Gecenin zifiri karanlığı, farların yardığı ince bir ışık huzmesiyle yırtılıyordu. Şehrin dışındaki o ıssız depolardan, gümrük sahasının dikenli tellerle çevrili o boğucu atmosferinden çıkıp otobana bağlandıklarında, Berçim’in omuzlarındaki görünmez yük bir nebze olsun hafiflemişti. Sevkiyat bitmişti. Kamyonlar, içleri ağzına kadar kaçak elektronik ve kimyasal hammaddelerle dolu halde, hayaletler gibi sessizce hedeflerine ulaşmış, paralar el değiştirmiş, el sıkışılmıştı. Tek bir siren sesi duyulmamış, tek bir mavi-kırmızı çakar aynada belirmemişti. Kusursuz bir suçtu. Ve bu suçu planlayan, yöneten kişi oydu: Berçim. Emniyet’in yeminli komiseri, Araf’ın sağ kolu gibi çalışmıştı.
Bu düşünce, midesinde soğuk bir yumrunun büyümesine neden oldu. Başarısı, aynı zamanda ihanetiydi.
Araf’ın siyah SUV’u, asfaltı yutarcasına ilerliyordu. Direksiyonda o vardı. Yan koltuktaki Berçim, başını cama yaslamış, dışarıda akıp giden sokak lambalarının ritmik parlamasını izliyordu. Arabanın içi, motorun derinden gelen homurtusu ve havalandırmadan üflenen sıcak hava dışında sessizdi. Ancak bu sessizlik, önceki gergin sessizliklerden farklıydı. İçinde bir tür suç ortaklığının getirdiği tuhaf, tehlikeli bir huzur vardı. Adrenalin çekilmiş, yerini yorgunluğun o uyuşturucu etkisine bırakmıştı.
"İyi iş çıkardın," dedi Araf aniden. Gözlerini yoldan ayırmamıştı ama sesi, o her zamanki buz gibi tonundan sıyrılmış, daha insani, daha yorgun bir tınıya bürünmüştü. "Caner ve Taner bile senin kadar soğukkanlı olamazdı o son kontrol noktasında. Polisin ışıklarını görünce nefeslerini tuttular. Sen ise radyoyu açtın."
Berçim, dudaklarının kenarında istemsiz bir gülümsemenin oluşmasına engel olamadı. O anı hatırladı; yolda bir çevirme ihtimali belirdiğinde ekibin donup kalışını ve kendisinin gayri ihtiyari bir rahatlıkla hareket edişini. Çünkü polislerin prosedürünü biliyordu, korkacak bir şeyi olmadığını içgüdüsel olarak hissetmişti. Ama Araf bunu "soğukkanlılık" olarak yorumluyordu.
"Panik, dikkati çeker," diye mırıldandı Berçim, başını koltuktan kaldırmadan. "Normal davranmak en iyi kamuflajdır. İnsanlar görmeyi bekledikleri şeyi görürler Araf. Eğer bir suçlu gibi bakarsan, seni suçlu görürler."
Araf hafifçe gülümsedi. Bu, Berçim’in daha önce hiç görmediği, samimiye yakın bir gülüştü. Arabayı sağ şeride kırıp, Boğaz’ı tepeden gören, şehirden izole edilmiş eski bir koruluğun girişine doğru sürdü. Berçim doğruldu. "Nereye gidiyoruz? Ev güvenli değil mi?"
"Ev güvenli," dedi Araf, motoru stop ederken. Etraf sessizliğe gömüldü. Aşağıda, İstanbul ışıl ışıl yanıyor, milyonlarca hayatın karmaşası bir ışık deryası gibi ayaklarının altına seriliyordu. "Ama bazen duvarlar insanın üzerine gelir. Zaferleri kutlamam ama... nefes almayı severim."
Emniyet kemerini çözdü ve Berçim’e döndü. Araç içi lambası yanmıyordu, sadece dışarıdan vuran ay ışığı Araf’ın yüzünün keskin hatlarını aydınlatıyordu. Gözlerinde, o her şeyi tartan tüccar bakışı yoktu şimdi. Daha derin, daha savunmasız bir şey vardı. Yorgunluk. Bir imparatorluğu tek başına omuzlarında taşıyan bir adamın kadim yorgunluğu.
"Sana bir şey soracağım Berçim," dedi Araf, vücudunu hafifçe ona doğru çevirerek. "O polis kontrolünü atlattıktan sonra... ellerin titredi. Sadece bir saniye. Torpidodan çakmağı alırken."
Berçim’in nefesi boğazında düğümlendi. Görmüştü. Her şeyi görüyordu.
"Adrenalin boşalması," diye savundu kendini, sesi beklediğinden daha kısık çıkmıştı.
"Hayır," dedi Araf, sesi fısıltı gibiydi ama arabanın küçük kabininde yankılandı. Elini yavaşça kaldırdı, Berçim’in tepkisini ölçer gibi havada bir an durakladı, sonra uzanıp Berçim’in yanağına düşen bir saç tutamını kulağının arkasına itti. Dokunuşu, bir tüy kadar hafifti ama Berçim’in teninde bir elektrik akımı gibi gezindi. Bu temas, bir tehdit içermiyordu. Bu, bir davetti.
"Korku değildi o," diye devam etti Araf, parmak uçları hala Berçim’in saçlarında gezinirken. Gözleri, kadının gözlerinin en derinine bakıyordu. "O, ait olamama hissi. Sanki... olduğun yer ile olmak istediğin yer arasında sıkışıp kalmışsın gibi."
Berçim geri çekilmedi. Çekilmemeliydi. Rolü bunu gerektiriyordu. Ama kalbinin deli gibi çarpmasının sebebi rolü değildi. Bu adam, tehlikeli bir şekilde onun ruhunu okuyordu. Ve daha kötüsü, Berçim bu tehlikenin çekimine kapıldığını hissediyordu. Araf, yasak elmaydı; ısırırsa zehirleneceğini biliyordu ama açlığına engel olamıyordu.
"Belki de sadece yorgunumdur," dedi Berçim, Araf’ın gözlerinin içine bakarak. "Belki de sen, her hareketimde bir anlam aramaktan yorulmuşsundur."
Araf’ın eli yavaşça Berçim’in çenesine kaydı, başparmağıyla dudağının kenarını hafifçe okşadı. "Ben yorulmam," dedi, sesi boğuklaşmıştı. "Ben hayatta kalırım. Ama senin yanında... gardımı düşürmek istiyorum. Neden bilmiyorum Berçim. Daha kim olduğunu, nereden geldiğini tam olarak çözememişken bile... sana güvenmek isteyen o aptal yanımı susturamıyorum."
Aralarındaki mesafe tehlikeli derecede azalmıştı. Nefesleri birbirine karışıyordu. Berçim, polis akademisinde öğretilen "mesafeyi koru, duygusal bağ kurma" kuralının zihninde bir cam gibi çatlayıp dağıldığını duyabiliyordu. Araf’ın kokusu; tütün, deri ve o tanımlayamadığı soğuk gece kokusu başını döndürüyordu.
Araf yavaşça eğildi. Berçim kaçmadı. Kaçmak istemedi. Araf’ın dudakları onun dudaklarına değdiğinde, bu vahşi bir öpücük değildi. Beklenmedik derecede yumuşak, tereddütlü, soru soran bir öpücüktü. "Bana ihanet edecek misin?" diye soruyordu sanki dudakları. "Beni yıkacak mısın?"