FIRATIN KANI TAŞIN YASI
Güneydoğu’nun o kavurucu güneşi altında kavrulan toprak, sadece sıcağı değil, aylardır Şahsuvaroğulları’nın yüreğine oturan o kapkara yası da emiyordu. Toprak kuruydu, Fırat’ın yatağı sarsıldığından beri ekinler boyun bükmüştü ama Şahsuvaroğulları ile Süveydaoğulları arasındaki kan, o kurak topraktan daha gür, daha hırçın akıyordu.
Azen, başındaki kara tülbendi gözlerinin üzerine kadar indirmiş, abisinin taze mezarının başında diz çökmüştü. Parmakları, üzerinde henüz ot bile bitmemiş olan o serin toprağı vahşi bir çaresizlikle kazıyor, sanki elleri derinlere inerse abisinin sıcaklığına yeniden dokunabilecekmiş gibi hıçkırıyordu. Gözyaşları çorak toprağa damlayıp anında yok olurken, konağın kadınlarının uzaktan yükselen ağıtları fısıltılar halinde mezarlığa yayılıyordu.
"Nasıl kıydılar sana ağabey?" diye fısıldadı Azen. Sesi, boğazına düğümlenen o kor ateş yüzünden titriyordu. "Nasıl bıraktın beni bu kurtlar sofrasında?"
Tam o sırada arkasından gelen ayak sesleriyle irkildi. Gelen, aşiretin büyüklerinden amcası ve babasının dertli yüzleriydi. Amcası, yaşlı gözlerini Azen’in o dik ama acılı sırtına dikerek içini çekti.
"Yeter ağladığın Azen... Kalkasın haydi," dedi amcası, sesi bu toprağın getirdiği o ağır çaresizlikle bükülmüştü. "Hüküm verildi. İki aşiretin ağaları, büyükleri araya girdi. Bu kan davasını, bu su kavgasını bitirelim derler. Yarın Süveydaoğulları ile masaya oturulacak, sulh konuşulacak."
Azen, duyduğu sözlerle kulaklarına inanamadı. Göğsüne saplanan hançer bir kez daha çevrilmişti sanki. Mezarlığın o ölüm sessizliğini yırtan bir hızla ayağa kalktı. Üzerindeki tozu toprağı umursamadan, gözlerinden yaşlar değil, saf bir nefret ve isyan akarak amcasının ve babasının karşısına dikildi. Kara tülbendi başından hafifçe geriye kaydı, o meşhur asiliği, kömür karası gözlerinde bir yangın gibi çaktı.
"Ne sulhu amca? Ne masası baba?!" diye haykırdı, eliyle arkasındaki mezarı göstererek. "Abi kan davasını bitirelim diyorlar ağalar araya gelip konuşacaklarmış! Nasıl kabul edelim ağabey? Seni, benim ikinci babam dediğim abimi vermişim toprağa! Şimdi verilen canları kenara bırakıp, hiçbir şey olmamış gibi nasıl öylece kan davasını durduralım derler?!"
Sesi, mezar taşlarının arasında yankılandı. Babası başını yere eğdi, tek bir kelime edemedi. Törenin ve dökülen kanın ağırlığı yaşlı adamın omuzlarını çökertmişti.
Azen, abisinin mezar toprağından bir avuç alıp avucunun içinde sıktı. Tırnakları etine batıyor, canı yanıyordu ama içindeki intikam hırsı o acıdan daha büyüktü.
"Benim abim o çorak topraklarda susuzluktan, kahpece vurularak can verdi!" diye devam etti, sesi bu kez fısıltı kadar alçak ama bir o kadar zehirliydi. "Süveydaoğulları’nın o kibirli ağası Mirza, abimin ölüm fermanına göz yumdu. Şimdi o katillerle el sıkışıp, akan kanın üzerine su mu serpeceksiniz? Eğer o ağalar buraya sulh için geliyorsa, bilsinler ki Şahsuvaroğulları’nın kızı Azen o masayı her birine dar eder!"
