Hançer, bilincini geri kazanmaya başladığında başında şiddetli bir ağrı hissetti. Göz kapakları hala ağırdı. Henüz gözlerini açabilecek gibi hissetmiyordu. Nefes alırken burnunda hissettiği kuruluktan bir gaz ile bayıltıldığını ayırt edebiliyordu. Derin bir nefes alıp vererek iç çekti. Eliyle yattığı zemini yokladı. Gözlerini açamasa da biraz hareket etmeye ve uyuşan kaslarını açmaya ihtiyacı vardı. Eli, nemli ve soğuk yüzeye temas ettiğinde toprak bir zeminde olduğunu anladı. Kendini yavaşça sol kolunun üzerine yuvarlayarak olduğu yerde oturmak üzere doğruldu. Sırtında ve kollarında toprak parçalarını hissediyordu ama umursamadı. Önce güvende olup olmadığını anlamak istiyordu.
Ellerini birbirine vurarak çırptı. Kafasını sert biçimde sağa sola yatırarak kaslarını esnetti. Gözlerini birkaç kere ovuşturduktan sonra zorla açtı. Etrafına bakınmaya başladı. Ağaçlarla dolu bir alanın arasında ufak bir açıklıkta yatıyor olduğunu görünce afalladı.
“Burda ne bok...” derken üzerindeki kıyafetlerin değiştiğini fark edince sustu.
“Teşkilatın eğitim anlayışı görmeyeli çok değişmiş.” Diye mırıldandı. Aniden aklına erkek kardeşi gelince olduğu yerden zıplayarak ayağa kalktı. Panikle ağaçların arasına doğru girdi. Bağırıp koşacakken aniden bir el onu durdurmuş gibi durdu.
“Böyle olmaz. Sakin olmak zorundayım” diye mırıldandı. Hızla etrafını taramaya başladı. Kendini savunacak bir şey bırakmış olmalarını umuyordu. Bir sopaya bile razıydı. Ancak açıklıkta kendisi ve koca bir sessizlikten başka hiçbir şey yoktu.
Sakinleşmeye başladıkça, daha mantıklı düşünüyordu. Ekibin geri kalanının nerede olduğunu da merak etmeye başlamıştı. Daha sakin olmak için yeniden derin bir nefes alıp verdi. Hemen önünce duran ağaca doğru yürüdü. Etrafında bir iz, bir ipucu arıyordu.
Etrafta çaresizce bir ipucu ararken, ağaçların arasından gelen bir sesle durakladı. Birinin bağırma sesi gibiydi. Ancak tam bir ses duyamıyordu. Ses, ne dediği anlaşılmayan bir uğultu gibiydi. Belirli aralıklarla peş peşe çıkan iki ses olduğunu fark edince, zihninin derinliklerini zorlamaya başladı. Bu bir yankı idi. Ve kaynak sesin mesafesini hesaplayabilirdi. Ses tek yönden geliyordu ve bu da Hançer için bir avantajdı.
Zaman farkını içinden ortalama sayan Hançer, sesin yankılandığına emin oldu. Ancak elinde tam veriler olmadığı için kaynağın net mesafesini hesaplayamamıştı. Bildiği tüm formüller boşa çıkmıştı. Sesin sahibinin ses çıkarmasına dua ederek, sesin geldiği yöne doğru ağaçların arasına daldı.
Sese doğru her yanaştığında, sesin netleşmeye başladığını fark etti. Bu da kaynağa yanaştığı anlamına geliyordu. Kaynağa yanaştıkça kendi adına benzeyen bir uğultu duyuyordu. Boşluğa doğru bağırdı.
“Orda kimse var mı?”
Ses kısa süre kesildi. Ancak hemen belli belirsiz bir karşılık geldi. Hançer, hala gazın etkisinde olduğu için sesin ne dediğini duymuyordu. Ancak iç güdüleri, kendisine karşılık verildiğini söylüyordu. Her ne kadar bunun, zihninin ihtiyaç duyduğu şeyi kendisine vermesinin bir yanılsaması olmasından korksa da, çaresizce sese doğru koşmaya başladı. Dyuygusal yanı sesin sahibinin Meka olmasını umut ediyordu. Ancak mantıklı yanı, kalan herkesi bulabilmek için Avcı veya diğer ajanlardan birine ihtiyacı olduğunu adeta bağırıyordu.
Bir süre koşan Hançer düşüncelerinin arasında kaybolurken, karşısından geleni görmedi ve birinin göğsüne çarptı. Geri doğru düşecekken, çarptığı kişinin eli belini hızla kavradı. Kafasını kaldıran Hançer karşısında Avcı’yı görünce derin bir nefes verdi.
“Zihnim bana oyun oynuyor diye o kadar korktum ki.”
“Korkma korkma buradayım.”
Göz göze geldiklerinde, Hançer, Avcı’nın gözlerindeki sıcaklığı özlediğini fark etti. Elini, Avcı’nın yüzüne doğru uzattı. İstemsizce adamın yanağını okşadı. Kızın bu hareketinden cesaret alan Avcı, yüzündeki eli yumuşakça tuttu ve Hançer’i göğsüne çekti. Sıkı sıkı sarılarak kızın saçlarının arasından, kokusunu burnuna çekti. İkisi de biraz olsun sakinleşmişlerdi. Aralarında geçen bu kısa, sıcacık an, ikisinin de ruhunu iyileştiriyor gibiydi. Hançer yavaşça geri çekilerek Avcı’nın kollarından sıyrıldı.
“Neler olduğu hakkında bir fikrin var mı?”
Avcı başını sağa sola salladı. Ellerini cebine soktu.
“Maalesef. En son odamda uyuyordum. Burda uyandım. Nasıl olduğu hakkında hiçbir fikrim yok.”
“Akşam fark ettiysen hepimize aniden ağırlık çöktü. Muhtemelen yemeklerde bir şey vardı. Burnumda da ciddi bir kuruluk var, bu da bir gazla uyutulduğuma işaret.”
“Aynı kuruluk bende de var.”
“Muhtemelen herkesi gazla uyuttular. Sen de burada olduğuna göre bütün ekip burdadır. Hadi gidip diğerlerini bulalım.”
“Bulalım Hançer de neye göre? Tek bir ipucu bile yok. Herhangi bir eşya yok. Sikik bir ormanın ortasındayız. Herkesi adını bağırarak arayamayız. Enerjimizi ve onların enerjilerini bu şekilde tüketemeyiz. Özellikle Meka ve İmparator bu enerjiye hiç sahip değiller.”
“O zaman belirli sıra ile gideceğiz. Geçtiğimiz yerlere işaret bırakmalıyız. Kalıcı bir şey. Böylece aynı yerde dönüp durmadığımıza emin oluruz. Meka ve İmparatoru en sona bırakalım diyeceğim ama ya onlar bizi daha çok ararken kaybolurlarsa?”
“Bu iş iyice çıkmaza sürükleniyor. Nasıl bir yerde uyandın?”
“Ağaçların arasında ufak bir açıklıkta.”
“Ben de öyle bir yerde uyandım. Açıklığa yanaştıkça ağaçlar seyreliyor. Böyle 10 tane kadar alan olmalı hepimizi bıraktıklarına göre.”
“Ama yönlerini neye göre hesaplayacağız?”
“Ben geldiğim yönün yaklaşık 50 metre çapında seyreklik görmedim. Senin geldiğin yönün bu tarafında da yok gibi.”
“O zaman öteki yanına ilerleyelim.”
İkili karar vermişlerdi. Tam hareket edecekken arkalarından bir ses duyuldu.
“Ya da belki de tam şuraya ilerleyebiliriz, Avcı’nın sağına.”
Akrep’in sesini duymak, Avcı ve Hançer’i rahatlatmıştı.
“Ne zamandır ordasın Akrep?”
“Avcı ve senin romantik anını bölmek istemeyecek kadar zamandır sizi mide bulandırıcı aşk kuşları. Yankı hesaplamayı denedim ama olmadı. Ağaçlar çok sık, milisaniyeler sürüyordu. Ben de sese doğru yürümeyi seçtim. Bu arada geldiğim yerin 100 metre çapı da temiz. Muhtemelen herkesten önce gazın etkisinden çıktım.”
Avcı iki parmağı ile burnunun kemerini sıktı. Hançer tek kaşını havaya kaldırdı.
“100 metre çap tarayacak vaktin olduysa evet. Bu da demektir ki verdikleri gaz bizi her zaman bayılttıkları ilaçlarla aynı kimyasal temele dayanıyor. Böylece hızlıca elimine edebiliyoruz. Gölge de seninle aynı anda çıkmış olmalı. Bukalemun da Avcı ile. En son çıkan muhtemelen Meka ve İmparator olacak.”
Akrep keyifsiz bir surat ifadesi ile Hançere baktı. Burnunu kırıştırdı.
“Gölge, Meka ve İmparator’dan bile sonra çıkabilir. Eskiden beridir uyutulmaya dayanıklı değildir. Ama çok vaktimiz yok. Uyanıp çaylaklar iyice kaybolmadan onları bulmalıyız.”
Avcı gerindi.
“Fırtına’yı bulmamız lazım. Onun saha becerileri çok yüksek. Daha mantıklı zeminlere oturan tahminleri olacaktır”
“Taşların üstündeki yosunlara bakılırsa Hançer kuzeyden geldi. Tam karşısında olduğuna göre sen de güneyden ve ben de batıdan.”
“O zaman doğuya ilerleyelim.”
3’ü birden yola koyuldular. Hepsi, yürürken etrafında bir iz arıyordu. Tek bir sinyal bile yoktu. Gecenin karanlığı ve koca bir sessizlik hüküm sürüyordu.
Sessizlikten sıkılan Akrep, etrafa bakınarak yürürken sordu.
“Nasıl bir duygu?”
Avcı şaşkınlıkla kaşlarını çattı. Hançer cevapladı.
“Ne nasıl bir duygu?”
“Teşkilatta olmamak. Ajan olmamak. Yani biz yerin altındakileriz. Yerin üstünde hayatının olması nasıl bir duygu?”
“Bilmem. Yani, yerin üstünde sanırım yerin altından daha çok acı var. Burada sadece fiziksel acılar var. Duygusal acıların nereden geleceği zaten belli. Ama yerin üstünde daha karmaşık duygular var.”
Akrep sorgularcasına dudaklarını büzdü.
“İlginç. Yerin üstünde hayatın daha şey olduğunu sanardım. Yani bilirsin işte, çiçekler böcekler falan.”
Avcı gülümsedi.
“Sokakta gördüğün insanlar göründükleri gibi değil sen de biliyorsun Akrep.”
“Tabii, ama burdan sonra sana onların dertleri dert gibi geliyor mu?”
Avcı gülümsedi. Hançer omuz silkti.
“Bilmem. Sanırım herkesin yükü taşıyabileceği kadar.”
“Madem hayat burada daha güzel, neden 1 sene boyunca saklandın ki? Yani ne bileyim. Operasyon başarısız olmuş olabilir. Hepimiz başarısız operasyonlar geçiriyoruz”
Hançer iç çekti. Avcı dişlerini sıktı.
“Bu konuyu açma!” diye tısladı. Akrep tek kaşını kaldırıp göz ucuyla Avcı’ya baktı. Verecek çok cevabı olsa da göreve odaklanmıştı. Kavga edecek vakitleri yoktu. Sadece sessizlikten sıkıldığı için konuşuyordu. Hançer iç çekti.
“O binayı havaya ben uçurdum Akrep. Ve bunun yükü çok ağırdı. İçlerinde... Eski sevgilim... Ya da nişanlım bilmiyorum hangisi denirse”
Kelimeler Hançer’in boğazına düğümlendi. Akrep duyduğu cümlelerle olduğu yerde kalmıştı. Bir anlığına ben olsaydım yapabilir miydim diye sormaktan kendini alamadı. Hayatında ilk defa böyle bir soruyu kendine sormuş olmanın şaşkınlığı ile mi savaşsa, Hançer’e mi cevap verse karar veremiyordu. Ancak kelimeler kendi kendine dudaklarından dökülmüştü.
“Ben olsam, yapamazdım. Operasyon senin sayende başarılı olmuş. Sen güçlü bir kadınsın Hançer.”
Avcı iki kaşını birden kaldırarak Akrep’e baktı.
“Sen az önce empati yaptığının farkında mısın Akrep?”
Akrep durdu. Yavaşça Avcı’ya döndü.
“Empati tam olarak böyle bir şeyse.. Sanırım yaptım.”
Utangaç biçimde gülümserken, bir tutam saçı kulağının arkasına sıkıştırdı. Hançer gülümseyerek Akrep’e yaklaştı. Bir elini kızın omzuna koydu.
“Bu acayip yerde sanırım hepimiz bir şeyler öğrenmeye başladık ne dersin? Ben de ilk defa ağlamadan bu konuyu açabildim”
Üçü birden, yeniden sessizleşerek yürümeye devam ettiler. Ne kadar yürüdüklerini bilmiyorlardı. Ancak üçünün de bacakları artık dinlenmeleri için adeta feryat ediyordu. Hançer hırsla soludu.
“Tek bir iz yok, tek bir açıklık yok, her yer birbirinin aynısı umutsuzca yürüyoruz resmen”
Akrep hak vermişti. Umutsuzca gerinirken, gözü solunda bir yere takıldı.
