3.Bölüm: Sığınak

1654 Words
****  Son birkaç dakika kalmıştı her şeyden kaçıp sığındığım yere. Adımlarımı daha da hızlandırıp gitmek istediğim yere varmak istiyordum bir an önce. Bir kaç saniye sonra isteğim yerde olacaktım. Yolun bitiminde istediğim tepeye gelebilmiştim sonunda. Bir saat yol yürümüştüm bu tepeye gelebilmek için.  Düzensizleşen soluklarımı düzene sokmak ve yorulan bedenimi dinlendirmek için tepenin ucunda olan beyaz renk taşlardan birisinin üstüne oturdum. Ayaklarım boşlukta sallanırken sağ elimi göğsüme, kalbimin olduğu yere bastırıp sakin bir şekilde nefes alıp vermeye başladım.  Elimin altında atan bir kalp vardı, bu kalp bana aitti, bir başkasına değil. Öyle telaşlı, öyle hızlı atıyordu ki nefesimi kesiyordu. Hayatın akışına uyum sağlayabilmek için bazen çok yıpranıyordu bi'çare olan kalbim... Tam şuan durdu, her şey bitti zannederken tekrardan atmaya başlıyordu. Fiziksel olarak durmasa bile ruhsal olarak öyle hissediyordum. Tıpkı şu anda da olduğu gibi. Hayatın telaşesi bu yorgun kalbime ağır geliyordu artık. Ama buna rağmen her şeye inat direnip sımsıkı tutunuyordu hayatta kalabilmek için.  Bir müddet sonra düzene giren nefesim ve sakinleşen kalbimle derin ve içli bir nefes aldım. Bir süre öylece önümdeki sonu görünmeyen denizi izlemeye başladım. Nasıl da durgundu, kayaların dibine çarpan her bir dalga sanki çarpmıyormuş gibi sakin ve yavaştı. Her nefes alışımda burnuma çarpan denizin o tuzlu keskin kokusu huzur veriyordu. Yağan yağmurun ardından çıkan o toprak kokusuyla denizin kokusunun birbirine olan karışımı iyi gelmişti bana.  Zaman öylece akıp gidiyordu, saatin kaç olduğunu bilmiyordum. Gündüz vaktini, akşama doğru devrediyordu. Yavaştan göğü kırmızıya boyayan güneşin batımı şahane bir ziyafet sunuyordu gözlerime. Bu eşsiz manzaraya eşlik eden bir kaç martı vardı. Kanatları usul usul süzülüyordu gökyüzünde. Kulaklara çalınan o eşsiz ses huzurdu. Zaman hemen şimdi, tam bu anda durabilirdi. Göğü kızıla boyayan güneş usulca ufukta kaybolup, yerini aya bırakıyordu. Tamamen akşam vakti üstüme çöktüğünde kendime gelebilmiştim.  Kaç saat burda durduğumu bilmiyordum ama kendimi şuan fazlasıyla huzurlu hissediyordum. Daha fazla her yer kararmadan oturduğum taşın üstünden kalkıp, arkamı silkeledikten sonra bir kaç adım öteye gidip kendimi aşağıya bıraktım. Yaralanacağımı, bir yerimin incineceğini hiç düşünmeden. Zaten inişli çıkışlı olan bu hayatım yeterince bana zarar veriyordu. Şu tepeden atladım diye, bir yerimin incinmesi, yaralanması beni korkutmuyordu. Fiziksel yaralarım elbet iyileşirdi ama ruhumda açılan bu yaralar hiç kabuk bağlamazdı. Tekrar tekrar kanar kabuk tutmadan tekrar kanardı.  Her zaman atladığım bu tepe, nasıl olurda her seferinde hem heyecanlandırıp hem korkutabiliyordu beni?  Yine de kasıtlı olarak canımın acımasını sevmediğim ve herhangi bir darbe almamak ve düşüşümü yavaşlatmak için dizlerimi hafif kırıp ellerimi yere gelecek şekilde ayarladım. Bir kaç saniye sonra zaten ayaklarımın üstüne düşmüştüm. Her ne kadar bir darbe almamak için çabalasam da ayak bileğimde hissettiğim bu keskin ağrı ile avuçlarıma batan çakıl taşlarının sızısıyla beceremediğimi anlamıştım. Ama bu sızı kalbimin derinliklerinde kanayan yaranın yanından bile geçmiyordu. Benim düştüğüm yerde bana elini uzatıp yardım edenim yoktu. Ben düştüğüm yerden kendim kalkmayı öğrenmiştim. Bana bunu öğreten adaletsiz dünyanın insanlarıydı. Bir tek o bana yardım ederdi. Taylan... Düştüğüm yerde hiç şüphesiz o elini uzatır, bana destek olurdu düştüğüm yerden kalkabilmem için.  Hasar tespiti yapabilmek için yavaş ve dikkatli bir şekilde düştüğüm yerden doğrulup tereddütlü bir şekilde ayakta durdum. Sağ ayak bileğimde hissettiğim hafif sızıyla birlikte ayağımı burktuğumu anlamıştım. Aman ne güzel! Bir bu eksikti. Ellerime batan çakıl taşlarını dikkatli bir şekilde temizledikten sonra gözlerimin önüne serilen manzara hiç iç açıcı değildi. Ayaklarımda ciddi bir problem olmasa bile avuçlarımda ciddi kesikler ve soyulmalar vardı. Ellerim acısa bile hafif çırptıktan sonra arkamı dönüp gözlerimin önüne serilen manzaraya baktım. Yani karşımda duran karanlık mağaraya. Sanki sonu görünmeyen dipsiz bir kuyuya düşmüştüm ve ne yaparsam yapayım çıkamıyordum. Önümdeki karanlığa ne kadar baktım bilmiyorum ama kafamı çevirip tekrardan etrafıma göz attığımda hava iyice zifiri karanlığa bürünmüştü. Bu karanlık beni hiç korkutmuyordu. Hayatım başlı başına bir karanlıktı zaten. Karanlık ortamlardan çok, aydınlık ortamlardan korkardım ben. Aydınlığın verdiği zararı karanlık vermiyordu bana, karanlık bizzat bendim.  İki metre ötemdeki denizin üstünde parlayan ay ve hemen sonra gökyüzünü süsleyen yıldızları gördüm. Gün batımından sonra bu manzara daha çok huzur verirdi bana. Derin bir nefes alıp yutkunduktan sonra mağaraya doğru ilerlemeye başladım. Zaten hemen mağaranın dibinde düşmüştüm çok yürümeme gerek yoktu. Yeterince oyalanmıştım.  Mağaranın içine girdikten sonra tenimi yalayıp geçen bir sıcaklık oldu. Dışarda oturduğum süre zarfında üşüdüğümün farkında bile değildim. Biraz daha ilerledikten sonra eğilip kumların arasına sakladığım feneri aramaya koyuldum. Birkaç saniye sonra avucumda hissettiğim bir cisimle feneri bulduğumu anlayıp, aldıktan sonra çömeldiğim yerden kalktım. Işığı yakıp önümün aydınlanmasını sağladım. Gitmek istediğim yere 10 dakikalık bir yürüme mesafesi daha vardı. Bu gün o kadar yürümüştüm ki ayaklarımın altı su toplamış ve sızlamaya başlamıştı. Sıcak bir banyo kesinlikle iyi gelecekti, hemen ardından içeceğim sıcak çikolata da kesinlikle iyi gelecekti bana. Bir yandan yürüyüp diğer yandan bu düşündüklerimin yönü değişip ansızın başka bir yöne kaymıştı.  Taylan...  Onun yanına gitmem gerekiyordu. Belki yanına gitmemem bana büyük patlayacaktı, ama o kadar yorgundum ki ona gidecek gücüm yoktu. Gücümün son demindeydim, tükenmiştim artık. Bir şeyleri kaldıracak kadar kendimi güçlü hissetmiyordum en azından bu aralar. Bu yüzden yanına gidemedim. İlk defa beni yanına çağırdığı zaman gitmedim. Büyük kıyamet kopacak, belki de beni pişman edecekti ama olana ve ölene çare yoktu. Gidememiştim işte yanına. Hem annemle konuştuğumu biliyordu, anlayışla karşılardı belki de beni. En azından umudum bu yöndeydi.  İlk defa onun kötü oluşunu umursamadım. Bu içimin burkulmasına neden oldu ve anlam veremediğim bir şekilde canımı acıtsa da bunu yapmak zorundaydım. Bencilce olacaktı belki ama bunu yapmaktan başka çarem yoktu. Biraz kafamı dinlemeye, her şeyden uzaklaşmaya ihtiyacım vardı. Ona kıyamıyordum, onun bana kıydığı kadar. Beni aradığında nerde, ne şekildeydi bilmiyordum ama kötü olduğunu iliklerime kadar hissediyorum şimdi. Alev Kuzey benimle bu konuşmayı yapmasaydı onun yanında, onun sıcak kollarına sığınmış bir şekilde dinleniyor bile olabilirdim.  Bu düşünceler içinde varacağım yere gelmiştim sonunda. Elimdeki feneri yere bırakıp, ayağımın altındaki kumları ayaklarımla eşeleyip kenara ittikten sonra demir kapağı açmak için yere eğildim. Kapağa asılıp onu kendime doğru çektim açılması için biraz fazla güç harcamıştım. Titreyen kollarımla, gücümün son demiyle kapağı açabilmiştim sonunda. Bu kapağı her seferinde kaldırıp açışım bana ağır gelse de, zamanında yaptığım spor çalışmaları sayesinde çok da zorlanmıyordum aslında. Tabii insanlardan kaçıp her seferinde buraya sığınmamdan ötürü de olabilirdi..  Demir merdivenlere doğru eğilip üç basamak aşağıya indikten sonra feneri alıp ağzıma koydum, demir kapağı kendime doğru çekip kapanmasını sağladım. Ayarlayamadığım güç yüzünden çıkan tok ses birkaç dakika sağır olmama sebep olmuştu.  Ellerimi çırptıktan sonra ağzımdaki feneri alıp önüme ışık olarak tuttum. Ve o uzun merdivenleri inmeye başladım. Merdivenler bittiğinde nefes nefese kalmıştım. Bu kadar kuytu bir yere sığınak yaparsam tabii nefes nefese kalırdım. Ama en güzel ve özel olan sığınak bana aitti.  İnsanlara göre sığınaklar farklıydı. Kimi gökyüzüne sığınırdı, kimi yorganın altına, kimi dostlarına, kimi sevdiğine sığınırdı, kimi ise anne - babasına sığınırdı. Ama benim sığınacağım ne bir annem vardı ne de babam. Ha sevdiğim konusunda cevapsızdım aslında. Ama dostum dediğim birbirinden güzel ve güçlü dört arkadaşım vardı; Merve, Gamze, Beril, Cemre. Kadim dostlarımdı onlar. Birbirimize acılarımızı anlatamasak bile biz birbirimizi anlayan insanlardık.  Bedenim hayli bir paslanmıştı. İki merdiven inip nefes nefese kalmıştım. Evet, evet kesinlikle sıkı bir antrenman programı hazırlamalıydım kendime.  Soluklandıktan hemen sonra uzun koridoru es geçip duvarın dibindeki küçük oyuğu göz önüne çıkardım. Gözlerimin önüne serilen küçük bir yolla direkt odaya açılan koridora geçtim. Bir insanın bakıp da anlayamayacağı gizli bir geçitti aslında. Hoş bu mağaradaki sığınak kimsenin aklına gelmezdi aslında. Bir terim vardır insanlar arasında '40 yıl düşünsem aklıma gelmezdi' diye. Benimkisi de o hesaptı. Kimsenin aklına gelmeyen fikirler hep benden çıkardı aslında. Bu bir ego, ya da başka bir şey değildi. Bu benim zekamdı yalnızca. Bundandı ya, kısa bir sürede başarılarıyla konuşulan bir kadın olmuştum. Tabi güzelliğim de olunca gündemden adım düşmeyip, sık sık benden konuşulmuştu.  Yaklaşık 1.75 boylarında, spora borçlu olduğum iyi bir fiziğim vardı. Dalgalı, koyu kahve saçlarım belime doğru geliyordu. Hatta belimi bile geçmiş olabilirdi uzun süredir onlara bir bakım uygulamamıştım ve ufaktan yıprandıklarını hissediyorum. En kısa zamanda bir kuaföre uğramam şarttı. Tabi bu kısa süre ne zaman olurdu bunu kestiremiyordum. Esmer tenime çok yakışan, görenlerin bir daha unutamadığı simsiyah gözlerim, küçük kalkık bir burnum ve dolgun dudaklarım vardı. Ve birçok kişinin eminim mezarı olacak kadar derin köprücük kemiklerim vardı. Hatta bir çok iğrenç zihniyetlere konuk olan şu meşhur köprücük kemikler...  Koridor boyu ilerledikten sonra istediğim eve varabilmiştim sonunda. Evet, bir ev. Kimsenin aklına gelmeyeceği bir yerde kendime ev yaptırmıştım. Bu evi yapan insanlar, ölümüne az bir süre kalmış olan insanlardı. Bu evin inşaatı bittiği zaman onlarda ölmüştü zaten. Eflin, yani ben onları öldürtmüştüm... Ölmelerine izin vermeden... İşimi şansa bırakmamam gerekiyordu. Zaten çalışmaktan iyice zayıf düşen insanları bu iğrenç dünyadan acısız bir şekilde kurtarmıştım. Onlar ölse bile uzaktan, ölen o insanların ailelerine bakardım hep. Maddi durumu iyi olmayan insanlardı çoğu zaten. Ama bana yaptıkları bu fedakarlık sayesinde şu an durumları daha iyiydi. En azından vicdanımı böyle susturmaya çalışıyordum.  Parmak izimi tarattıktan sonra kapı açılmıştı. Hiçbir yere uğramadan direkt evin üst katına çıktım. Dubleks tarzında bir ev yaptırmıştım. Denizin tam ortasında. Alev'in evinden hayli uzaktı bu evin konumu. Bulduğum mağaranın çıkışı ise yani evimin olduğu kısım ise çok tenha bir bölgedeydi. Denizin ortasında olmasına rağmen bir kaç kaya parçası evin gizlenmesine yardımcı oluyordu. En büyük şansım buydu sanırım.. Çok zor şartlar altında inşa olmuştu zaten bu ev. Birçok pürüzler yaşamıştım evi yaptırırken ama başarılı olmuştum sonunda. Evin inşaatı bittiği zaman, o adamlara olan güvenim sıfırdı. En yakınıma bile güvenemezken dünyanın en tehlikeli ama aptal olan adamlarına mı güvenecektim? Hiç sanmıyorum. Bir tek hiç şüphesiz, tereddütsüz güvendiğim insanlar dostlarımdı. Onlardan başka kimseye güvencim yoktu, ha birde Taylan...  Alt kattaki 2 odayı hobilerime göre dizayn ettirmiştim aslında. Evde toplam bir kaç oda, 1 mutfak, 1 banyo ve bir tane de lavabo bulunuyordu. Koskocaman da bir teras... Üstelik o teras denize kucak açıyordu.  Evet, evin konumu tam denizin göbeği yani denizin içinde konumlanmıştı. Evimi buraya yaptırmamda ki en büyük etken hem insanların sorunlarından kaçıp buraya sığınmam hem de denizi çok sevmemdendi. Evin denize bakan etrafı hep kayalarla kaplıydı ve kimsenin fark etmeyeceği şekilde konumlanmıştı. Dışardan bakılınca koskocaman bir kaya gibi duruyordu ev. Bu konuda bir bilgisi olmasa da Murat'ın çok faydası dokunmuştu bana.  Nefret ettiğim insanlardan uzaklaşmamın en iyi yöntemiydi bu ev aslında... 
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD