Tahtta oturmaktan sıkılmıştım artık.
Ne kadar zaman geçti bilmiyordum. Belki bir saat, belki üç, belki de günler. Betam gideli beri olduğum yerde sayıyor, tahtın soğuk yüzeyinde oturuyor, parmaklarımı boşlukta gezdiriyordum. Kolçak yoktu, hatırlattı bana. O gece paramparça ettiğim kolçak. Elim boşlukta kalıyordu, tıpkı şu hayatta olduğum gibi. Boşlukta. Hiçliğin ortasında. Ama artık oturmanın, beklemenin, kaderin ellerine teslim olmanın zamanı değildi.
Kalktım.
Taht salonunda bir süre ileri geri yürüdüm.
Adımlarım mermer zeminde yankılanıyor, salonun yüksek tavanlarında kayboluyor, sonra tekrar bana dönüyordu. Her adımımda içimdeki huzursuzluk biraz daha büyüyor, her dönüşümde düşüncelerim biraz daha karmaşıklaşıyordu. Sağa yürüdüm, sola döndüm, tahtın önünde durdum, arkamı döndüm, tekrar yürümeye başladım. Kaplan gibi kafesteydim. Kaçacak bir yerim yoktu, sadece bu salon, sadece bu taht, sadece bu bekleyiş.
Kafamdan bir sürü plan, bir sürü olasılık geçiyordu.
Her plan bir umuttu, her olasılık bir korku. Lilura'nın üvey kız kardeşini bulabilecek miydik? Betam ne kadar sürede ulaşırdı ona? O neredeydi, hangi diyarda, hangi krallığın karanlık köşesinde saklanıyordu? Ya onu bulduğumuzda yardım etmek istemezse? Ya bana sırtını dönerse? Ya da daha kötüsü...
Durdum, gözlerimi tavana diktim. Düşüncelerim birer ok gibi beynime saplanıyordu.
Ya Lilura'nın kız kardeşini bulamazsak? O zaman ne yapacaktım? Başka kimseden yardım alamazdım. Lilura'yı tanıyan, onun zaaflarını bilen, onun gibi büyü yapabilen tek kişi oydu. Onsuz, karanlıkta el feneri olmadan yürümeye çalışmak gibiydi. Her an bir uçuruma düşebilir, her an bir tuzağa basabilirdim.
Tamam, bulduk diyelim. Ya yardım etmezse?
Neden etsin ki? Ben ona ne vaat edebilirdim? Lilura'nın üvey kız kardeşi olduğuna göre, belki de onun gibi hırslı, onun gibi kurnaz, onun gibi acımasızdı. Belki de ona verecek hiçbir şeyim yoktu. Belki de onun gözünde ben, sadece Lilura'nın bir zamanlar oyuncak ettiği zavallı bir kraldım. Neden kendi kardeşine ihanet etsin ki?
Ya da daha kötüsü... Ya bana ihanet ederse? Ya o da ablası gibi oyunbaz birisiyse? Ya onunla konuştuğumda, onunla anlaştığımda, hatta belki de onunla ittifak kurduğumda, arkamdan hançeri saplayan yine onun eli olursa? Lilura'nın kanı onun damarlarında da akıyordu. Belki de ihanet, onların ailesinde genetik bir hastalıktı. Belki de ben, bir kuyunun kenarında durmuş, içine bakıyordum ve kuyunun dibinde beni bekleyen şeyin düşmanım değil, belki de aynı karanlık olduğunu görmüyordum.
Kafamda bu düşüncelerle camın önüne kadar geldim.
Salonun doğu duvarındaki büyük pencere. Yerden tavana kadar uzanan, demir parmaklıklarla çevrili o dev pencere. Geceleri ay ışığı bu camlardan süzülür, salonun zeminine solgun gölgeler düşürürdü. Ama bu gece perdeler açıktı, camlar yalın, ay ışığı acımasızdı.
Cama yaklaştım, ellerimi soğuk camın üzerine koydum. Taş zeminden yükselen o gece soğuğu, avuçlarımdan içime işliyordu. Başımı kaldırdım, gökyüzüne baktım. Bulutsuz bir geceydi. Yıldızlar sanki bana bakıyor, sanki benim bu çaresizliğimi seyrediyor, sanki bana gülüyorlardı. Ama ay farklıydı. Ay her zaman kurdun tanrıçası olmuştu. Kurt adamlar için ay kutsaldı, ay bizim anamızdı, babamızdı, her şeyimizdi. Ay olmadan kurdum çıldırırdı, ay olmadan gücümüz yarı yarıya azalırdı. Ay bizim kaynağımızdı, ışığımızdı, karanlıktaki yol göstericimizdi.
Ay'a bakarak dua etmeye başladım.
Dizlerimin üzerine çöktüm. Taş zemin soğuktu, acıtıyordu. Ama umurumda değildi. Başımı arkaya yasladım, gözlerimi gökyüzündeki o parlak, o büyülü, o kadim diske diktim. Dudaklarım fısıldamaya başladı. İçimden gelen kelimelerdi bunlar, kurdun kalbinden kopup gelen dualar.
"Ay Ana," diye fısıldadım. Sesim camda yankılandı, sonra kayboldu. "Sana sesleniyorum. Kanımda akan kurt kanı adına, içimde uluyan kurdum adına sana yalvarıyorum."
Gözlerimi kapadım, derin bir nefes aldım. İçimdeki kurt, o karanlık, o vahşi, o asi ruh, şimdi önümde diz çökmüş, sessizdi. O da biliyordu, bu duanın önemini.
"Yalvarırım Ay Ana," dedim, sesimi yükselterek. "Bana yardım et. Eşimi bulmama yardım et. İntikamımı almama yardım et."
Sözlerimi bitirdiğimde, sessizlik çöktü. Öyle bir sessizlikti ki, kendi kalbimin atışını duyabiliyordum. İçimdeki kurdun nefes alışını. Taht odasının en ücra köşesindeki bir toz zerresinin yere düşüşünü.
Ve o anda, sanki ay şekil değiştirdi.
Gözlerimi açtığımda, bir an nefesim kesildi. Ay... Ay aynı değildi. Daha büyüktü. Daha parlaktı. Ve parlaklığının ardında, daha önce hiç görmediğim bir şey vardı. Bir şekil. Bir siluet. Bir yüz.
Bir yüz gördüm. Ay'ın yüzeyinde.
Nefes alamıyordum. Gözlerimi kırpıştırdım, belki bir yanılsamaydı, belki yorgunluğumun, belki uykusuzluğumun, belki de aklımın oynadığı bir oyundu. Ama hayır. O yüz oradaydı. Net, keskin, gerçek.
Siyah, uzun saçlar. Rüzgârda savruluyor gibiydi, ama orada rüzgâr yoktu. Siyah gözler. Öyle siyah ki, içinde kaybolabileceğin, içinde sonsuzluğu hissedeceğin o türden bir karanlık. Ve o gözler, doğrudan bana bakıyordu.
Yüzün hatları keskin, neredeyse acımasızdı. Ama bir o kadar da güzeldi. Acımasız güzellik. Lilura'nın yüzünü hatırlattı bana. Ama farklıydı. Lilura'nın yüzünde o sinsi, o oyuncu, o cilveli ifade vardı. Bu yüzde ise... Bu yüzde, binlerce yıllık bir acı vardı. Binlerce yıllık bir öfke. Ve binlerce yıllık bir beklenti.
Yüzün dudakları kımıldadı. Ses duymadım önce. Ama sonra, bir rüzgar gibi, bir fısıltı gibi, bir çığlık gibi bir şey kulaklarımda yankılanmaya başladı.
Boğuk bir ses.
Öyle boğuktu ki, sanki binlerce yıldır konuşmamış, sanki boğazı tozla, kumla, kanla dolmuştu. Ama kelimeler netti. Anlaşılırdı. Ve içimi ürpertti.
"BUL BENİ."
Ses odada yankılandı, duvarlardan sekerek geri döndü, tahtın üzerinde gezindi, sonra tekrar bana geldi. Kulaklarımda çınlıyordu, beynimde yankılanıyordu, ruhumda titreşiyordu.
"Bul beni."
Bu iki kelime. İki küçük kelime. Ama içlerinde öyle bir ağırlık, öyle bir anlam, öyle bir çağrı vardı ki, dizlerim bir an daha da gevşedi, neredeyse yere kapanıyordum.
Ay'ın yüzeyindeki yüz kaybolmaya başladı. Önce gözler soldu, sonra saçlar, sonra dudaklar. Ama o ses, o boğuk, o derin, o unutulmaz ses, hâlâ kulaklarımdan gitmiyordu.
"Bul beni."
Pencerenin önünde öylece kaldım, diz çökmüş, gözlerim gökyüzünde, kalbim duracak gibi atıyordu. Ay yeniden eski haline dönmüştü. Parlak, sakin, kadim. Sanki hiçbir şey olmamış gibi. Sanki o yüz, o ses, o çağrı, sadece benim hayal gücümün bir ürünüymüş gibi.
Ama değildi.
O gerçekti. Bunu biliyordum. İçimdeki kurt biliyordu. Tüylerim diken diken olmuştu, ensemde bir rüzgar dolaşıyordu, ruhumun derinliklerinde bir şey uyanıyordu.
Kimdi o? Ay'ın yüzündeki kadın kimdi? Lilura'nın üvey kız kardeşi miydi? Yoksa bambaşka biri mi? Neden bana "bul beni" diyordu? Neredeydi o? Nasıl bulacaktım?
Sorular sorular sorular...
Ama içimde bir his vardı. O an, o yüzü gördüğüm an, o sesi duyduğum an, bir şeylerin değiştiğini biliyordum. Artık sadece bir kral değildim. Artık sadece eşini kaybetmiş, bebeğini kaybetmiş, tahtını kaybetmek üzere olan zavallı bir kurt değildim. Artık bir çağrılmıştım. Bir yerlerde, birisi beni bekliyordu. Ve ben onu bulmalıydım.
Yavaşça ayağa kalktım. Dizlerim sızlıyordu, bacaklarım uyuşmuştu. Ama umurumda değildi. Gözlerimi ay'dan ayırdım, pencereye yaslandım, alnımı soğuk cama dayadım.
"Bul beni," diye fısıldadım kendi kendime. "Seni bulacağım. Nerede olursan ol."
Arkamı döndüm, taht odasının boşluğuna baktım. Meşaleler yanıyor, duvarlardaki gölgeler dans ediyor, taht boş ve sessiz duruyordu. Ama artık o boşluk, o sessizlik, korkutmuyordu beni. Çünkü artık bir yolum vardı. Belki net değildi, belki karanlıktı, belki tehlikelerle doluydu. Ama bir yoldu.
Ve o yolun sonunda, beni bekleyen biri vardı.
Tahtıma yürüdüm, oturdum. Bu sefer kolçaksızlık umurumda değildi. Ellerimi tahtın soğuk metaline koydum, gözlerimi kapadım.
"Betam," dedim içimden, zihin bağıyla. "Acele et. Zamanımız az."
Ve beklemeye başladım. Ama bu seferki bekleyiş, farklıydı. Artık sadece Betam'ı değil, başka bir şeyi daha bekliyordum. O yüzün sahibini. O sesin sahibini. O çağrının sahibini.
Bul beni.
Evet, seni bulacağım. Ve bulduğumda, kim olduğunu, ne istediğini, neden beni çağırdığını öğreneceğim. Belki dostum olacaksın, belki düşmanım. Belki kurtarıcım, belki yok edicim. Bilmiyorum. Ama bir şey biliyorum: Bu çağrı, bu gece, bu dua, boşuna değildi.
Ve ben, Azkhar, Alfa Kral, bu çağrıya cevap verecektim.
Gözlerimi açtım, aya baktım son kez. Ay hâlâ oradaydı. Parlak, sakin, kadim. Ama artık bana farklı bakıyordu. Sanki bana gülümsüyordu. Sanki "Doğru yoldasın," diyordu. Sanki "Devam et," diyordu.
Devam edeceğim, Ay Ana. Devam edeceğim. Auvine'yi bulana kadar, intikamımı alana kadar, Lilura'yı yok edene kadar, bu çağrının peşinden gideceğim.
Bul beni.
Evet. Seni bulacağım.
Ve bulduğumda, hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.