Lilura'nın teklifi, boğulduğum çaresizlik denizinde önüme atılmış, üzerinde sadece "KAÇIŞ" yazan ama altı görünmeyen bir sal gibiydi. Aklımın bir köşesi, bu kadının beni neden kurtarmak istediğini, bedelinin gerçekte ne olduğunu sorup duruyordu. Cadıların hiçbir şeyi karşılıksız yapmadığını biliyordum. Bu bir tuzak mıydı? Yoksa Katil Kral'ın eşi olmaktan daha beter bir kader miydi?
"Bedeli... Bedeli nedir?" diye sordum, sesim titrek ama içimdeki dirençle birlikte. Gözlerimi Lilura'nın gece ve yıldız gibi derin gözlerine diktim.
Lilura, hafifçe başını yana eğdi, yüzünde anlaşılması güç bir ifade vardı; acıma mı, merak mı, yoksa kadim bir planın parçasını yerine oturtmanın tatmini mi? "Bunu zamanı geldiğinde öğreneceksin," dedi, sesi bir büyü gibi yumuşak ama altında çelik gibi bir irade yatıyordu. "Şimdi seni Alfa Kral'dan kurtaralım. Benimle gel."
"Nasıl geleyim?" diye haykırdım, gözlerimi kalkanın dışına, pençelerini her vuruşta daha derine saplayan siyah kurda çevirerek. Kalkan, artık net bir şekilde çatırdıyordu; üzerinde oluşan mavi çatlaklar, bir örümcek ağı gibi genişliyordu. "O kurt, buradan çıktığım an beni parçalara ayırır!"
"Biliyorsun ki," diye devam etti Lilura, hiç telaş etmeden, "biz cadılar, kimseyi rızası olmadan büyülerimize alet edemeyiz. Gücümüz, iradeyle yapılan anlaşmalardan doğar. Senin *istemene* ihtiyacım var." Bana doğru bir adım daha attı, arasındaki mesafe artık birkaç karıştı. "Benimle gelmeyi kabul ettiğini söyle. Ve gözlerini kapat."
Etrafımda çember daralıyordu. Arkamda, kalkanı yıkmak üzere olan bir kurt; önümde, bilinmezliğe açılan bir cadı. Annemin gözyaşları, babamın endişeli bakışları, sürümün bana dönüşen bakışları... ve ufukta hızla yaklaşan, varlığıyla bile havayı ağırlaştıran o korkunç kral. Seçim yoktu. Aslında seçim çoktan yapılmıştı: Ya burada ölürdüm ya da Lilura'nın bilinmezliğinde bir şans arardım.
Derin, sarsıcı bir nefes aldım. Çamurun, kanın ve korkunun kokusu ciğerlerimi doldurdu. Sonra, Lilura'nın gözlerinin içine bakarak, kelimeleri ağzımdan döküldü: "Lilura... seninle gelmeyi kabul ediyorum."
Cümle bitmeden, Lilura'nın dudaklarında küçük, tatmin edici bir kıpırtı belirdi. "Gözlerini kapat," diye fısıldadı.
İtaat ettim. Karanlık, görüntülerden daha acımasızdı. Siyah kurdun son bir umutsuz hamlesiyle kalkanı delip geçtiği anı duyacağımı sandım. Ama duyduğum şey, Lilura'nın sesi oldu. Daha önceki o tıslayan, kadim dilden farklıydı; bu seferki daha ritmik, daha içe işleyen, adeta doğrudan kemiklerimde yankılanan bir fısıltıydı. Anlamını bilmediğim kelimeler, havada kristalleşiyor, etrafımı sarıyor gibiydi. Tenimde hafif bir karıncalanma, sonra sanki köklerimden sökülüyormuş gibi tuhaf bir sersemlik hissettim. Yer, ayağımın altından kayıyordu, ama düşmüyordum. Sadece... **gidiyordum.**
"Artık gözlerini açabilirsin."
Lilura'nın sesi, artık çamurun ve paniğin ortasında değil, taş duvarlardan yankılanarak geliyordu. Göz kapaklarımı açtım.
Çamur, ağaçlar, ay ışığı yoktu. Şimdi, geniş, yüksek tavanlı bir mağaranın içindeydim. Duvarlar, kadim ve tuhaf sembollerle oyulmuştu; bazıları tanıdık ay ve yıldız motifleri, bazılarıysa hiç görmediğim, rahatsız edici şekillerdi. Havada, otlar, kurutulmuş çiçekler, toprak ve... bir çeşit elektrik, bir statik enerji kokusu vardı. Duvarlara sabitlenmiş meşaleler, titrek, turuncu alevleriyle mağarayı dans eden gölgelerle dolduruyordu. Burası bir sığınaktı, ama aynı zamanda bir laboratuvar, bir tapınak gibiydi. Havadaki büyü hissi, nefes aldığım her an ciğerlerime doluyordu.
