Araf’ın evi, şehrin kaosundan yalıtılmış, cam ve betondan örülü bir kaleydi. Ormanın derinliklerine gizlenmiş bu modern yapı, dışarıdan bakıldığında sessiz bir mezarı andırıyordu; içeride ise zaman, acının ritmine göre akıyordu. Salonun ortasındaki geniş deri koltuğa yatırılan Berçim, tavanın spot ışıklarına bakarken bilincini açık tutmak için savaşıyordu. Işıklar göz bebeklerine iğne gibi batıyor, her nefes alışında sol omzundaki yangın biraz daha harlanıyordu. Acı, keskin ve metalikti; sadece etini değil, düşüncelerini de parçalıyordu. "Suyu kaynatın, temiz bez getirin... Şaka lan, şaka. Film mi çekiyoruz burada? Getir şu çantayı!" Bahadır’ın sesiydi bu. Grubun en sessiz, en tekinsiz üyesi. Ama şimdi ellerinde cerrahi eldivenler vardı ve sesi bir cerrahın soğukkanlılığıyla çıkıyordu.

