti, Aybüke. Sen her şeye geç kaldın.) “Geçmişin gölgesinde yaşamıyorum artık,” dedim. “Ve bir daha o gölgeye adım atmam.” İçimden bir ses, “Asude’nin yüzüne nasıl bakacaksın?” diye sordu. Yutkundum. Son lokmasını aldı, çatalını bıraktı. “Sanmam beni tanırsınız komutanım tuttuğumu kopartırım. Benim olan benimdir.” Sustuk. Ben susunca her şey daha çok gürültü yapıyor. Kalbim bile. Time, ben sigara içmeye çıkıyorum diyip kapıya yöneldim.. arkamdan sesler gelmeye başladı Ama ben… içimde hâlâ Asude’ye yazamadığım bir mesaj taşıyordum. Arkamdan geldiğini hissettim. Sanki kalbim, beni önceden uyarıyordu. Kendimi kapıya zor attım ve dibimde biten bir Aybüke ile kalakalmıştım… Ve o an Asude beni Aybüke’yle gördü. Zaman durdu. Bir ölüm sessizliği çöktü ortalığa. Asude’nin gözlerinde öyle bir hayal kırıklığı vardı ki… İçime işledi. Yemin ederim, elli kurşun yemeye razıydım da, onun o bakışını görmek… Parçaladı beni. Ve tam o an, koluma yapışan Aybüke yok mu… Tuz biber oldu her şeye. Asude şoktaydı. Taksiden inmişlerdi, karşıma dikilmişlerdi ve olan olmuştu artık. Yüzüme bile bakmadı. Umay’a hafifçe eğilip yanaklarından öptü. Sonra… Koşar adım uzaklaştı. Bir saniye. Sadece bir saniye geç bile kalmıştım. Aybüke’nin elini sertçe ittim. Ve hemen ardından Asude’nin peşinden koştum. “Asude! Dur!” Sesim titriyordu. Sadece rüzgârı duydum. Kalabalığın içinde gözden kayboluyordu. Ama pes etmeyecektim. Ne pahasına olursa olsun, ona her şeyi anlatmalıydım. Asude Durr!!!!!!!!
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD