İstanbul’un gri göğü, Berçim’in salonunun penceresinden içeri sızan cansız ışıkla birleşiyor, odadaki toz zerrelerini havada asılı kalan küçük hayaletlere dönüştürüyordu. Kendi evi. Bir zamanlar huzur bulduğu, mesai bitiminde üniformasını çıkarıp sivil kimliğine sığındığı o kale, şimdi ona yabancı bir gezegen gibi geliyordu. Mutfak masasındaki kahve soğumuştu. Masanın diğer ucunda oturan adam, Haluk Amir, elindeki ince dosyayı kapattığında çıkan tok ses, sessizliği bir bıçak gibi kesti. "Raporun eksik, Berçim," dedi Haluk. Sesi babacanlıktan çok uzaktı; operasyonel bir soğukluk barındırıyordu. "Araf’ın sevkiyat rotalarıyla ilgili detaylar... Mahmut’u sorguladığını söylüyorsun ama sonuç? O bodrumda ne öğrendi?" Berçim, elindeki kupayı o kadar sıkı tutuyordu ki parmak boğumları beyazlamış

