Gece, sanki her şeyin ağırlığını taşımaktan yorgun düşmüştü. Yağmur dindiğinde ormanın içindeki sis, nefes alan bir varlık gibi kıpırdanıyordu. Uzaklarda kurtların uluması yankılanıyor, her yankı bir anlığına kalp atışı gibi içlerine işliyordu. Elif, elindeki belleği montunun iç cebine yerleştirip fermuarı çekti. “Artık buradan kurtulmamız lazım,” dedi, sesi çatallıydı ama içinde hâlâ kararlılık vardı. Serdar, pusulasına baktı. “Doğu hattına üç kilometre. Eski bir köy kalıntısı var — orada bir verici olabilir. Frekansı açabilirsek, yayını yaparız.” Cem, sessizce başını salladı. “Ama Yavuz bizi izlemeden edemez. O adam, rüzgârın yönünü bile okur. Radyo frekansını açtığımız an yerimizi tespit eder.” Elif, gözlerini kaldırdı. “O zaman birini yem olarak bırakacağız.” Sessizlik bir anda çö