Büyüklerin yüzündeki o donuk, geleneksel ifade bozulmadı. Çünkü onlar biliyordu; bu topraklarda kadının isyanı ne kadar büyük olursa olsun, törenin hükmü her zaman son sözü söylerdi. Ve o hüküm, Azen’i hiç bilmediği, kalbi buz tutmuş bir adamın koynuna doğru sürükleyen o karanlık köprünün, yani Berzah'ın ilk adımıydı.
Azen’in avucunda sıktığı mezar toprağı parmaklarının arasından dökülürken, babası Şahin Bey derin, hırıltılı bir nefes aldı. Yaşlı adamın gözleri ovaya, Süveydaoğulları’nın o heybetli taş konağının sur gibi yükselen duvarlarına çevrildi.
"O masayı devirmek kolaydır olasın Azen," dedi babası, sesi toprağın altından geliyormuş gibi yorgundu. "Ama o masa devrilirse, abinin arkasından o toprağa girecek olan sadece Süveyda’nın itleri değildir. Senin geride kalan kardeşlerindir, amcalhindir... Bizzat benimdir. Töre kan derse, bu topraklarda erkek çocuk kalmaz."
Azen duyduklarıyla sarsıldı. İçindeki o deli fırtına, babasının bu çaresiz gerçeğiyle bir anlığına duruldu ama sönmedi.
"O zaman ne yapacaksınız baba?" diye sordu, sesi bu kez hırsla kısılarak. "Gidip o katil Mirza’nın elini mi öpeceksiniz barış adına?"
Amcası öne çıktı, yüzündeki o sert, kederli ifadeyle Azen’in tam gözlerinin içine baktı. Bu bakış, törenin sinsi baltasının kime ineceğini fısıldayan o uğursuz bakıştı.
"Mirza Ağa’nın eli öpülmeyecek Azen. Süveydaoğulları’nın o kilitli, buz tutmuş konağına bir can borcu ödenecek. Ağalar derler ki, kanı kanla yıkamaktan yorulduk. Fırat’ın suyu kurudu, insanımızın damarındaki kan kurumasın. Şahsuvaroğulları’nın en gururlu, en asi kızı... Yani sen. Süveyda konağına berdel gideceksin. Mirza Ağa’nın helali olacaksın ki, bu davanın üzerine toprak atılsın."
Dünya, Azen’in ayaklarının altından kaydı. O an, abisinin mezar taşından daha soğuk bir rüzgar yaladı tenini. Okumak isteyen, bu toprağın zincirlerini kırıp gitmek isteyen o genç kadın, saniyeler içinde abisinin katili olarak gördüğü o adamın yatak odasına mahkum edilmişti.
Gözlerindeki yaşlar kurudu. Dudakları titredi ama saniyeler içinde o şok, yerini karanlık, zehirli bir intikam fikrine bıraktı. Gitmek istemediği o konak, artık onun hapishanesi değil, abisinin intikamını alacağı savaş meydanı olacaktı. Mirza Süveyda’nın karısı olacaktı ama o adamın kalbini de, gururunu da o taş odalarda paramparça etmek için...
"Kabulümdür," dedi Azen. Sesi artık titramiyordu, buz gibiydi. "Gelin edin beni o konağa. Gelin edin ki, Süveyda’nın o büyük ağası bir kadının teninde nasıl diz çökeceğini tüm ova kendi gözleriyle görsün."
Süveyda konağının surları, göğe yükselen o devasa taş bloklar, yüzyıllardır bu ovada dönen tüm entrikaların, dökülen kanların dilsiz şahidiydi. Güneş kızıl bir kor gibi ovanın ardına batarken, konağın en üst katındaki o pirinç kilitli odanın önünde derin bir sessizlik hakim olurdu. Konaktakiler iyi bilirdi; o kapı kapandıysa Mirza Ağa geçmişin yasına çekilmiş demekti. İçeri girmeye yeltenmek, ölüme yürümekle eşdeğerdi.
Odanın içinde ise zaman üç yıl önce durmuştu. Tozlu perdelerin ardındaki loş ışıkta, Mirza Ağa pencere pervazına yaslanmış, elindeki gümüş tabakadan sert bir tütün sarıyordu. Heybetli omuzları, keskin çene hatları ve gözlerindeki o dipsiz karanlık, dışarıdaki o acımasız ağanın ta kendisiydi. Ama kalbi… Kalbi, o odadaki anılarla, ölen karısı Rüya’nın kokusuyla mühürlenmişti. Kendine bir yemin vermişti; bu tene bir daha başka bir kadının eli değmeyecek, bu odaya başka bir nefes sızmayacaktı.
Kapının aniden, vurulmadan açılmasıyla Mirza’nın parmakları arasındaki tütün ezildi. Gözlerinde vahşi bir kaplanın öfkesi çaktı. Arkasını döndüğünde karşısında aşiretin en büyüğü, amcası koca çınar heybetiyle duruyordu.
"Haddini aşarsın amca," dedi Mirza, sesi derinden gelen tehlikeli bir hırıltı gibiydi. "Bu odaya benden izinsiz kimsenin basamayacağını bilmez misin?"
Amcası bastonunu sertçe taşa vurdu. "Töre kapı dinlemez, yas dinlemez Mirza Ağa!" dedi, sesi odanın taş duvarlarında yankılanarak. "Hüküm verildi. Şahsuvaroğulları ile su davası, kan davası sulha bağlanacak. Ağalar senin yasına, senin mühürlü kalbine bakmaz. Şahsuvaroğulları’nın kızı Azen, bu konağa berdel gelecek. O kadın senin helalin, bu konağın hanımı olacak!"
Mirza, duyduğu isimle kasıldı. Geniş göğsü öfkeyle inip kalktı, elindeki gümüş tabakayı o kadar sert sıktı ki parmak boğumları beyazladı.
"Asla!" diye kükredi Mirza. Sesi konağın avlusuna kadar indi, kuşları havalandırdı. "Benim yatağım da, kalbim de o mezarda kaldı amca! Şahsuvaroğulları’nın o dik başlı, o okumuş, asi kızını benim koynuma sokamazsınız! Ben o kadına dokunmam, yüzüne bakmam! Alın o kızı ne yapıyorsanız yapın ama benim kapımdan içeri sokmayın!"
Amcası geri adım atmadı. Mirza’nın tam karşısına dikildi, gözlerini yeğeninin o öfkeyle yanan gözlerine dikti.
"Dokunacaksın Mirza Ağa!" dedi amcası, kelimelerin üzerine basa basa. "Gerekirse o asiliğini o taş odada kıracaksın, o inatçı boynunu eğeceksin ama o kadını bu konağın hanımı yapacaksın. Eğer o nikah kıyılmazsa, yarın Fırat’ın kenarında senin kardeşlerinin, yeğenlerinin cesetlerini toplarız. Sen koskoca Süveyda’nın ağası mısın, yoksa bir ölünün arkasına saklanan bir korkak mı?"
Bu ağır sözler Mirza’nın gururuna bir kırbaç gibi indi. Dişlerini birbirine vurdu, şakaklarındaki damarlar fırlayacak gibi şişti. Amcası arkasını dönüp odadan çıkarken, Mirza odada yapayalnız kaldı.
Hırsla yatağın başucundaki komodine yürüdü. Rüya’nın çerçeveli fotoğrafını eline aldı, ona baktı. Ama tuhaf bir şekilde, zihninde beliren yüz ölen karısının masum yüzü değil; köy meydanında, abisinin cenazesinde uzaktan gördüğü, kara tülbendinin altından dünyaya nefretle ve meydan okuyarak bakan o asi kızın, Azen’in kömür karası gözleriydi.
Mirza fotoğrafı masaya sertçe bıraktı. Aynadaki kendi aksine, o öfkeden kararmış gözlerine baktı.
"Gelsin..." diye fısıldadı Mirza, sesi bu kez buz gibi, tekinsiz bir ant içer gibiydi. "Gelsin o asi kız. Bu konağa adımını atsın... Ama ona yemin olsun ki, o okumuş, o gururlu başını bu taş odada dizlerime çöktüreceğim. Karşıma dikilmenin, bana meydan okumanın bedelini o narin teniyle ödeyecek. Bu konak ona hanımlık değil, cehennem olacak."
Böylece iki taraf da baltalarını biledi. Azen intikam için, Mirza ise kadının o asiliğini kırmak ve kendi yeminini korumak için o düğün gecesini beklemeye başladı.