Suyu yavaşça kapattım.
Yavaşça duşakabin den çıktım.
Aynanın karşısında dikildim.
Mor göz altlarına
Kızarmış gözlerime
Yorulmuş vücuduma
Ve artık durumumdan dolayı beni kes diye yalvaran saçlarıma baktım.
Dolabı yavaş yavaş açtım.
Siyah kulplu makasın demir kısmına elim deydi.
Ürktüm.
Makası yavaş yavaş kavrayarak elime aldım.
Gözlerim bir makasla birde saçlarıma gidip geldi.
Kescekmiydim?
Yıllardır emek verdiğim bu güzellere veda edebilecekmiydim?
Elim yavaşça omzumun hizasına gitti,
Boş elimle saçımı kavradım.
Belime gelen o güzel saçları omuz hizamda kesmiştim.
Kıymıştım.
Eskiden annem kesmesin diye yalvardığım saçlarımı kesmiştim.
Gözlerim doldu.
Uzun kalan kısımlarıda kestim.
Sol gözümden yaş yavaşça düştü.
Devamında geldi.
Hıckırarak ağlamaya başladım.
Kapı çaldı. Ama kitli olduğu için alaçamadı.
Yavaşça kapıya yürüyüp tuvaletin kapısını açtım.
Karşımda büyük cüsseli Taylan vardı.
Ağladığımı görünce sarıldı bana.
Evimdi o benim
Evim..
Ev...
Uzun süre kapıda sarılarak durduk.
Taylan nefesini verdi.
"Kahvaltıya inmemiz lazım üstünü giyin gel."
Ama eli belimden ayrılmadı.
En sonunda ayrılmak zorunda kaldık.
Yanağımı öptükten sonra odadan çıktı.
Yatakta duran iç çamaşırlarımı giydim.
Dolaptan çıkarttığım kıyafetleri çıkartıp giyindim
Makyaj masama oturup yavaşça saçlarımı taramaya başladım.
Yavaşça
Tarağı bırakıp kapatıcıyı elime aldım,
Göz altlarıma bir miktar sürüp masaya geri koydum.
Göz altlarına yedirip yavaşça kalktım.
Yavaş adımlarda yürüyerek odadan dışarıya çıktım.
Uzun merdivenlerden yavaş yavaş indim.
Her basamakta evin sesi biraz daha netleşiyordu. Çatal bıçak tınıları, uzaktan gelen konuşmalar, mutfaktan yükselen çayın buharla karışık kokusu… Hepsi tanıdıktı ama bana hâlâ yabancı geliyordu.
Sanki ben biraz geç kalmıştım bu sabaha.
Merdivenin sonuna geldiğimde kısa bir an durdum. Elim korkuluğa tutundu. Nefesimi düzenledim. İçimdeki o ince titreme geçmemişti ama artık beni geriye çekmiyordu.
Mutfak kapısından içeri girdiğimde herkes oradaydı.
Sultan ana masanın başında oturuyordu. Derya abla çay dolduruyor, Gökçe sandalyede dizlerini sallayarak bir şeyler anlatıyordu. Taylan ise tezgâha yaslanmıştı.
Beni gördüğü an doğruldu.
Bakışlarımız buluştu.
Uzun sürmedi.
Ama yeterince şey söyledi.
“Günaydın,” dedi Sultan ana.
“Günaydın,” dedim ben de.
Sesim sandığımdan daha düzgündü.
Gökçe beni fark edince sandalyesinden kaydı, koşarak yanıma geldi.
“Yenge!” dedi.
Sonra birden durdu. Kaşlarını çattı. Gözleri saçlarıma kaydı.
“Saçların…” dedi yavaşça.
Eğildim. Göz hizasına geldim.
“Değişti,” dedim.
“Bazen değişmek iyi gelir.”
Bir an düşündü. Sonra başını salladı.
“Bence de,” dedi ciddi bir ifadeyle.
Derya abla bana baktı. Uzun uzun. Hiçbir şey söylemedi ama bakışında soru da yoktu, yargı da. Sadece kabul vardı.
Taylan masaya doğru bir sandalye çekti.
“Gel,” dedi.
“Yanıma.”
O an fark ettim.
Beni ortaya değil, kenara çağırıyordu.
Kalabalığın içine değil, yanına.
Sandalyeye oturdum. Elimi masanın altından uzattı. Parmaklarımız birbirine değdi. Tutmadı. Ama çekmedi de.
Kahvaltı başladı. Konuşmalar aktı. Gökçe bir şeyler anlattı, Sultan ana araya girdi, Derya abla güldü.
Ben yedim.
Az.
Ama yedim.
Ve içimden şunu geçirdim:
Belki bazı sabahlar zor başlardı.
Belki bazı aynalar hâlâ ağırdı.
Ama bu evde,
bu masada,
bu adamın yanında…
Ben artık
tek başıma değildim.
Kahvaltı masasında biraz daha oturdum ama konuşmaların içinde değildim. Sesler üstümden akıp gidiyordu. Bir noktada Sultan ana mutfaktan bitki çayını uzattı.
“İyi gelir,” dedi kısa bir cümleyle.
Bardağı iki elimle kavradım. Sıcaklığı avuçlarıma yayıldı. Teşekkür edip sessizce ayağa kalktım. Kimse bir şey sormadı. Bu da iyi geldi.
Bahçeye çıktım.
Sabahın serinliği hâlâ havadaydı. Çimlerin üstünde ince bir nem vardı. Kuş sesleri, uzaktan gelen yaprak hışırtıları… Konak arkamda kalmış gibiydi.
Bahçenin köşesindeki salıncağa doğru yürüdüm. Zincirleri hafifçe paslanmış, ahşap oturağı güneşten solmuştu. Park salıncağı gibi değil; ağır, yerleşik, buraya ait bir şeydi. Tıpkı bu ev gibi.
Otururken çaydan küçük bir yudum aldım. Acı değildi. Yumuşaktı. Boğazımdan inerken içimi biraz rahatlattı.
Salıncağı çok hafif ittirdim.
İleri… geri…
Ne hızlandım ne de durdum. Sadece sallandım.
Gözlerimi kapattım. Dün geceyle bu sabah arasındaki çizgi yine aklıma geldi. Banyodaki ayna, yerde kalan saçlar, Taylan’ın sessizce sarılışı… Hepsi bir aradaydı ama artık üst üste binmiyordu.
Salıncağın zincirleri hafifçe ses çıkardı. Ritmik, sakin.
“Belki başka hayatta,” diye geçirdim içimden.
Sonra bu düşünceye kendim şaşırdım. Çünkü ilk defa, bu hayatta kalmak da bana imkânsız gelmiyordu.
Bir yudum daha aldım.
Bahçenin kapısının gıcırdadığını duydum ama dönmedim. Kimin geldiğini tahmin edebiliyordum. Salıncağı durdurmadım da.
Bazı anlar vardı ki,
kaçmadan da paylaşılabilirdi.
Ve ben,
ilk defa buna izin veriyordum.