“Şurada bir şey var gibi ama...”
Avcı, işaret edilen yöne baktı. Hançer, hiç sorgulamadan ağaçların seyreldiği yere doğru yürüdü. Akrep ve Avcı arkasında geliyordu.
Oldukça büyük bir açıklığa gelmişlerdi. Uyandıkları yerden çok daha geniş olan bu alanda bir sürü çanta vardı. Açıklığın köşesinde, bir çadırı kurmaya çalışan Meka ve İmparator’u gören Hançer şokla kafasını salladı. Arkasına bakmadan
“Ben hayal görmüyorum değil mi?”
Akrep iç çekti.
“Görmüyorsun bıçakçı kız.”
Meka, tek dizinin üzerine çökmüş, yere çaktığı kazığın sağlam olup olmadığına bakarken, duyduğu seslerle omzunun üzerinden baktı. Avcı, Hançer ve Akrep’i görünce büyük bir rahatlık hissi ile omuzlarını düşürdü.
“Allahınız varsa da yoksa da gelin şu çadırı kurun biz kuramıyoruz.”
Akrep abartılı bir kahkaha attı.
“Craft yaptığınız oyunlara benzemiyor değil mi elektronik çocuk.”
“Alakası yok, hiç çadırda kalmadım. Kamp falan da sevmem.”
İmparator omuz silkti.
“Al benden de o kadar.”
Akrep gülümsedi.
“Senden beklemiyorduk zaten. Kara ailesinin villasında çadırla ne işin olur ki”
İmparator gözlerini devirdi. Ellerini havaya teslim olur gibi kaldırdı.
“Tamam sensin altın kız. Bunu nasıl kuracağız?”
Hançer gülümsedi.
“Siz burayı nasıl buldunuz?”
Meka sırıttı. Sırıtışı oldukça kolay bulduklarını gösteriyordu.
“Anladım” dedi Hançer ve ekledi “Baya kolay bulmuşsunuz da nasıl oldu bu? Biz deneme yanılma ile bulduk”
“Kafanızı kaldırıp gökyüzüne baktınız mı hiç?”
İmparator kocaman sırıttı.
“Daha doğrusu devasa led ekrana”
Hançer kaşlarını çattı. Avcı kollarını bağladı. Sabırsız bir ses tonuyla yanıtladı.
“Ne ledi, ne ekranı?”
Meka bir parmağı ile havayı işaret etti.
“Burası, kapalı bir alan. Bu kubbe de gökyüzü değil, görsel. Bir pikselasyon söz konusu. Yerin altında mıyız üstünde mi bilmiyoruz ama, ekrana dikkatlice bakınca” dedi. İşaret parmağı ile havaya artı şeklinde iki çizgi çekti. Akrep’in yanına doğru yürüdü. Alaycı duran kızın çenesine bir parmağını koyup yukarı kaldırdı. Tavandaki belli belirsiz çizgiyi görebilmesi için iyice işaret etti.
“Birleşim çizgilerini ve kavisi görebilirsiniz. Ve tam kesiştiği noktanın bir tür merkez olması gerekir. Böylece en azından bir referans noktası bularak etrafı tarayabilir, geri dönebilirdik. Ama şanslıyız ki burada bir açıklık ve bazı malzemeler bulduk.”
Akrep kafasını geri indirdi. Şaşkınlıkla açılan ağzını kapatamadan Meka’ya bakıyordu. Meka’nın üstün zekasından oldukça etkilenmişti. Bu adama karşı anlam veremediği bir çekilme hissediyordu ve adını koyamadığı her şeyden nefret ediyordu. Meka, gözlerini kızın gözlerine dikti.
“Mantıklı geldi mi altın kız?”
Akrep hızlıca kendini toparladı. Hızla alaycı haline geri döndü.
“Aferin çaylak. Dehan bir işe yaradı.”
Hızla arkasını dönüp kollarını bağladı. Kızaran yanaklarını gizlemek için açıklığı inceliyor gibi yapmaya başladı. Hançer alnını ovuşturdu.
“Olan şeyler artık bende baş ağrısı yapıyor. Pekala, Avcı size yardım etsin. Ya da.. Vazgeçtim etmesin. Avcı size çadır kurmayı öğretsin. Biz de Akrep’le diğer malzemelere bakalım. İşimize yarayanları alıp diğerlerini aramaya çıkalım.”
Avcı başıyla kızı onayladı. Herkes kendisine verilen görevi yapmaya koyuldu.