Zaman, ağrı kesicilerin yarattığı o puslu sisin içinde eriyip gidiyordu. Günler, gecelere karışıyor, Berçim’in bilinci bir bataklık gibi bazen yüzeye çıkıyor, bazen derinlere gömülüyordu. Araf’ın evi bir hapishaneden farksızdı ama parmaklıkları yoktu; duvarları lüks, sessizliği konforluydu. Berçim’in yattığı oda, evin en üst katında, ormana bakan geniş camlarla çevrili bir mabetti. Dışarıda sonbahar yağmurları dünyayı yıkarken, içeride şöminenin çıtırtısı ve Araf’ın varlığı hakimdi. Yarasının üzerinden üç gün geçmişti. Ateşi düşmüş, zihni berraklaşmaya başlamış olsa da vücudu hala o kurşunun bıraktığı travmayla savaşıyordu. Bahadır her sabah ve akşam gelip pansuman yapıyor, hiç konuşmadan işini bitirip gidiyordu. Ama Araf... Araf gitmiyordu. Geceleri Berçim uyandığında onu hep orada bul

