Mürsel, Kale’nin en alt katındaki özel toplantı odasına ağır adımlarla iniyordu. Asansör yerine merdivenleri kullanmayı tercih etmişti. Zihninde yankılanan tüm sesleri susturmanın tek yolunun bu olacağını düşünüyordu. Hançer’i ve Gölge’yi bulmuşlardı. Becca kurtulup Kale’ye dönmüştü. Ancak teşkilat hala 8 kişiyi yeterli bulmuyor gibiydi. Ve bu 8 kişi, teşkilatın gelmiş geçmiş en iyileriydi.
İris taramasını yaparak içeri girdi. Bakışlarındaki dalgınlık silinmiş, yerini bir boşluğa bırakmıştı. Kendisine ayrılan sandalyeye yavaşça oturdu. Masadaki herkesi yavaşça gözden geçirdi.
“Anka timi neredeyse hazır.” demekle yetindi. Başkan kafasını sallayarak onu onayladı.
“Biliyorum. Ancak 8 kişi yeterli mi emin değilim. Ve dikkatimizi çeken bazı şeyler oldu.”
“Ne gibi?”
Ekranda beliren fotoğraf Mürsel’in tek kaşının havaya kalkmasına neden oldu. Başkan düz bir adamdı. Lafı dolandırmadan konuya giriş yapmayı tercih etti.
“Atilla Şahin. Hançer’i uzun süre saklayabildiğini hepimiz biliyoruz. Gölge bile bizden sadece 3 ay saklanabildi. Ancak Atilla, Hançer’i bizden tam 1 yıl boyunca kaçırmayı başardı. Bizden birileri ile bağlantısı var mı diye araştırdık. Bölgede kimse ile bağlantısı olmadığını gördük. Ancak yetenekleri değerlendirmeye değer. Elektrik elektronik mühendisi. Birçok mühendisin yapamayacağı işleri tek başına, ekipman eksiği olsa bile yapabiliyor. Kıvrak zekası gözümüzden kaçmadı. Hançer istihbarata başvurmadan çok önce de radarımıza girmişti. Okulunda yaptığımız bir IQ testinde dahi olduğunu görmüştük. Zaten Hançer’in üstün zekalı çıkmasına da bu sebepten şaşırmadık. Daha önce ondan bir cihaz prototipi isteyen adamlarımız oldu. Beceremediğini söyledi. Ancak siber ekibimiz sanal alemdeki izlerini takip ettiğinde, bunu başarabilecek kadar bilgi topladığını, sadece yapmaya yanaşmadığını anladık. Anka timine istiyorum.” dedi.
Mürsel, aldığı bilgiler karşısında şaşkınlığını gizlememeyi tercih etmişti. Atilla, bir ajan olmak için biçilmiş kaftandı. Ama Anka timine girebilecek kadar tecrübesi olmadığını düşünüyordu. İmparator’un da böyle bir tecrübesi yoktu. Onun da Anka timinde yer almasını istememişti. Ancak bir şekilde bu noktadalardı. Kafasını sağa sola salladı.
“Bu ekibi sil baştan eğitmemiz gerekecek. İçerde eğitimsiz ajan sayısı çoğalıyor.” dedi. Başkan başıyla onu onayladı.
“Eğitimleri ile gerilla timi ilgilenecek. Ayrıca, Anka timine birini daha dahil etmemiz gerekiyordu. Ve ben de sanırım kararımı verdim. Akrep, sizinle devam edecek.” dedi.
Masadaki herkesin gözleri, Akrep’in adını duymanın şokuyla açıldı. Teşkilatın altın kızı, çekirdekten yetişmiş olan bu ajanı Anka timine almak, ya o timi kusursuz başarıya ulaştırmak demekti ya da o timi yok etmek demekti. Akrep, gerçek bir deliydi. Ve bunu odadaki herkes çok iyi biliyordu.
Aydınlık toplantı odasındaki uzun masanın etrafında oturan tüm ajanlar kendilerini sıkılmış hissediyorlardı. Kimi tavanı izliyor, kimi odadakileri tek tek inceliyor, kimi elindeki kalemle oynuyordu. Akşam güneşinin içeri süzüldüğü odada sessiz bir gerilim hüküm sürüyordu. Kapının büyük bir gürültü ile açılması odadaki tüm sessizliği bozmuştu.
“Selam herkes!”
İçeri giren kızın neşesi gözden kaçmamıştı. Hançer garipsediğini belirten bir ifade ile kıza bakıyordu. Kızın pervasızca açık bırakılmış düz, turuncu saçları buz mavisi gözlerini ortaya çıkarıyordu. Saçları tamamen doğal rengindeydi. Belli belirsiz çilleri beyaz teninin üzerinde burnuna ve biraz da yanaklarına doğru yayılmıştı. Kız ayakta durup kollarını bağladı ve odadaki herkesee sırayla baktı.
“Bu ne gerginlik canım! Atın üzerinizdeki ölü topraığını haydi!” diye bıkkınla inledi. Hançer gözlerini devirip önüne dönerken, Bukalemun sandalyesini kıza doğru döndürdü.
“Teşkilatın altın kızı. Neden herkes gibi oturup gelecek son üyeyi ve başkanı beklemiyorsun?” dedi. Kız gözlerini devirdi. Kendisine ayrılan sandalyeye oturup, ayaklarını masanın üzerine uzattı. Becca, sesli bir nefes verip gözlerini devirirken, Gölge gülümsüyordu. Becca’ya baktı.
“Akrep, her zamanki Akrep işte Becca” dedi. Akrep abartılı bir kahkaha attı.
“Evet teşkilatın küçük, zavallı, boncuk gözlü kalp hırsızı. Her zamanki gibi biraz... Enerjiğim” dedi. Becca gözlerini bir kez daha devirdi.
“Her zamanki gibi biraz.. Delisin!” dedi. Akrep umursamazca omuz silkti.
“Belki de öyleyim. Ve inan bu.. Zerre umurumda değil.”
Ortamdaki gerilim yükselmek üzereyken, Mürsel açık kalan kapıda durup boğazını temizledi. Bir arada sıkı çalışması gereken bu timin, daha ilk dakikalardan kavga etmesi hoşuna gitmemişti. Ancak bu ekibi birbirine neyin yanaştıracağını biliyordu.
Can borcu.
Akrep sadece basit bir göz hareketi ile Mürsel’e baktı. Mürsel gözleri ile ayaklarını işaret etti. Gözlerini devirerek ayaklarını indirdi.
“Son boş sandalyenin sahibini hepiniz merak ediyor olmalısınız. Biraz sonra burada olur.” dedi ve kendisine ayrılan koltuğa doğru yöneldi. Herkese tek tek bakıyordu.
“Hepiniz belli zorluklar yaşadınız. Kiminiz sevdiklerini geride bıraktı. Kiminiz sevdiklerinin ölümüne şahit oldu. Ama sonuç olarak buradayız. Bu konuşmayı tekrar yapmak istemiyorum. Herkes, işine odaklansın. Hepiniz, ilk başvurduğunuzda, ilk seçildiğinizde bir amaç için buradaydınız. Amacınızı hatırlayın.”
Gözleri herkesin üzerinde tek tek geziniyordu.
“Hepiniz birbirinizi çok iyi tanıyacaksınız. Bunun için 10 gününüz var. Son sandalye dolduğunda hepinizin temel bilgilerini anlatacağım. Sonraki kaynaşma size kalmış. 10 günün sonunda bir eğitime gireceksiniz.”
Akrep alaycı bir kahkaha attı. Mürsel, çatık kaşlarının altındaki keskin bakışlarını kızın üzerine dikmişti.
“Kendi kendime ayakta durabildiğim günden beridir dövüşüyorum. Araba sürmekten önce silah doldurup boşaltmayı konuşmadan önce hesap yapmayı öğrendim. Gölge de neredeyse benim gibi. Kendimizi bildik bileli işkence görüyor, dövüşüyor ve silah sıkıyoruz. Sistemlere sızıyor, minimum 10 dil konuşuyoruz. Ne eğitimi?”
“Senin de öğrenmen gereken şeyler var Akrep. Takın çalışması gibi. Bir timin parçası olmak gibi. Bağ kurmak gibi.”
Akrep, gözlerini abartılı bir biçimde devirirken alaycı bir nefes verdi.
“Bu timde devam edebileceğimi sanmıyorum.”
“Ve ben de sana fikrini sorduğumu hatırlamıyorum. Emirler Akrep. Uymak zorunda olduğun emirler.”
Akrep kulaklarına kadar kızarmıştı. Öfkeden sıktığı çenesi, buz mavisi gözlerindeki donuk bakışları derinleştiriyordu. Burun delikleri hırsla genişledi. Saçları, öfkeden neredeyse tel tel ayrılmış görünüyordu. Hançer, kızla göz göze geldi. İki gözünü sıkıca kapatıp açarak kıza destek olmayı denedi. Akrep ise ilk defa birinin gözlerinde kendisini anladığını görmenin şaşkınlığı ile dolmuştu. Bu kız, bir şekilde kendisini anlıyordu. Ve bu başına ilk defa geliyordu. İstemsizce içinde yükselen sıcaklık hissine engel olmayı denedi.
Kapının tıklanması ile Mürsel ve Akrep arasındaki drama bölünmüş, odadaki gergin hava dağılmıştı. Tüm gözler merakla kapıdan girecek son isme dikilmişti. Mürsel’in içeri girmesini söyleyen sesi odada alçak bir yankı bırakırken Hançer’in gözleri şokla açıldı.
“Ati!” diye inledi. Atilla, ablasına basit bir gülüş attı. Mürsel ayağa kalkıp kapıdan giren 190 boyundaki genç adama doğru ilerledi.
Gözleri, Hançer ile aynı derinlikte ve sıcaklıkta bakıyordu. Avcı, Atilla’yı hemen tanıdı. Bakışlarını Hançer’e çevirdi. Hançer, sevinmekle şaşırmak arasında kalmış gibi görünüyordu. Bukalemun, işaret dili ile ne olduğunu sorgularken Mürsel kalabalığa döndü.
“Evet arkadaşlar. Atilla Şahin ile tanışın. Nam-ı diğer Meka.”
Hançer kardeşine baktı. Atilla gülümsedi. Ablasına yanaşıp başına bir öpücük kondurdu. Kızın tam karşısında, Akrep’in hemen yanında kalan boş sandalyeye doğru ilerledi.
“Biraz rahatlamaya ne dersin ablacığım? Yoksa kahramanlığını bölüşeceksin diye mi üzgünsün?” diyerek ablasına sataştı. Hançer, genç adamın sözleri ile kıkırdadı.
“Hastasın sen eşek sıpası.”
“Hatırlatma! Aynı geni taşıyoruz.”