Bölüm:İlkimdi

1411 Words
Liora anlatımından devam Yataktan kalkıp odanın içinde gezinmeye başladım. Odada kocaman bir dolap, bir çekmece, bir koltuk ve kocaman bir yatak vardı. Yatağın yanında da iki tane ejter vardı. Her şeyin rengi kırmızı ya da siyahtı; çok kasvetliydi. Pencerenin yanına gidip perdeleri açtığımda gördüğüm manzara karşısında şaşırmıştım. Kafamı odaya çevirip ejterin üzerindeki dijital saate baktım: saat sabah sekizdi. Ama neden dışarıda güneş yoktu, neden ay vardı dışarıda? Ben neredeydim, böyle bir rüyanın içindeymişim gibi miydim? Kendimi çimdiklediğimde canım yanmıştı; gördüğüm şey rüya değildi. Kapı açılma sesi geldiğinde dönüp arkama baktım. Kael banyodan belinde bir havluyla çıkmıştı; üzerinde hiçbir şey yoktu. Onu öyle görünce çığlık attım. Hemen yanıma koşup eliyle ağzımı kapatıp, “Sesiz olsana kızım,” dedi. Şok olmuş bir şekilde ona bakıyordum; çıplak göğüsler, gözlerimin önündeydi. Kafamı kaldırıp ona baktığımda elini ağzımdan çekip, “Sakın çığlık atma, anlaşıldı mı?” dedi. Sadece başımı salladım. Elini ağzımdan çekip yüzüme doğru eğildi: “Ne o, hayatında hiçbir erkeği böyle görmedin mi?” dediğinde başımı sağa sola salladım. Gözlerim göğüslere kayıyordu; sıkı ve sert göğüsleri vardı. Onlara dokunmak istedim ama yapamadım. Kafamı tekrar kaldırıp ona baktığımda yüzünde hafif bir gülümseme vardı. “Gerçekten hiçbir erkeği böyle görmedin mi? Sen hiç mi bir erkekle yatmadın?” dediğinde sinirle ona bakıp, “Sence oradan bakınca eskota mı benziyorum?” dedim. Gülüp, “Dün akşam bardaki halin bu işlere hiç de yabancı olmadığını söylüyordu,” dedi. “Gerçi öpüşme de bir acemilik vardı,” dediğinde, “Acemilik mi? O benim ilkimdi; senin yüzünde ilk öpücüğümü elimden aldın,” kahkaha atarak. Yüzüme yaklaşıp, “Yalnız ben almadım, sen verdin".serhoştun, ne yaptığını bilmiyordun.Ben bilmeden öptüm, ama sen beni bilerek öpmüşsün,” dediğimde, “Dua et seni sikmedim,” dediğinde şoka uğradım. “Ya sen kimi sikiyorsun ya! İlk öpücüğü zaten elimden aldın, ama onu vermem, anlıyor musun?” diyip devam ettim. “Ayrıca biz niye böyle saçma konular konuşuyoruz ve sen neden hâlâ çıplaksın? Git üstüne bir şeyler giy,” diyip kafamı tekrar pencereye çevirdim. O da dolabının yanına giderken konuştu: “Yani biriyle birlikte olursa bu senin ilkin olacak, öyle mi?” dediğinde sırtım ona dönükken, “Evet, öyle; ama belli ki senin ilkin değildir her halde. Çapkın birine benziyorsun,” dedim. “Evet, çapkın biriyim ve daha önce çok kızla birlikte oldum,” dedi. “Bara giden bir kız nasıl hiç sevişmez?” dediğinde sinirle ona döndüğümde tişörtünü giyiyordu. “Ne yani, bara giden her kız sevişecek diye bir kural mı var?". "Ben öyle bir şey demedim. Ama serhoşken seni yatağa atabilirler; ne de olsa karşına hep benim gibi birileri çıkmaz,” dedi. “Merak etme, o da ilk; ilk kez bir bara gitmişti,” dedim ve güldü. “Deme! Dün senin bütün ilklerini gerçekleştirdiğin günmüş — bir sevişmemişiz,” dediğimde öfkeyle, “O ilkinimi sana verecek hâlim yok, umarım öyle hayallerin yoktur,” dedim. O gülerek, “Merak etme, olsaydı sen serhoşken alırdım,” dedi. Sinirle, “Yeter artık, sen ne sapık bir adamsın, pis sapık!” deyip tekrar pencereye döndüm. Saçma sapan konuşmalardan sonra asıl soruyu unutmuştum. Ona döndüm: “Biz neredeyiz? Burası neresi ve hava sabah olmasına rağmen neden karanlık?” diye sordum. Birkaç saniye yüzüme baktı. “Sana bunu söylemeli miyim? Ya da söylersem inanacak mısın bilmiyorum… Belki de bana deli bile dersin,” dediğinde ona yaklaşıp, “Bana söyleyebilirsin. Deli olduğunu da düşünmem; ben sana inanırım,” deyip yüzüne baktım. “Acaba vampir olabilirmiydi?” diye düşünüp kafamı tekrar kaldırıp ona baktım, “Yoksa sen vampir misin?” dediğimde şaşırdı: “Nereden anladın?” dediğinde ben de şaşırdım, kekeliyerek, “Se-sen gerçekten vampir misin? Yani gerçekten?” dediğimde başını salladı: “Evet, gerçekten vampirim.” Gülümseyip, “Biliyordum! Sizin gerçek olduğunuzu biliyordum. Deli değilim, hayal görmedim. Ben bunu gördüm,” diyip ona yaklaşıp, “Şimdi rüyada değiliz, değil mi? Sen gerçeksin,” deyip yüzeye dokundum. “Evet, sen gerçekten gerçeksin,” dedim. Tekrar, “Biliyordum, sizin bir efsana olmadığınızı biliyordum,” deyip elimi yüzünden çektiğimde bana tuhaf tuhaf baktı. “Sen vampirlerin gerçek olduğuna inanıyor muydun?” diye sordu. Başımı sallayıp, “Evet, inanıyordum,” dedim. “Peki şu an biz neredeyiz ve burası neresı?” diye sordum. “ Bu Yer: Erevalon, benim ülkem ve burası da sarayım,” dediğinde şoka uğradım. “Neyim, neyim?” dediğimde gülerek, “Sarayım,” dediğinde sanki benimle dalga geçiyordu. “Ne sarayı? Top kapı sarayı mı?” dediğimde şaşırarak bana baktı: “Ne top kapısı?” dediğinde gülerek, “He, senin tarih bilgin de yok. Gerçi insan değilsin ki nasıl olsun." "Sen de bir tuhafsın kızım: vampir olduğuma inanıyorsun ama sarayım olduğuna inanmıyorsun. Gerçi saray değil, şatho diyelim biz,” dediğinde, “Ne şathosuymuş burası?” dedim. “Crimson Hollow şathosu,” dedi. “Ee peki sen bu şathonun nesin?” dediğimde, “Lord’um, yani sahibiyim; ya da şöyle söyleyeyim: en yetkili kişiyim,” dediğinde şoka girdim. “Yani sen Drakulasın mı?” kafamı sağa sola sallayıp, “Yok sen Count Draculasın,” dediğimde gülerek, “Öyle de denebilir. Ama sen bunları nereden biliyorsun?” dedi. Omuz silkıp, “Sadece biraz araştırma yaptım,” dedim. “Vay be, Count Dracula’yla konuşuyorum; bir gün bir vampirle tanışmak isterdim ama onun Count Dracula olacağını bilmiyordum,” dedim. Gülerek bana yaklaşıp, “Merak ediyorum, hiç bir insan bize inanmazken sen neden inanıyorsun?” dediğinde ona gerçeği anlatmalı mıydım bilmiyordum; en azından şu an anlatamazdım. Ona yaklaşıp "sadece hisslerime güveniyordum; o yüzden gerçek olduğunuza inanıyordum," dedim. Tam bir şey söyleyecekken kapı çaldı. Kael hemen beni tutup, “Kapının arkasına geç ve sakın ses çıkarma,” dedi. “Ama neden? Beni görseler ne olur ki?” diye sordum. “Sen sadece sana dediğimi yap,” dedi Kael. Başımı sallayıp kapının arkasına geçtim. Kael kapıyı açıp, “Söyle muhafız,” dedi. Muhafız, "lordum, yemeğe bekleniyorsunuz,” dedi . “Onlara yemeğe gelmeyeceğimi söyle,” deyip kapıyı kapattı. Bana yaklaşıp kolumdan tutup, “Hadi artık, seni buradan götürme vaktim geldi,” dediğinde ona bakıp, “Neden kalamıyorum ki? Beni görseler ne olur ki?” diye sordum. “Uzun hikâye Liora, ama kısaca: seni görseler hiç iyi şeyler olmaz,” dedi. “Peki beni buradan nasıl kimse görmeden çıkaracaksın?” diye sordum. Gözleriyle pencereyi gösterdi: “Oradan çıkacağız.” Pencereye doğru yürüyüp camı açtığında aşağı baktım; burası çok yüksekti. Ona dönüp, “Peki nasıl ineceğiz ki merdiven mi?” dediğim an beni kucağına alıp pencereden aşağı atladı. Çığlık atmamak için elimle ağzımı kapattım. Beni yere bırakıp, “Doğrudan böyle ineceğiz,” dedi. “Neden önceden haber vermiyorsun? Neredeyse çığlık atacaktım,” diyip devam ettim. “Doğru ya, sizin uçabildiğinizi unutmuşum,” dedim. Atladığımız pencereye baktım; sonra şatho dediği yere baktım ve gerçekten bir şatho vardı. Ama korkunç bir şatho: gökyüzünde yarasalar uçuyordu. Ben şathoya bakarken Kael kolumdan tutup, “Hadi, kimse görmeden gidelim,” deyip beni kolumdan çekiştirip ormanın içine doğru sürükledi. Biraz yürüdükten sonra kolumu bıraktı; yanında yürümeye başladım. Arada kafamı çevirip ona bakıyordum. Gerçekten bir vampire göre yakışıklıydı; vampirlerin neye benzediğini biliyormuş gibi, Liora hayatında kaç tane vampir gördü ki? Sadece bir tane. Ama bu ona göre gayet yakışıklıydı: kemersiz, düzgün bir burnu, griye çalan gözleri, çok dolgun olmayan dudakları, keskin çene hattı, esmer bir teni, uzun boyu vardı. O da bana baktığında, “Bir şey soracağım,” dedi. Başımı salladım. “Hani odadayken ‘top kapı sarayı’ mı ne dedin ya, o ne oluyor?” dediğimde gülüp, “Aslında bir tarihi kitapta okumuştum; türekler ait tarihi bir saraymış. Sen saray deyince aklıma o geldi direkt, o yüzden,” dedim. “Anladım,” der gibi başını salladı. Bu sefer ben ona bakıp, “Peki merak ediyorum: vampirlerin çok uzun yaşadığını okumuştum. Sen kaç yaşındasın?” dediğimde elini ensesine atıp, “Üçyüz,” dediğinde şokla, “Yuh, üçyüz mü?” dedim. Gülerek, “Ne o, yoksa göstermiyor muyum o kadar?” dedi. “En fazla otuz zannederdim ama senin yanına bir sıfır daha eklemişsin,” deyip eline doğru eğilip tuttum, öpüp anlıma koyduğumda şaşkın bir şekilde bana baktı: “Sen ne yapıyorsun?” dedi. Gülerek, “Yaşına hürmeten elini öpüyorum. Benim büyük büyük dedemden bile yaşlısın; gerçi kendisi şu an mezarda ama ondan bile yaşlısın işte,” dedi. Gülerek yüzüme doğru eğildi: “Yalnız vampirlere göre ben daha gençim; hatta onlara göre çoğum,” dedi. “Yuh, yani küçül de cepime gir; daha ne kadar yaş alacaksın?” dediğimde yüzüme yaklaşıp, “Bin yediyüz yıl daha” dediğinde şok geçirdim “Ne?! Bin yedi yüz yıl mı? O kadar yaşarsan, dünyada taş kalmaz, insan kalmaz, sen hâlâ mı yaşıyor olacaksın?”
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD