Çilem sabahını görevlerinin steril disiplini içinde geçirdi. Üniformalı adamlarla dolu sınıf, onun için düzenin bir sığınağıydı. Profesyonel bir zarafetle hareket etti, sesi sabit ve otoriterdi; Arapça dilbilgisinin nüanslarını anlatırken sesi ölçülü ve kontrol altındaydı. Ama yüzeyin altında, bir farkındalık sürekli nabız gibi atıyordu. Odadaki her kıpırtı, her sandalye gıcırtısı, her öksürük büyütülmüş gibiydi. Özellikle bir yokluğun farkındaydı. Afşin’in koltuğu boştu. O yokluk, kendi başına bir varlık gibiydi — sessiz bir soru işareti, çevresinde yankılanan. Hem rahatlatıcı hem de rahatsız ediciydi. Öğleden sonra son dersi bitmek üzereyken, genç bir subay sınıfa girdi; duruşu resmi, adımları dikkatliydi. Çilem askerleri serbest bıraktıktan sonra yaklaştı. “Çilem Hanım, Afşin komutanı

