Güneş, perdelerin arasından sızan cılız bir ışık hüzmesiyle odaya dolduğunda, Berçim gözlerini araladı. Vücudunun her bir kası, daha önce hiç bilmediği bir yorgunlukla, aynı zamanda tuhaf bir sükunetle ağrıyordu. Araf’ın kolu beline sıkıca sarılmıştı, bacakları kendi bacaklarıyla iç içe geçmişti ve adamın düzenli nefesi ensesine çarpıyordu. Bu esaret dolu sığınakta, dün geceki kadının öldüğünü ve küllerinden yeni, yabancı birinin doğduğunu hissetti. Polis Berçim’in anısı, bu ter ve meni kokan yatakta, sayısız orgazmın şiddetiyle paramparça olmuştu. Araf’ın homurtusuyla irkildi. Adam uyanıyordu. Gözlerini açmadan önce Berçim'i kendine daha çok çekti, burnunu saçlarının arasına gömdü ve derin bir nefes aldı. Sanki onun kokusu, güne başlamak için ihtiyaç duyduğu tek şeydi. “Günaydın, esirim