"Oldu mu?" diye fısıldadım, sesim bu yeni yankılanan boşlukta cılız kalıyordu. Hâlâ titriyordum, ama şimdi soğuktan ve şoktan. "Kurtuldum mu?"
Lilura, biraz ötede, kocaman, düz bir taş masanın yanında duruyor, üzerindeki şişelerden birini inceliyordu. Bana döndüğünde, meşale ışığı yüzünün keskin hatlarını vurguluyor, gözlerindeki mor derinliği daha da belirginleştiriyordu. Yüzünde ne bir rahatlama ne de bir zaif ifadesi vardı.
"Ah, hayır, Auvine," dedi, sesi düz ve gerçekçiydi. "Kurtulmadın."
Yüreğim bir kez daha ağzıma geldi. "Ne? Ama sen-"
"Seni Alfa Kral'dan, o andan, o avdan geçici olarak uzaklaştırdım," diye sözümü kesti. "Ama onunla olan bağın, o kopmaya çalıştığım iplik... o hâlâ orada. Zayıf, evet. Gölgelediğim için bulanık. Ama var. Ve o, seni bulmak için her şeyi yıkıp geçecek." Bir an durdu, sanki bir karar veriyordu. "Ama merak etme. Biraz sonra... her şeyden tamamen kurtulacaksın."
**"Her şeyden?"** Bu kelime, içimde bir buz parçası gibi eridi. "Her şeyden derken... ne demek istiyorsun?" diye mırıldandım, korkuyla geriye, soğuk taş duvara doğru yaslanarak. "Nasıl 'her şeyden' kurtulacağım?"
Lilura, masadan birkaç adım uzaklaştı, bana doğru yürüdü. Adımları yankılanıyordu. "Seni kurtarmamı kabul ettin. Şimdi... kurtuluşa hazır ol."
Hazırlık diye bir şey yoktu. Sadece, anlaşmanın ikinci perdesinin açılmasını beklemek vardı. Lilura, ellerini, avuç içleri bana dönük şekilde kaldırdı. Gözleri kapandı, dudakları yeniden hareket etmeye başladı. Bu seferki sözler, daha öncekilerden daha güçlü, daha otoriterdi. Havada bir basınç oluştu, kulaklarım tıkandı. Mağaranın içindeki hava, aniden keskin, ozon kokulu bir elektrikle doldu.
Ve sonra başladı.
Lilura'nın avuçlarından, duman değil de katılaşmış gece gibi, yoğun, siyah, dalgalı dumanlar çıkmaya başladı. Bu dumanlar, meşale alevlerini boğarak, oda sıcaklığını aniden düşürerek, her yeri sarmaya başladı. Birkaç saniye içinde, Lilura'nın silueti bile bu sis perdesinin ardında kayboldu. Etrafımı saran soğuk, kemiklerime işliyordu. Nefes almak zorlaşıyordu; havadaki sihir öylesine yoğundu ki, ciğerlerim onu işlemekte zorlanıyor gibiydi.
"Lilura!" diye bağırmaya çalıştım, ama sesim bu ağır, büyülü sisi yaramıyordu.
Ve işte, en sonunda gördüğüm şeyler... Sisin içinde, mavi-beyaz, yılan gibi kıvrılan, mağaranın duvarlarına çarpan, taşı parçalayan **şimşekler.** Hiç gök gürlemesi duymadım. Sadece, bir elektrik çarpmasının tiz vızıltısı ve taşların parçalanma sesi. Her bir şimşek çaktığında, anlık bir aydınlıkta, duvarlardaki o garip sembolleri, Lilura'nın dimdik, konsantre duruşunu ve kendi ellerimi -artık neredeyse şeffaflaşmış, bu dünyaya ait değilmiş gibi görünen ellerimi- görüyordum.
Son bir mavi flaş, tüm görüş alanımı kapladı. Ve sonra... her şey, mutlak bir sessizliğe ve gözleri kapalı bile olsa hissedilen parlak bir beyazlığa dönüştü. Bedenimdeki ağırlık, yerçekimi hissi, hatta nefes alışverişim bile silinip gitti.
Lilura'nın sözlerinin son yankıları zihnimde sönümlenirken, geriye kalan tek şey, o beyaz boşluk ve içimde kabaran, kadının sözlerine dair tarifsiz bir dehşetti:
**"Her şeyden tamamen kurtulacaksın."**