bc

KALDIRIM ÇİÇEĞİ

book_age18+
1.0K
FOLLOW
10.6K
READ
dark
HE
fated
opposites attract
mafia
heir/heiress
drama
bxg
serious
city
mythology
musclebear
surrender
like
intro-logo
Blurb

Biri, merhameti lügatından çok uzun zaman önce silmiş, kalbi buzdan, kibri yenilmez bir yeraltı kralı ve otomotiv devi: Sancar Bozdağ. Onun dünyasında kadınlar sadece ruhsuz bir gecenin figüranından, duygular ise zayıflıktan ibaretti.Diğeri, hayatın tüm acımasız yükünü incecik omuzlarında taşıyan, kardeşinden başka kimsesi olmayan, çamura inat bembeyaz açan gururlu bir sokak çiçeği: Aysu.Sancar'ın zırhlı, dokunulmaz dünyası, yağmurlu bir Bursa akşamında Aysu'nun elinden fırlayan tek bir taşla paramparça olduğunda, asıl savaş başladı. Sancar, kibrini yerle yeksan eden ve yüzüne karşı "Ruhun hep bir dilenci kalacak!" diye haykıran bu narin kızın onurunu kırmaya ant içti. Ancak avcı, avını kendi zifiri karanlığına çekerken o karanlıkta alev alev yanacağından habersizdi.Saf bir nefret, tehlikeli bir merak ve sınırları zorlayan psikolojik bir oyun... O karanlık cehenneme atılan narin çiçek kül mü olacak, yoksa celladına kendi merhametini mi öğretecek?

chap-preview
Free preview
ÇAMURDA AÇAN NARİN ÇİÇEK🌹
Bursa’nın üzerine çöken sabah ayazı, şehrin o yorgun, sıvaları dökülmüş, adeta birbirine yaslanarak ayakta durmaya çalışan evlerinden birinin çatlamış camından içeri sızıyordu. Soba çoktan sönmüş, odanın içini genzi yakan hafif bir is kokusu ve kemikleri sızlatan bir soğuk esir almıştı. Odadaki tek divanın üzerinde, eski, rengi solmuş yorganın altında kıvrılmış olan beden hafifçe kıpırdadı. Aysu... Hayatın bütün o acımasız yükünü 1.60’lık o narin, incecik omuzlarında taşıyan, ama yüzündeki o duru masumiyeti bir an olsun kaybetmeyen kız. Güneşin cılız, gri ışıkları, yastığa bir şelale gibi dağılmış, hiçbir kimyasala değmemiş o doğal çikolata kızılı saçlarında kırıldı. Ela gözlerini yavaşça araladığında, uzun kirpiklerinin gölgesi yorgun yanaklarına düştü. İncecik bir daldı belki uzaktan bakıldığında, rüzgarda kırılacak gibi dururdu; ama o bedenin içinde, dağları yerinden oynatacak kadar güçlü, merhametli bir kalp atıyordu. Aysu yerinden doğrulmadan önce bakışları hemen yanına, nefes alışverişleri odanın sessizliğini dolduran küçük mucizesine kaydı. Göksu... Sekiz yaşındaydı. İlkokul birinci sınıfın o telaşlı, masum heyecanını küçücük kalbinde taşıyan, Aysu'nun hayata tutunma sebebi, minyatürü. Tıpkı ablası gibi çikolata kızılı saçları yastığa dağılmış, uykunun en tatlı yerinde kıpırdayan ela gözleri, Aysu'nun kendi çocukluğunun bir yansıması gibiydi. Göksu uyurken dünya sessizdi, dünya tehlikesizdi. Aysu’nun o yorgun ela gözlerindeki hüznün yerini, saniyeler içinde tarifsiz bir şefkat okyanusu aldı. Uzanıp, kardeşinin alnına dökülen kızıl tutamları incitmekten korkarcasına, iğne tutmaktan nasırlaşmaya yüz tutmuş ince parmaklarıyla geriye itti. Anne ve babalarını o soğuk toprağa verdikleri gün, gözyaşlarını içine akıtıp kendine bir yemin etmişti Aysu: Bu küçük kız asla ağlamayacak, asla üşümeyecek, o önlük hep bembeyaz kalacak ve asla kimseye muhtaç olmayacaktı. Kardeşinin sıcak yanağına yumuşacık, iç titreten bir öpücük kondurdu. "Ben buradayım küçüğüm," diye fısıldadı sessizce. "Ablan senin için bu dünyayı sırtında taşır." Üzerine kendi elleriyle ördüğü o kalın, salaş hırkasını geçirdi. Ayak bastıkları beton zeminin soğuğu ince çoraplarından içeri sızarken, mutfak denilemeyecek kadar küçük, tezgahı dökük odaya geçti. Dünün bayat ekmeğini sobanın üzerinde ısıttı, Göksu'nun o çok sevdiği, zar zor alabildiği bir parça peyniri özenle tabağa koydu. Göksu'nun mavi okul önlüğünü, yakalığını kendi elleriyle ütülemiş, başucuna asmıştı. O küçük yakanın her bir kıvrımında Aysu'nun göz nuru, umudu vardı. Güneş tepeye doğru tırmanıp Göksu'yu okulun bahçesine bıraktıktan sonra, Aysu’nun o asıl savaşı, hayatta kalma mücadelesi başlıyordu. Kucağında sıkıca sardığı, gecelerini gündüzlerine katarak, bazen uykusuzluktan kan çanağına dönmüş gözlerle ördüğü atkılar, bereler ve kazaklarla dolu o eski pazar çantasıyla sokağa çıktı. Bursa’nın o kalabalık, uğultulu, merhametsiz caddelerinden birinde, her zaman durduğu o soğuk kaldırım kenarına ilişti. Tezgahı yoktu; sadece yere serdiği temiz bir bez parçası ve üzerine bir kuyumcu titizliğiyle dizdiği el emekleri vardı. İnsanlar önünden bir sel gibi akıp gidiyor, kimisi koşuşturuyor, kimisi o narin kıza dönüp bakmıyordu bile. Aysu, beline kadar uzanan çikolata kızılı saçlarını rüzgardan korumak için ensesinde gelişigüzel toplarken, ciğerlerini o soğuk havayla doldurdu ve ipek gibi, kalbe dokunan narin sesiyle mırıldanmaya başladı. "El emeği bunlar... Soğuk kış günlerinde içinizi ısıtacak, göz nuru örgüler..." Sesi bağırmıyordu, arsız değildi; adeta bir kuşun sabah ezgisi gibi zarifçe karışıyordu şehrin o kaba gürültüsüne. Kaldırımın o acımasız soğuğu incecik tabanlı ayakkabılarından sızıp bedenini titretse de, o umutla bakan ela gözlerini yoldan geçenlerden bir an olsun ayırmadı. Zihninde sadece tek bir düşünce yankılanıyordu: Bir atkı daha satarsam, Göksu'ya birinci sınıf için o çok istediği, kapağında prenses olan kırmızı defteri alabilirim. Ama hayat, sadece kaldırım kenarında satılan örgülerle dönecek, kirayı ve kömürü karşılayacak kadar insaflı değildi. Öğleden sonra, kaldırımdaki o narin çiçek, tezgahını toplayıp şehrin dışında kalan, göğe doğru siyah dumanlar kusan o devasa otomotiv yedek parça fabrikasının kapısından içeri adım attı. Burası, yevmiyeli bir işçi olarak çalıştığı, o lüks arabaların parçalarının üretildiği, devasa bir metal canavarın midesini andıran o ürkütücü yerdi. İçerideki kulakları sağır eden pres makinesi gürültüsü, ağır makine yağı ve pas kokusu anında genzini yaktı. Soyunma odasında, o duru güzelliğini saklayan bol, kirli ve kaba işçi tulumunu üzerine geçirdiğinde, 1.60’lık o narin bedeni tulumun içinde kayboldu. Ama Aysu, nerede olursa olsun karanlığın içinde parlayan bir inci gibiydi. Devasa makinelerin, ağır metal levhaların arasında mesaisi başladı. Kendinden beklenmeyecek bir çeviklikle ağır kolileri taşıyor, banttan akan demir parçalarını istifliyordu. İncecik, narin elleri makine yağlarına bulanıyor, o iğne tutan zarif parmaklarının ve tırnaklarının arası siyah pasla doluyordu. Bazen ağır bir parçayı kaldırırken ince beline giren krampla dişlerini dudaklarına geçiriyor, gözleri doluyor ama asla, bir an bile şikayet etmiyordu. Etrafındaki o kaba saba ustalar, bağırarak konuşan formenler, çekiç sesleri arasında o, sessiz bir iyilik perisi gibi sadece işine odaklanıyordu. Yüzüne sıçrayan bir makine yağını tulumunun omuzuyla silerken, derin bir nefes aldı. Bu ağır metalik kokunun içinde, sızlayan kaslarında sadece tek bir güç, tek bir dayanak buluyordu: Göksu'nun akşam boynuna sarılıp "Ablacığım" diyen o sıcak sesi. O, hayatın ona sunduğu o dar yolda, tertemiz kalbiyle, alnının teriyle ve çikolata kızılı saçlarına sinen pas kokusuyla ayakta kalmaya çalışan, çamura inat bembeyaz açan bir kaldırım çiçeğiydi. Ta ki o fabrikaya, o makine seslerinin arasına, hayatını yerle bir edecek o zifiri karanlık düşene kadar.. ✨✨ Fabrikanın o bitmek bilmeyen uğultusu, devasa sacların pres makinelerinde ezilirken çıkardığı o tiz çığlıklar, Aysu’nun kulaklarında artık kanıksanmış bir melodiye dönüşmüştü. Saatler ilerledikçe tulumunun içine hapsolduğu ter, incecik sırtından aşağı süzülüyor, makine yağına bulanmış elleri sızım sızım sızlıyordu. Banttan akan ağır yedek parçaları bir bir kolilere dizerken, yan tezgahta çalışan elli yaşlarındaki Hacer Abla’nın şefkatli sesi duyuldu o gürültünün arasında. "Aysu’m... Güzel kızım, biraz soluklan. Tükettin kendini sabahtan beri." Aysu, alnında biriken teri kolunun temiz kalmış bir köşesiyle silerken, yorgunluğuna inat, yüzünde o iç ısıtan, pırıl pırıl gülümsemesiyle döndü kadına. "İyiyim Hacer Abla, yorulmadım ki," dedi ipek gibi narin sesiyle. Hacer Abla, kendi kızından ayırmadığı bu küçük, fedakar kızı her gördüğünde içi ezilirdi. Çay molası zili çaldığında, fabrikanın o isli ve soğuk dinlenme alanına geçtiler. Hacer Abla, cebinden çıkardığı yarım elmayı bıçakla ikiye bölüp zorla Aysu'nun eline tutuşturdu. Bu fabrika her ne kadar ruhsuz, soğuk ve demirden bir dünya olsa da, Aysu’nun o saf iyiliği, etrafındaki bu yorgun işçi kadınların kalbinde taht kurmuştu. Paketlemede çalışan Zehra, temizlikte koşturan Sevim Teyze... Hepsi bu narin kızın omuzlarındaki o devasa yükü biliyor, onu kanatları altına almaya çalışıyorlardı. Onlar için Aysu, bu karanlık, paslı cehennemin ortasında açan, koklamaya kıyamadıkları bir kardelendi. Mesai bitiş düdüğü acı acı öttüğünde, Aysu için yorgunluk bitiyor, asıl yaşama sevinci başlıyordu. Soyunma odasındaki lavaboda ellerine sinmiş o inatçı makine yağını beyaz sabunla defalarca ovalayarak yıkadı. Tırnaklarının diplerindeki siyahlıklar tamamen çıkmasa da, Göksu'nun o temiz önlüğüne leke sürmemek için elinden geleni yaptı. Tulumu çıkarıp kendi salaş hırkasını üzerine geçirdiğinde, o ağır işçiden eser kalmamış, yeniden masum bir peri kızına dönüşmüştü. Okulun yolunu nasıl koştuğunu kendi bile anlamadı. Bursa'nın serin akşamüstü rüzgarı çikolata kızılı saçlarını savururken, nefes nefese okulun demir kapısına vardı. Zil çalmış, bahçe cıvıl cıvıl çocuk sesleriyle dolmuştu. Ve o kalabalığın içinde, tıpkı onun gibi kızıl saçları iki yandan örülmüş, boynuna beyaz yakalığı takılmış o küçük kızı gördü. "Abla!" Göksu’nun o incecik, neşe dolu sesi Aysu’nun bütün günkü yorgunluğunu, o makine seslerini, ellerindeki sızıyı tek bir saniyede silip süpürdü. Küçük kız, sırtındaki boyundan büyük çantasıyla koşup Aysu’nun dizlerine sarıldı. Aysu diz çöktü, burnunu kardeşinin o mis gibi bebek kokan saçlarına gömdü, doyasıya içine çekti. "Günün nasıl geçti benim güzel bebeğim?" diye fısıldarken, o an dünyanın en zengin, en güçlü insanıydı. "Bir çocuğun gülüşü, en karanlık geceyi bile aydınlatacak güce sahip tek mucizedir." Evlerinin yolunu tutarken o soğuk kaldırımlar Aysu’ya artık buz gibi gelmiyordu. Göksu minik eliyle ablasının nasırlı elini sıkıca tutmuş, yol boyunca hararetle "A" harfini nasıl çizdiğini, öğretmeninin yakasına nasıl kırmızı bir yıldız taktığını anlatıyordu. Aysu, yüzünde gurur dolu bir tebessümle kardeşini dinlerken, cebindeki günlük yevmiyesini hesaplıyor, dönüşte köşe başındaki bakkaldan aldıkları iki ekmek ve biraz makarnanın mutluluğunu yaşıyordu. Çatlak camlı, dökük eve girdiklerinde, içerinin soğuğu onları ürpertse de, iki kız kardeşin sevgisi odayı saniyeler içinde ısıttı. Aysu önce sobayı tutuşturdu. Alevler odunları sarmaya başladığında, o derme çatma mutfağa geçtiler. Akşamın menüsü basitti: Salçalı makarna ve bir tas sıcak tarhana çorbası. Ama o küçük mutfakta bir şölen havası vardı. Göksu, boynuna geçirdiği ve yere kadar uzanan o büyük mutfak önlüğüyle ablasına "yardım" ediyor, ona tuzu uzatıyor, kaşıkları hazırlıyordu. Aysu, çorbayı karıştırırken kardeşinin o masum telaşını izledi. Hayat ne kadar acımasız olursa olsun, o bu dört duvar arasında kendi cennetini kurmuştu. Yerdeki sofraya oturduklarında, sobadan yansıyan turuncu alevler Aysu’nun ela gözlerinde dans ediyordu. Çorbadan aldıkları ilk yudum, bütün günün o ayazını, o pas kokusunu söküp aldı. Birbirlerine bakıp gülüşüyor, ekmeklerini çorbaya banarken aslında hayatın tüm zorluklarına kafa tutuyorlardı. Akşamın ilerleyen saatlerinde, Göksu yorgun düşüp başını ablasının dizine koyduğunda, Aysu onun o ipek saçlarını okşayarak ona masallar anlattı. "Bir varmış, bir yokmuş..." diye başlayan o masallarda, krallar her zaman merhametli, kahramanlar her zaman iyilik doluydu. Oysa gerçek dünyanın kapısında, o masallardaki merhameti hiç tatmamış, zifiri karanlık bir adam bekliyordu. Göksu derin bir uykuya daldığında, Aysu onu usulca yatağına yatırdı, üstünü sıkıca örttü. Odanın loş ışığında, köşedeki eski minderine oturdu ve yün yumağını, şişlerini eline aldı. Yarın o soğuk kaldırımda satmak zorundaydı. Elleri yorgunluktan titrese de, her bir ilmekte kardeşinin geleceğini örüyordu. Sessiz, huzurlu ve kendi hallerinde bir geceydi. Aysu, kaderin ağlarını kendi ördüğü ilmeklerden çok daha sert ve çözülmez bir şekilde ördüğünden habersizdi. Çok yakında, o soğuk kaldırımlar, Bursa'nın en karanlık ateşine şahit olacaktı. ✨✨ "Zalimin çarkı, mazlumun ahı duyulana kadar döner. Bazen adaleti sağlamak, kanunlara değil, sokakların kendi kanununu yazmış karanlık adamlara düşer." Ay sonu gelip çattığında, yoksulluğun o soğuk ve acımasız nefesi, Aysu’nun derme çatma evinin kapısına dayanmıştı. Kira günüydü. Ev sahibinin o anlayışsız, sert yüzü günlerdir Aysu’nun kabuslarına giriyor, narin kalbini mengene gibi sıkıyordu. Göksu’yu o çatısı akan, camları kırık ama sevgiyle ısıttıkları yuvadan atmaları demek, Aysu’nun nefessiz kalması demekti. O sabah fabrikaya adımı atarken ayakları geri geri gitse de, içindeki o amansız hayatta kalma güdüsüyle derin bir nefes aldı. Bugün yevmiyesini, içeride biriken bir haftalık hakkını almak zorundaydı. Öğle molası yaklaştığında, Aysu, terden alnına yapışmış kızıl saçlarını geriye iterek ustabaşı Rıza’nın odasına doğru yürüdü. Kapıyı hafifçe tıklatıp içeri girdiğinde, Rıza Usta elindeki çay bardağıyla keyif çatıyordu. Aysu, mahcup ve titreyen bir sesle hakkı olan parayı, kira gününün geldiğini ve Göksu'nun durumunu anlatmaya çalıştı. Ancak Rıza Usta, kaba bir kahkahayla onu susturdu. "Yok para mara! Muhasebe kasayı kapattı diyorum, ay başını bekleyeceksin. Hadi, meşgul etme beni, sümüklü kız, yürü git işine!" diyerek Aysu'yu odadan adeta yaka paça kovdu. Aysu kapıdan dışarı adımlarını atarken, günlerdir omuzlarında taşıdığı o ağır yük, gururuyla çarpıştı. Normalde kimsenin önünde ağlamayan o güçlü kızın ela gözlerinden, çaresizliğin verdiği o ilk yaş damlası yanağına doğru süzüldü. Başını öne eğmiş, hıçkırıklarını yutmaya çalışarak kadın işçilerin olduğu dinlenme alanına doğru yürürken, hayatın bu acımasızlığı kalbini paramparça ediyordu. Tam o anlarda, fabrikanın devasa sürgülü kapılarından içeri ağır, tok ve kararlı adımlar girdi. Boran Aladağ... Sancar Bozdağ’ın can yoldaşı, yeraltının ve bu devasa holdingin mutlak denetleyicisi. Simsiyah gözleri, jilet gibi takımıyla fabrikanın üretim bandında rutin bir denetime gelmişti. Boran, işçilerin yanından geçerken başıyla selam veriyor, makinelerin durumunu kontrol ediyordu. Ancak keskin gözleri, ustabaşının odasından başı önde, omuzları sarsılarak çıkan o narin, kızıl saçlı kızı anında fark etti. Aysu'nun yüzünden süzülen o tek damla yaş, Boran'ın içine açıklayamadığı bir huzursuzluk düşürdü. Adımlarını yavaşlatıp kadın işçilerin olduğu banda doğru yaklaştığında, makine seslerinin arasına karışan fısıltılar kulaklarına çalındı. Hacer Abla ve Zehra, ellerindeki işi yaparken kendi aralarında sessizce isyan ediyorlardı. "Yine yatırmamış şerefsizler yevmiyeleri..." diyordu Hacer Abla dişlerini sıkarak. "Kendi ceplerini dolduruyorlar, bizim terimizi kurutuyorlar. Şu Aysu'ya baksana... Yavrucak günlerdir kira parası denkleştireceğim diye canını dişine taktı. Rıza iti yine eli boş göndermiş kızı, ağlıyordu garibim." Zehra iç çekti. "Bizim çoluğumuz çocuğumuz aç beklerken, muhasebe müdürüyle Rıza'nın kasayı kilitleyip faize attıklarını sağır sultan duydu abla. Ama kim sesini çıkaracak? Adamlar kovarız diye tehdit ediyor." Bu sözler, Boran Aladağ'ın zihninde bir şalterin atmasına yetti. Yeraltının kuralları basitti; güçlünün zayıfı ezdiği yerde, Boran gibi adamlar o gücü ezenin boğazına tıkar, adaleti sokak usulü dağıtırdı. "Bandı durdurun!" Boran'ın gürleyen sesi, fabrikanın o uğultulu atmosferini bir anda bıçak gibi kesti. Devasa pres makineleri, konveyör bantları saniyeler içinde sustu. Yüzlerce işçi korku dolu gözlerle, bandın ortasında dikilen, öfkeden gözü dönmüş Boran'a bakıyordu. "Bana Rıza'yı ve o kravatlı muhasebe müdürünü getirin, hemen!" diye kükredi korumalarına. Birkaç dakika içinde, yüzleri kağıt gibi bembeyaz olmuş Rıza Usta ve muhasebe müdürü, yutkunarak Boran'ın karşısına, yüzlerce işçinin ortasına getirildi. Bütün fabrika nefesini tutmuştu. Aysu, yaşlı gözlerini silmiş, Hacer Abla'nın arkasına sığınarak olan biteni izliyordu. Boran, iki adımda Rıza'nın dibine girdi. Adamın yakasından tuttuğu gibi onu üretim bandının soğuk demirine yapıştırdı. "Siz..." dedi, sesi o kadar tehlikeli ve derindi ki bütün salon ürperdi. "Siz kimin terini, kimin ekmeğini gasp ediyorsunuz ulan? Benim, Sancar Bozdağ'ın fabrikasında, alın teri kurumadan işçinin parasını faize bağlayıp, yetim kızın gözünden yaş mı akıtıyorsunuz?" "Bo-Boran Bey... Yanlış anla-" Boran'ın tokadı o kadar sert indi ki, Rıza Usta yere savruldu. Muhasebe müdürü korkudan olduğu yere çökecek gibiydi. "Git o kasayı aç," dedi Boran müdüre dönerek, gözlerinden alevler saçıyordu. "Git o kasayı aç ve ne kadar nakit varsa buraya getir. Bir kuruşu bile eksik çıkarsa, ikinizi de bu pres makinelerinin altına yatırırım!" Bütün işçilerin gözü önünde, kravatlı müdür koşturarak paraları getirdi. Boran, yeri öpen Rıza'yı ensesinden tutup kaldırdı. "Şimdi tek tek dağıtacaksın ulan bu paraları. Kendi ellerinle, diz çökerek vereceksin o kadınların hakkını!" Rıza titreyen ellerle, rezil rüsva bir halde işçilere paralarını dağıtmaya başlarken, Boran adımlarını Hacer Abla'nın arkasına saklanan Aysu'ya doğru attı. Kızın o yağlı, bol tulumu içindeki titreyen narin bedenini ve kızarmış ela gözlerini gördü. Boran'ın o acımasız ve ölümcül aurası, Aysu'nun karşısında yerini koruyucu, şefkatli bir dağa bıraktı. Kendi elleriyle aldığı yevmiyeyi Aysu'ya uzattı. "Al güzel kardeşim," dedi Boran, sesi babacan ve sıcaktı. "Bu senin alnının teridir. Bir daha kimse senin tek bir saç teline bile dokunamaz, sesini yükseltemez. Bir derdin, bir sıkıntın olursa benim kapım sana her zaman açık." Başını hafifçe eğip ona gülümsediğinde, Aysu'nun kalbindeki o korku bulutları dağılmıştı. "Teşekkür ederim... Boran Abi," diye mırıldandı Aysu, parayı göğsüne bastırırken. O an, fabrikadaki tüm işçilerin kalbine su serpilmiş, Boran Aladağ onların gözünde efsanevi bir kahramana dönüşmüştü. Aysu o akşam evine, cebinde kirası ve kardeşine alacağı defterin parasıyla dönerken kendini ilk defa güvende hissediyordu. Boran Aladağ'ın merhameti, ona bu dünyada hala iyiliğin var olduğunu düşündürtmüştü. Fakat masum Aysu'nun henüz bilmediği, o narin kalbinin kaldıramayacağı bir gerçek vardı: Boran, o karanlık cehennemin sadece bekçisiydi. Asıl tehlike, gölgelerin bile korktuğu, merhameti lügatından silmiş, dudaklarında buz ve kalbinde zifiri karanlık taşıyan o mavi gözlü krallığın ta kendisi; Sancar Bozdağ'dı. Ve kader, çok yakında bu saf su damlasını, o sönmek bilmeyen cehennem ateşinin tam merkezine atacak, her şey asıl o zaman başlayacaktı.

editor-pick
Dreame-Editor's pick

bc

MARDİN KIZILI [+18]

read
570.6K
bc

AŞKLA BERDEL

read
94.9K
bc

ÖTEKİNİ SEVMEK

read
1.5K
bc

MENZİL 🧭🧭🧭

read
4.5K
bc

Ağanın Sözde Karısı

read
93.7K
bc

EFSUN: AĞANIN GELİNİ

read
68.1K
bc

CEO'NUN FİRST LADY'SI (+21)

read
60.5K

Scan code to download app

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook