Masmavi 💙

972 Words
Yol boyunca Koray’ın soğuk soğuk terlemesi devam ediyordu. Arabada kesif bir sessizlik hâkimdi. Eve gelmiştik. Arabayı park etti, arka koltuktan ayakkabılarımı aldı, sonra kapımı açtı. Anahtarı bana uzatmadan önce eğilip beni kucağına aldı. “Ayağınla kapıyı kapat, arabayı da kilitle,” dedi. Söyleneni yaptım. Merdivenleri çıkarken dayanamayıp, “Zahmet oldu. Yorulduysan indir lütfen,” dedim. Kafasını eğip gülümsedi. “Kuş kadarsın güzelim, hiç yemek yemiyor musun sen?” Kıkırdadım. Hoşuma gitmişti. Göz göze geldik; bu kez bakışları gözlerimde değil, dudaklarımdaydı. Gülüşümü izliyordu. Bizim kata geldiğimizde, “Anahtarın nerede, Asude?” diye sordu. “Çantamda,” dedim. Dizini duvara yaslayıp beni dikkatlice dizine oturttu. Sonra çantamı açıp anahtarları aramaya başladı. Tam o sırada çanta elinden kaydı ve yere düştü. “Ha siktir… Bu saatte ya!” diye söylendi. Kıpırdayınca dengemi kaybedecek gibi oldum, refleksle boynuna daha sıkı sarıldım. Bir elini belime, diğerini duvara yasladı. Gözlerimin içine uzun uzun baktı. Çok derin bakışıyorduk… Nefes alış verişlerimiz hızlanmıştı. Çekiliyorduk birbirimize. Dudaklarımızın arasında bir parmak kadar mesafe kalmıştı. Birimiz konuşsa, o an bitecek; kelimeler değil dudaklarımız konuşacaktı. Ve o adım Koray’dan geldi. Gözlerimi kapadım, kendimi onun kollarına bıraktım. Ama tam o anda, kapı gürültüyle açıldı. Karşı daireden çıkan Umay’ın sesi yankılandı: “Ohaaa! Ne oluyor burada lan!” Koray, dişlerinin arasından bastırılmış bir öfkeyle mırıldandı: “Ananın şeyi oldu…” Bense… far görmüş tavşan gibi kalakalmıştım. Koray’ın nefesi hâlâ tenimdeydi, ama Umay’ın sesiyle birlikte o büyü aniden parçalandı. Koray gözlerini yumdu, başını geriye yasladı. Dişlerinin arasından çıkan o lanetli mırıltı hâlâ kulaklarımdaydı. Ben yerin dibine geçmiş gibiydim. Umay şaşkınlıkla bize bakıyordu; bir eli hâlâ kapı kolundaydı. “Ben… ben sizi öyle görünce…” Sözleri yarıda kesildi, gözleri büyüdü. “Sen… sen Koray mısın?!” Koray başını kaldırdı, öfkesini bastırmaya çalışarak, “Evet, benim. Ne olmuş?” dedi. “Abi sen ne zaman geldin ya?” Umay, şokla kahkaha arasında kalmış bir ifadeyle konuşuyordu. “Konuşuruz sonra,” dedi Koray kısa ve sert bir ses tonuyla. “Asude’nin bileği incindi, yukarı çıkarıyordum.” “Evet,” dedim hızlıca, sesi titreyen bir mahcubiyetle. “Topuklular… düştüm az kalsın…” Umay kaşlarını kaldırdı ama daha fazla üstelemedi. “Tamam, tamam. Ben zaten çıkacaktım. Birini bekliyorum.” Bana da dudaklarını oynatarak her şeyi anlatacaksın sabah dedi… Sonra bir adım geri çekilip kapısını kapattı. Sanki ruhumu da çekip almıştı o an. Koray kapının önünde derin bir nefes aldı, sonra bana baktı. “İyi misin?” Kafamı salladım. “Evet… biraz utandım sadece.” Koray gülümsedi. “Ben de. Ama seni öylece bırakıp gitmek istemedim.” Bir an durdu. “Eğer seni zora soktuysam…” “Hayır,” dedim hemen. “Hiç değil.” Koray, yüzüme bir süre daha baktı. Gözleri dalgalar gibiydi; derin, dalgalı, ama içinde saklı bir fırtına taşıyordu. Gitmek istemediği her halinden belliydi. Ben ise kelimelerin arkasına saklanıyordum. Kalbim onun yanında kalsın istiyor ama dilim ‘iyi geceler’ demekle yetiniyordu. Bir adım geri çekilmesini bekliyordum ki… yapmadı. Aksine, “ Asude aslında seninle bir şeyler konuşmak istiyorum, tabi müsaitsen” dedi. Şaşırdım ama itiraz edemedim, elbette dedim Kapıyı araladım, o da içeri girdi. Ayakkabılarını çıkardı. Ayaklarım hâlâ çıplaktı. Bileğim sızlıyordu, ama en çok içim titriyordu. “Salona geç,” dedim. “Ben bize kahve getireyim.” Mutfakta bardağa kahve yaparken ellerim titriyordu. Bardağı tepsiye koydum. Yanına birkaç kurabiye ekledim, ellerim doluyken daha az heyecanlı hissediyordum çünkü. Salona girdiğimde, Koray pencerenin önünde durmuş, Ankara’nın karanlık sokaklarına bakıyordu. “Kahve,” dedim. Arkasını döndü, yüzündeki yumuşak gülümsemeyle kupayı aldı. “Teşekkür ederim.” Sessizlik birkaç saniye sürdü. Sadece kalp atışlarımı duyuyordum. Koltuğa oturdu, ben de karşısındaki berjere geçtim. “Bugün… çok şey oldu,” dedi. Başımı salladım. “Evet. Benim için biraz hızlıydı.” Gözlerini bana dikti. “Asude… seninle ilgili kafamda o kadar çok şey var ki. Söyleyip söylememem gerektiğinden bile emin değilim.” Yutkundum. “Söyle.” Bir anlık tereddüt… sonra fısıltıya yakın bir sesle konuştu: “İlk günden beri bana huzur verdin. Ama aynı anda huzurumu da kaçırdın. Seni her gördüğümde… içimden geçenlerle savaşmak zorunda kalıyorum.” Sözleri üzerime bir örtü gibi serildi. Ne sıcak, ne soğuk… ama kesinlikle çıplak. “Koray…” “Söyleme,” dedi aniden. “Bir şey söyleme. Çünkü sen konuşursan, ben kendimi tutamam.” İçimdeki tüm duvarlar birer birer yıkılıyordu. “Ben zaten… tutunmak istemiyorum.” O an yer çekimi bile devreden çıkmış gibiydi. Aramızda ne mesafe ne mantık kaldı. Koray yerinden kalktı, önümde diz çöktü. Elini çıplak dizime koydu. “Benden korkma,” dedi. “Ama bana da hemen güvenme. Sadece… burada olduğumu bil. Gitmem gereken çok yol var ama birinin elinden tutmak istiyorum. Senin elinden.” Kalbim… hiç bu kadar hızla ama bu kadar sessiz atmamıştı. Koray hâlâ diz çökmüş halde elleri dizimdeydi . Avuç içleri sıcaktı ama parmakları titriyordu. Başını kaldırıp gözlerimin içine baktı. “Bu geceyi unutmak istemiyorum,” dedi fısıltıyla. Ben sadece gülümsedim. İçimdeki her şey ‘kal’ diyordu zaten. Bir an durdu, sonra yavaşça elini kaldırıp yanağıma dokundu. Parmak uçları tenime hafifçe sürtündü; ürperdim. Gözleri, dudağıma, sonra tekrar gözlerime döndü. “Beni itersen… şimdi giderim,” dedi. “Gitme,” dedim. Sesim hem cılızdı, hem cesur. O an hiçbir şey söylemeden doğruldu. Yanıma oturdu. Kolunu koltuğun arkasından geçirip beni kendine çekti. Başımı omzuna yasladım. Kalbimiz aynı ritimde atıyordu sanki. Kulağım tam kalbinin üzerindeydi. “Bu kadar hızlı mı atar senin kalbin?” dedim. “Bir süredir böyle,” dedi, dudaklarını saç diplerime yaklaştırarak. Elini belime koydu, hafifçe okşadı. Başparmağı bel boşluğumda yavaşça geziniyordu. Dokunuşları telaşsızdı, ama bilinçli. Sınırlarını bilen ama orada kalmak istemeyen bir adam gibiydi. Başımı kaldırdım. Göz göze geldik yine. Bu defa dudaklarımızın arasındaki mesafe daha da kısaydı. Ama bu kez acele etmedi. Elini boynuma götürüp başparmağıyla çenemi kaldırdı. “İzin ver…” dedi kısık sesle. Gözlerimi kapattım. Dudakları önce nazikçe dudağıma dokundu. Bir temastan çok, bir yoklamaydı. Sanki ‘emin misin?’ diye soruyordu. Ben ise cevabımı nefesimle verdim. Biraz daha yaklaştım. Öpecekti Usulca… içten… güvenle.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD