Tüm yaşadıklarım artık bedenimi iyice yormuştu.
Omuzlarımdaki yük, içimdeki acı, kafamın içinde dönüp duran o bitmek bilmeyen sorular... Her biri birer taş gibi üzerime binmiş, beni yere çökmeye zorluyordu. Göz kapaklarım ağırlaşmıştı, her adımda bacaklarım titriyor, nefes almak bile zorlaşmıştı. Kurt adam bedenim ölümsüzdü belki, ama ruhum değildi. Ruhum yorgundu. Yıpranmıştı. Paramparçaydı.
Taht odasında geçen o uzun saatler, Ay'ın yüzünde gördüğüm o kadın, kulaklarımda hâlâ yankılanan o boğuk ses... "Bul beni." Bu iki kelime beynime kazınmıştı. Artık tahtta oturamazdım. Daha fazla duramazdım.
Canım önünden kalktım. Kendimi zorlayarak.
Tahtımdan kalkarken bacaklarımın nasıl titrediğini hissettim. Günlerdir yeterince yemek yememiş, günlerdir doğru düzgün uyumamıştım. Ama yine de ayağa kalktım. Çünkü yapmam gereken şeyler vardı. Çünkü durmak, pes etmek, yıkılmak gibi bir lüksüm yoktu.
Taht odamdan çıktım. Koridorlarda yürürken ayak seslerim boş koridorlarda yankılandı. Nöbetçi kurtlar saygıyla başlarını eğdiler, ama ben onları bile fark etmedim. Gözlerim ilerideydi. Aklım başka yerdeydi. Kalbim başka bir yerdeydi.
Yatak odama gittim.
Oda loştu, perdeler kapalıydı. Hizmetçiler yatağı düzeltmiş, temiz hava girmesi için pencereyi aralamışlardı. Ama benim umurumda değildi. Tek istediğim, bu bedendeki yorgunluğu atmak, bu kafanın içindeki sesleri susturmaktı. Hiç düşünmeden banyoya yöneldim.
Kendimi suyun, soğuk suyun altına bıraktım.
Suyu açtım, ılık bile yapmadım. Direkt soğuk. Bardaktan boşanırcasına akan o buz gibi sular, başımdan aşağı boşaldı. İlk anda nefesim kesildi, tüylerim diken diken oldu. Ama sonra... Sonra o soğuk, bedenimdeki yangını söndürmeye başladı. İçimde yanan o intikam ateşini değil, ama yorgunluğumu, kaslarımdaki ağırlığı, kemiklerimdeki sızıyı alıp götürüyordu sanki.
Su bedenimden akıp giderken, aklımda ki tek şey ayın yüzeyinde gördüğüm kızın silüetiydi.
O siyah saçlar. O siyah gözler. O keskin hatlar. O boğuk ses. Gözlerimi kapadım, suyun altında durdum. Sanki suyun içinde onun yüzünü görebiliyordum. Su damlaları perde oluyor, onun yüzü ise perdenin ardından bana bakıyordu.
Kimdi o?
Bir de beni bul demişti. Neden? Kimdi bu kadın ve neden onu bulmamı istiyordu? Onunla ne alışverişim vardı benim? Daha önce hiç görmemiştim onu. Yüzü tanıdık gelmişti ama emin değildim. Lilura'ya benziyordu, evet. Ama farklıydı. Daha karanlık, daha acılı, daha derindi.
Yoksa dedim birdenbire. Auvine mi? Eşim mi?
Bu düşünce beynimde bir şimşek gibi çaktı. Kalbim durdu sanki. Suyun altında nefesim kesildi, gözlerimi faltaşı gibi açtım. O kadın... O siyah saçlı, siyah gözlü kadın... Eşim miydi? Auvine miydi? Ama Auvine'nin yüzünü hiç görmemiştim ki. Lilura onu benden saklamış, onu kaçırmış, onu bir yere gizlemişti. Belki de Auvine'nin gerçek yüzü buydu. Belki de ona ait olan şeydi o siyah saçlar, o siyah gözler.
Ay Tanrıçası sesimi duymuş, bana bir mesaj mı göndermişti?
Dün gece, o pencerenin önünde, diz çökmüş, Ay'a yalvarmıştım. "Bana yardım et," demiştim. "Eşimi bulmama yardım et." Ve o anda Ay şekil değiştirmiş, o yüz belirmiş, o ses yankılanmıştı. Bu bir tesadüf olamazdı. Ay Tanrıçası beni duymuştu. Ve bana bir işaret, bir mesaj, bir yol göstermişti.
Bir süre daha soğuk suyun altında bunları düşündüm.
Saatler geçti belki. Dakikalar mıydı, saatler miydi, emin değildim. Suyun soğuğu artık hissizleştirmişti bedenimi. Parmak uçlarım buz kesmişti, dudaklarım morarmıştı. Ama aklımdaki o sorular hâlâ sıcaktı. Hâlâ beynimi yakıyordu.
Evet. Kesinlikle haklıydım.
O silüet benim eşimdi.
Her şey uyuyordu. Ay Tanrıçası'nın bana gönderdiği o işaret, o ses, o çağrı... Hepsi Auvine'ye aitti. O, bir yerlerdeydi. Hapsedilmişti belki, ya da saklanmıştı. Ama hayattaydı. Ve onu bulmamı istiyordu. Belki de son umudu bendim. Belki de benden başka kimseden yardım dileyecek kimsesi yoktu.
Ve ben de bulacaktım.
Her ne olursa olsun onu bulacaktım.
Suyu kapattım. Banyodan çıkarken ayaklarım yerde iz bırakıyordu, ıslak adımlarım mermer zeminde parlıyordu. Havluyla saçlarımı kuruladım, bedenimi kuruladım. Ama ne kadar kurulasam da, içimdeki o ıslaklık, o hüzün, o özlem kurumuyordu.
Duştan sonra biraz uyumayı planlıyordum.
Üzerimi giydim. Sade bir şeydi, koyu gri bir tunik, rahat bir pantolon. Yatağa uzandım, gözlerimi kapadım. Yastık yumuşaktı, çarşaflar temizdi, oda sessizdi. Her şey uyumak için müsaitti.
Ama uyku, uyumam mümkün değildi.
Gözlerimi her kapayışımda, o yüz geliyordu. O siyah saçlar, o siyah gözler, o boğuk ses. "Bul beni." Gözlerimi açıyordum, tavana bakıyordum, bir süre öyle kalıyordum. Sonra tekrar kapatıyordum, aynı yüz, aynı ses. Uyku bir türlü gelmiyordu. Saatlerce yatakta döndüm durdum. Sağa döndüm, sola döndüm, sırt üstü yattım, yüz üstü yattım. Hiçbiri işe yaramadı. Zihnim yerinde durmuyordu, kalbim sanki göğüs kafesimden fırlayacak gibi atıyordu, içimdeki kurt huzursuzlanıyor, durmadan kıpırdanıyordu.
Hızla yattığım yerden kalktım.
Artık dayanamazdım. Bu odanın duvarları üzerime geliyordu. Bu yatağın çarşafları beni boğuyordu. Bu sessizlik, bu karanlık, bu yalnızlık... Hepsi beni öldürüyordu. Daha fazla duramazdım. Ayakkabılarımı giydim, kapıya yöneldim.
Saraydan çıktım.
Koridorlardan geçtim, nöbetçilerin şaşkın bakışları arasında ilerledim. Büyük kapıdan dışarı adımımı attığımda, gece soğuğu yüzüme çarptı. Ama bu soğuk, duştaki soğuk gibi değildi. Bu soğuk canlandırıyordu. Uyandırıyordu. İçimdeki kurt bu soğukla birlikte uyanmaya başlamıştı bile.
Ormanın girişine doğru hızlı adımlarla yürüdüm.
Sarayın bahçesini geçtim, taş duvarları aştım, kendimi ormanın koynunda buldum. Ağaçlar karanlıkta yükseliyor, dalları gökyüzünü kapatıyor, yıldızların ışığı bile zor sızıyordu. Toprağın kokusu, yaprakların kokusu, gece neminin kokusu... Hepsi burnuma doluyordu.
Kurdum, eşinin olduğunu anladığı andan beri beni rahatsız ediyordu.
İçimdeki o vahşi ruh, Auvine'nin varlığını hissettiği ilk andan itibaren durmadan kıpırdanıyor, durmadan uluyor, durmadan beni ona doğru sürüklüyordu. Ama ben onu bastırmıştım. Onu görmezden gelmiştim. Onu duymamazlıktan gelmiştim. Artık değil. Artık onu daha fazla bastıramıyordum.
Ormanın girişine geldiğimde bedenimin değişmesine, kurdumun ortaya çıkmasına izin verdim.
Derin bir nefes aldım. İçimdeki kurdun gücünü hissettim. Önce parmak uçlarımda başladı, tırnaklarım keskinleşti, ellerim pençeleşti. Sonra kollarım, bacaklarım, her yerim kasıldı. Kemiklerim çatırdadı, eklemlerim yerinden çıktı, yeniden şekillendi. Sırtımda bir sızlama, bir gerilme oldu, ve kürk... O koyu, o kalın, o vahşi kürk, bedenimi sarmaya başladı. Yüzüm uzadı, burnum keskinleşti, dişlerim büyüdü. Ve sonunda, gözlerimi açtığımda, dünyayı kurt gözleriyle görüyordum.
Her şey daha keskin, daha canlı, daha gerçekti. Renkler farklıydı, kokular farklıydı, sesler farklıydı. Ve içimdeki o baskı, o huzursuzluk, o kıpırtı... Artık o da gitmişti. Çünkü kurdum artık dışarıdaydı. Özgürdü. Ve onunla birlikte ben de özgürdüm.
"Çık artık ortaya seni yaşlı pire torbası," dedim. Sesimde iğneleyici bir tını vardı.
Kurdum, zihnimin derin kuyularından cevap verdi. Sesini duymuyordum belki, ama hissediyordum. O koca, o asi, o dikbaşlı ruh, içimde bir yerlerde homurdanıyor, söyleniyor, bana küfrediyordu.
"Kes kendini serseri herif," dedi kurdum. Onun sesi, benim sesimden farklıydı. Daha kalın, daha vahşi, daha hayvani. "Günlerdir beni içerde tuttun, havasız bıraktın, susuz bıraktın. Şimdi de kalkmış bana yaşlı pire torbası diyorsun. Senin ben edepsizliğini..."
Bazen şaşırıyordum. Ay Tanrıçası bana yanlış bir kurt vermiş olabilir miydi?
Asla anlaşamıyorduk. O hemen sinirlenir, hemen homurdanır, hemen söylenirdi. Ben ise daha soğukkanlı, daha sabırlı, daha kontrollüydüm. O vahşi doğasını yaşamak ister, ben kurallarıma bağlı kalırdım. O koşmak ister, ben düşünmek isterdim. Aynı bedende iki yabancı gibiydik. Biri insandı, biri kurttu. Biri krallığını düşünürdü, biri sadece avını. Ama aramızda ki bu zıtlık, bu uyumsuzluk, bu çatışma... İtiraf etmeliyim ki, benim de hoşuma gitmiyor değildi.
O olmasaydı, belki de çoktan delirmiştim.
Artık insan bedenimin yerine kurt kürküm kaplamıştı. Dört ayak üzerinde duruyordum, toprağı hissediyordum, rüzgarı hissediyordum, geceyi hissediyordum. Ve kurdum...
Kurdum özgürlüğüne kavuşmuş gibi koşmaya başladı.
Önce yavaş bir adım, sonra hızlanan bir tırıs, sonra tam bir dörtnal. Pençelerim toprağa vuruyor, yapraklar havada uçuşuyor, dallar yüzümü sıyırıp geçiyordu. Ama durmuyordum. Durmak istemiyordum. Koşmak, esmek, uçmak istiyordum.
Ormanın derinliklerine doğru hiç durmadan koşuyor, havayı kokluyor ve yine koşuyordu. Sanki avını bulmaya çalışıyordu. Ama neyin peşindeydi? Hangi avın? Hangi kokunun? Bilmiyordum. Ama kurdum biliyordu. Onun bir amacı vardı, bir hedefi vardı, bir yere gitmek istiyordu. Ve ben sadece ona eşlik ediyordum.
Ağaçlar ardı ardına geride kalıyor, orman giderek sıklaşıyor, giderek karanlıklaşıyordu. Ay ışığı bile artık ağaçların arasından zor sızıyordu. Ama kurdumun gözleri karanlıkta bile her şeyi görüyordu. O emindi, o biliyordu nereye gittiğini.
Sonunda ne kadar koştuk bilmiyorum.
Belki bir saat, belki üç, belki de sabaha kadar. Ama bir anda kurdum durdu. Ayaklarımı yere sapladı, başını kaldırdı, havayı kokladı. Sonra tekrar kokladı. Ve yavaş adımlarla ilerlemeye başladı.
Bir göletin yanında durduk.
Gölet küçüktü, ormanın tam ortasında, ağaçların arasında gizlenmiş gibiydi. Suyu derindi, ama aynı zamanda dingindi. Rüzgar olmadığı için yüzeyi dümdüzdü, cam gibi parlıyordu. Ay ışığı suya vuruyor, göletin yüzeyinde solgun bir parıltı oluşturuyordu.
Susamıştık.
Koşmaktan, terlemekten, nefes nefese kalmaktan boğazımız kurumuştu. Gölete iyice yaklaştık, suyun derin ve dingin yüzeyine eğildik. Ve o anda, suyun içinde kendi yansımamızı gördük. Kurt silüetimiz. O koca beden, o kalın kürk, o parlayan gözler. Ama yansımamıza bakarken, bir şey oldu.
Suyun rengi değişti.
Bir anda, o durgun, o şeffaf, o cam gibi su, kararmaya başladı. Önce hafif bir gölge, sonra koyulaşan bir renk, sonra kapkara bir ayna. Ve o karanlık suyun içinde, bir yüz belirdi. Yine o yüz. Yine o siyah saçlar, yine o siyah gözler, yine o keskin hatlar.
Yine o kadın.
Suyun yüzeyinde, tıpkı Ay'da olduğu gibi, şekilden şekile giriyor, önce beliriyor sonra kayboluyor, sonra tekrar beliriyordu. Dudakları kımıldadı, gözleri bana dikildi. Ve o boğuk ses, bu sefer daha yakından, daha net, daha gerçek bir şekilde kulaklarımda yankılandı.
"Bul beni."
Ses göletin üzerinde yankılandı, ağaçlara çarptı, ormanın derinliklerine doğru uzandı. Ve ben, diz çökmüş kurt bedenimle, suya bakakaldım. O yüz kayboldu, su yeniden eski haline döndü. Ama o ses, o çağrı, o iki kelime, hâlâ oradaydı. Kulaklarımda, beynimde, ruhumda.
"Bul beni."
Kurdum içimde uludu. O da duymuştu. O da hissetmişti. Bu bir tesadüf değildi. Bu bir işaretti. Ve biz, bu işaretin peşinden gidecektik.
Göletin başında öylece durdum, suya baktım, ay ışığının suda dans edişini izledim. Artık emindim. Eşim hayattaydı. Ve ben onu bulacaktım. Her nehirde, her gölde, her derede onun yüzünü görecektim. Her rüzgarda onun sesini duyacaktım. Her gece onun çağrısını hissedecektim.
Ta ki onu bulana kadar.
Başımı gökyüzüne kaldırdım, aya baktım. Ay hâlâ oradaydı, hâlâ parlaktı, hâlâ kadimdi. Ama bu sefer, ona sadece bakmadım. Ona söz verdim.
"Bulacağım," dedim sessizce. "Onu bulacağım. Söz veriyorum."
Kurdum homurdandı içimde. Bu sefer söylenmiyordu. Bu sefer sadece onaylıyordu. Çünkü o da biliyordu, bu avın peşinden gitmek zorundaydık. Bu çağrıya cevap vermek zorundaydık.
Göletten ayrıldım, ormanın karanlığına geri döndüm. Ama bu sefer koşmuyordum. Yürüyordum. Ağır, kararlı, emin adımlarla. Çünkü artık ne yapacağımı biliyordum. Nereye gideceğimi biliyordum.
Beni bul, dedi. Ve ben onu bulacaktım.
Her ne olursa olsun.