Şehrin ışıkları geride kalmış, gecenin kaotik gürültüsü yerini Araf’ın lüks evinin o ağır, yalıtılmış sessizliğine bırakmıştı. Evin kapısı açıldığında Berçim içeriye bir misafir gibi değil, bir mahkum ya da bir kurban gibi adım attı. Üzerindeki kıyafetler hala gecenin isini, barutun kokusunu ve o izbe depodaki kanın metalik tadını taşıyordu. Bedeni yorgundu ama zihni durmuyordu. Adrenalin, damarlarında zehirli bir sarmaşık gibi dolaşıyor, onu uyanık, tedirgin ve tuhaf bir şekilde aç tutuyordu. Bu açlık yemeğe ya da uykuya değil; unutmaya, hissizleşmeye ya da tam tersine, acıyla hissetmeye duyulan bir açlıktı. Araf anahtarları vestiyerin üzerindeki mermer kaseye bıraktı. Ses, sessizliğin içinde bir silah patlaması gibi yankılandı. Ceketini çıkarıp gelişigüzel bir şekilde koltuğun üzerine

