Asude
Sınav bitmişti. Kalemimi masaya bıraktım ama elim hâlâ titriyordu. Heyecandan değil… O sabah yaşananlardan. Koray’ın mesajı hâlâ zihnimin bir köşesinde asılıydı: “Çiçek bahçesi gibi kokuyorsun.”
Sınavın nasıl geçtiğini bile bilmiyordum. Sorular bulanıktı, cevaplar ezberden çok içgüdüyle verilmişti sanki. Ayağa kalktım, sınıfın ağır kapısını itip dışarı çıktım. Koridordaki kalabalık arasında yürürken omuzlarım sanki bir yük taşıyordu. Sadece dersin değil, sabahın, motorun, gözlerinin, dokunuşunun yükü…
Kampüs bahçesine çıktığımda ciğerlerime dolan hava daha serindi. Yüzüme vuran rüzgârla birlikte az önceki o boğukluk hafifledi. Çantamı yere bırakıp bir banka oturdum. Gözlerim kapanır gibi oldu bir an.
Telefonum cebimdeydi. Elime aldım. Ekrana tekrar baktım. Mesaj hâlâ oradaydı. Sessiz, sade, ama beni darmadağın eden o cümle. Cevap yazmadım. Ne yazılır ki böyle bir mesaja? “Teşekkür ederim mi?” “Sen de fena kokmuyordun mu?” Komik olurdu. Ya da… eksik.
Tam kapatacaktım ki ikinci bir mesaj geldi:
“Hâlâ tedirginsen, özür dilerim. Sana korku değil, güven vermem gerekiyordu. Telafi etmek isterim.”
Bir an kalbim boşluğa düştü. Koray… özür mü diliyordu? Bu, onun gibi değildi. En azından benim tanıdığım, ya da tanımaya çalıştığım Koray böyle biri değildi. İçimde tuhaf bir sıcaklık yayıldı. Boğazıma bir şey düğümlendi.
Telefonu çantama attım. Hâlâ karar verememiştim. Korkmalı mıydım, yoksa… güvenmeli mi?
Tüm düşüncelerimi bir kenara bırakıp kafeye doğru yürümeye başladım. Meryem Abladan izin isteyecek, bu hafta çalışmayacağımı söyleyecektim. İçimden bir ses biraz uzaklaşmanın iyi geleceğini söylüyordu.
Adımlarım yavaştı, sanki ayaklarım değil kalbim yürüyordu o taş kaldırımlarda. Kulaklığımı taktım. Birden içimden bir oyun oynamak geldi: Şarkı falı. Sıradaki şarkı ne çıkarsa, Koray’ın mesajına cevabım o olurdu. Ne düşünürsem, ne hissedersem…
Ve… birden Sezen Abla girdi kulaklığımdan içeri. Tınısı tanıdıktı, sözleri tanıdık ama bugün… başka çarptı.
Bende zincirlere sığmayan o deli sevdalardan
Kızgın çöllerde rastlanmayan büyülü rüyalardan
Kolay kolay taşınmayan dolu dizgin duygulardan
Yalanlardan, dolanlardan daha güçlü bir yürek var…
Bir an durdum. Ellerim montumun cebindeydi, ama kalbim dışarıda bir yerlerde çırpınıyordu sanki. İçimde bir şey kıpırdadı. Bu sözler, o sabahın karmaşasına, gözlerimin önünden gitmeyen o bakışlara öyle denk düşüyordu ki…
Haydi gel benimle ol, oturup yıldızlardan
Bakalım dünyadaki neslimize
Oradaki sevgililer, özenip birer birer
Gün olur erişirler ikimize…
Sezen Abla devam ederken, telefonumu titreyen ellerle çıkardım. Mesajlara girdim. Koray’ın son mesajına baktım bir kez daha. “Telafi etmek isterim.” demişti. Bir şeyler değişmişti. Bende mi, onda mı bilmiyorum ama artık sessiz kalmak gelmiyordu içimden.
Yazmaya başladım…
“Merhaba, sınavdan şimdi çıktım. Kafeye gidiyorum, Meryem Abladan izin isteyeceğim bu hafta. Akşam müsaitsen görüşebiliriz. :))”
Gönder tuşuna bastım. Nefesimi tutmuşum farkında olmadan. Beklememe gerek kalmadı, anında cevap geldi:
“Akşam evden alırım seni. Askerlerden birinin düğünü var seninle gitmek isterim sen de istersen tabii :)”
Yüzümde istemsiz bir tebessüm belirdi. İçimde bir sıcaklık yayıldı. O an belki de ilk defa, birinin beni almak için geleceğini bilmenin huzurunu yaşadım.
Refleksle profil fotoğrafına dokundum. Açılır açılmaz bir iç çekiş koptu benden.
Siyah bir takım elbise içindeydi. Loş ışıklarla aydınlatılmış bir havuz kenarında çekilmişti fotoğraf. Kumral saçları sarıya çalıyor, gölgeler arasında parlıyordu. Bakışlarında o bilindik ciddiyet, ama bu kez bir tutam da mahcubiyet vardı sanki.
İçimden bir fısıltı geçti:
“Allah’ım… Kalbime inmesin… Bu ne endam…”
Gözlerimi fotoğraftan ayırmadan, kulaklığımdan Sezen Abla son darbeyi vurdu:
Uzanıp yüreğimin ateşiyle yeniden
Yıldızları tek tek yakacağım…
Sarılıp güneşlere, sevgimize göklerde
Mavi mavi taçlar takacağım… ne olursun…
Telefonu kapattım. Başımı gökyüzüne çevirdim.
Belki de… bir cevap için illa kelimelere gerek yoktu
Kafeye varmıştım
Meryem Abla her zamanki yerindeydi. Tezgâhta kahve fincanlarını dizerken başını kaldırdı, beni görünce yüzünde kocaman bir gülümseme belirdi.
— Aaa Asude! Bugün senin sınavın vardı değil mi kızım?
Kafamı usulca salladım.
— Evet abla sınavdan geliyorum senden bir şey rica edecektim ama
Meryem Abla işini bırakıp yanıma geldi. Her zamanki gibi eli kolu üstümde dolaşmaya başlamıştı.
— Tabi kızım ne istersen.
— Abla biliyorsun benim sınav haftam, okul iş ev çok yoruluyorum bu hafta izin yapsam sorun olur mu?
.
— Aman evladım, Tabii ki izinlisin. Dert ettiğin şeye bak. Ama Maşallah fazla cıvıl cıvılsın bugün. Neler oluyor?
Bir an duraksadım. O sabah yaşananlar, Koray’ın endamı, motorun uğultusu ve göletteki bakışları zihnimde hâlâ taze taze dolaşıyordu. Gözlerimi kaçırarak cevap verdim:
— Yok abla, mutlu uyandım, her zamanki halim
Elini omzuma koydu, sesi yumuşaktı:
— Sen hep gül bebeğim. Canım kızım benim
Gözlerim doldu annemi özlemiştim…
— Teşekkür ederim Meryem Abla… İyi ki varsın.
Çıkmadan önce arkamı döndüm, bana hâlâ gözleriyle “kendine dikkat et” diyordu.
— Dualarım seninle, diye seslendi arkamdan.
Kafeden çıktım ve arkamdan kapıyı kapattım.
Ve o anda… telefonuma bir mesaj geldi.
KORAY
— Akşam kaçta alayım seni güzellik? :)
Ekrana uzun uzun baktım…
Flört mü ediyordu benimle??
Yazmaya başladım.
— 18.00 gibi hazır olurum sanırım..
KORAY
— 17.59’da kapındayım, o zamana kadar kendine iyi bak.. :)
—Sende, görüşmek üzere 🖐🏻
Çantamı kapının hemen yanına bırakıp doğruca odama geçtim. Dolabın karşısında öylece dikilip “Ne giysem?” diye düşünürken zaman hızla akıp gidiyordu. Parlak kumaşlar, sade elbiseler, koyu renkler… Derken gözüme yeşil, uzun kollu, göğüs dekolteli saten bir elbise çarptı. O an karar vermiştim. Bu elbise gözlerimin yeşilini öyle güzel ortaya çıkaracaktı ki…
Vakit kaybetmeden banyoya geçtim. Sıcak suyun tenime çarpışıyla birlikte sabahın yorgunluğu bedenimden usulca süzüldü. Duştan çıkınca saçlarımı hızlıca kuruladım, vücudumu nemlendirip yüz bakım ürünlerimi sürdüm. Odaya geçtiğimde saat 17.40’tı. Elim ayağıma dolandı.
Maşayı prize taktım, ısınmasını beklerken aynanın karşısında cildimi nemlendirip makyaja hazırladım. Saçlarımı su dalgası şeklinde şekillendirdim; maşanın son halkasında, saatle yarıştığımın farkındaydım. Neyse ki saçlar beş dakika içinde hazırdı.
Makyajımı sade tuttum. Cildim zaten canlıydı, yalnızca gözlerimi vurgulamak yeterli olacaktı. Bordo tonlarında bir göz kalemiyle göz çevremi buğulandırdım, eyeliner’la bakışlarımı keskinleştirdim. Kirpiklerimi kıvırdım, tek kat maskarayla bile gözlerim belirginleşmişti. Dudaklarımı çerçeveleyip yalnızca parlatıcı sürdüm. Aynaya baktığımda istemsizce gülümsedim. Bugün… güzeldim. Hem de çok.
Tam o sırada kapı çaldı. Saate baktım, 17.59. Derin bir nefes alıp kapıya yöneldim. Koray’ın geldiğini biliyordum.
Kapıyı açtığımda karşımdaki manzaraya birkaç saniye bakakaldım.
Siyah bir takım elbise giymişti. Yeni tıraşlanmıştı; keskin çene hattı, yüzüne düşen gölgeler, kumral saçlarının sarıya çalan ışıltısı… Loş ışıkta bir Yunan tanrısı gibi duruyordu. Gözleri gözlerimdeydi.
Gülümsedi.
— Gelin kesin hazırdır, Asude, dedi inci gibi dişlerini göstererek.
Yutkundum.
— Elbisemi giymem kaldı sadece… İçeri geçmek ister misin?
Cevap vermedi. Ama ikiletmeden içeri girdi, gözlerini üzerimden ayırmadan kapıyı sessizce kapattı. Salonu gösterdim. O sırada odaya geçip elbisemi almak için hızla içeri süzüldüm.
Elbiseyi askıdan aldım, üzerime geçirdim. Tam sırtımdaki fermuarı çekmek üzereyken, ne kadar uğraşsam da başaramayacağımı anladım. Derin bir nefes aldım ve usulca odadan çıktım.
Koray kitaplığıma göz gezdiriyordu. Beni gördüğünde gözleri bir an göğüs dekolteme ve yırtmacın açtığı uzun bacağa kaydı. Yanakları kızardı, gözlerini kaçırarak konuştu:
— Bir sorun mu var?
Başımı eğip sırtımı işaret ettim.
— Fermuarı kapatamıyorum… Yardım edebilir misin?
Cevap vermedi. Ama duraksamadan yanıma geldi, arkamda durdu. Elleri fermuara uzandı. O an odada sadece kalp atışlarımız vardı.
Fermuarı yukarı çektikçe elbisenin ipeksi kumaşı vücuduma oturdu. Parmak uçları sırtımdan süzülerek yukarı çıkıyordu, sanki fermuarla birlikte içimdeki her şeyi de kapatıyordu. Tenime değdikçe içim ürperdi, tüylerim diken diken oldu. O da fark etmiş olmalıydı ki, hareketleri yavaşladı. Nefes alışları ağırlaştı, dudaklarının kıpırtısını ensemde hissediyordum neredeyse.
Son noktaya geldiğinde sesi kalın, kısık ve biraz da memnuniyetsizdi:
— Bitti…
Sonra boğazını temizleyip daha belirgin bir tonda tekrarladı:
— Bitti. Çok güzel olmuşsun. Sönük kaldım yanında.
Gülümsedim. Aynaya baktım, sonra dönüp gözlerine baktım:
— Hayır… Fazlasıyla ideal olduk.
Ayakkabılarımı giymek üzere tekrar odama geçtim. Gümüş rengi, bilekten bağlamalı, taşlı topuklularımı ayağıma geçirip salona döndüğümde Koray’ın kıpkırmızı yüzüyle karşılaştım. Kaşlarımı kaldırdım.
— Koray? İyi misin?
Elini alnına attım.
— İ-iyiyim… Asude, tuvaleti kullanabilir miyim?
— Tabii, dedim ve yöneldim. O sırada arkamdan sesi geldi:
— Dur… Sen tarif et, ben bulurum.
Olduğum yerde kaldım, hafif gülümseyerek yanıtladım:
— Koridorun sonunda, sağda kalıyor.
Ellerini önde birleştirerek yürüdü. İçeri girdiğinde gözlerim hâlâ onun üzerindeydi. Ne olmuştu ona? Terlemiş gibiydi. Yoksa hasta mıydı?
Yaklaşık beş dakika sonra salona geri döndü. Sesi neşeliydi:
— Asude, hazırsan gidelim.
— Hazırım ama… sen iyi misin?
Yanakları hâlâ sıcaktı.
— İyiyim, iyiyim. Biraz… sıcakladım sadece, dedi gülümseyerek.
— Peki… o zaman kabanımı alayım.
Siyah kabanımı üzerime geçirip salona döndüm. Göz göze geldik. Bu defa bakışlar daha sakindi, ama o akşamın sessiz elektriği hâlâ havadaydı.
— Gidelim mi?
— Gidelim, dedim.
Merdiven başında durup:
— Ben önden ineyim, dedi nazikçe.
Onu takip ederek indim. Ayağım bir an kayar gibi oldu, omzuna tutundum.
— Kusura bakma, düşecek gibi oldum.
Arkasını dönmeden sadece omzunun üzerinden gülümsedi.
— Hiç sorun değil, dedi yumuşak bir sesle.
Kapının önüne geldiğimizde, karşımda son model bir BMW duruyordu. Önce ilerleyip kapımı açtı, sonra elini uzattı. Elini tutup araca bindim. Ardından eğilip kemerimi bağlamaya başladı. Yüzü, yüzüme sadece birkaç parmak mesafedeydi. Nefesi cildime çarpıyordu. Derin, erkeksi kokusu başımı döndürmeye yetti. İstemeden sesli bir nefes verdim. O an göz göze geldik.
Bakışları gözlerime saplandı.
Yutkundu. Adem elması belirginleşti.
— Çok… güzelsin, dedi fısıltıyla.
Gözlerim gözlerine kilitlendi. Dudaklarım aralanmıştı. Söylenecek çok şey vardı… ama bazı anlar kelimeleri boğardı.
Ve bu… tam da onlardan biriydi.