"Auvine! Auvine, uyan! İnmemiz gerekiyor!"
Lilura'nın sesi değildi bu. Daha tiz, daha günlük, daha... insani bir ses. Gözlerimi, ağırlıkla açtım. Yanımda, metro koltuğunda, bana hafifçe dirseğiyle dürten, kızıl saçları omuzlarına dökülen, makyajı henüz bozulmamış Laura'ydı. Etrafa baktım. Yabancı yüzler, elinde telefonlar, başlarını öne eğmiş insanlar... ve pencereden hızla geçen, ışıklarla dolu bir tünel.
"Ne? Hı?" diye mırıldandım, zihnim hâlâ o sisler ve şimşekler arasındaydı. Yutkundum. Boğazım kupkuruydu.
"Uyuyakalmışsın yine. Bak, inmemiz gereken istasyona geldik neredeyse," dedi Laura, toparlanmam için bana zaman tanımak adına çantasını omzuna geçiriyordu.
Metro, raylar üzerinde hafif bir sarsıntıyla yavaşladı ve pürüzsüzce durdu. Kapılar açıldı. Soğuk, yeraltının nemli havası içeri doldu. Laura'nın peşinden, sersemlemiş adımlarla metrodan indim. Beton zeminde yürürken, ayaklarımın altındaki sertlik garip geliyordu. Sanki biraz önce çamur vardı orada...
"Sonunda ayılabildin," dedi Laura, merdivenlere doğru yürürken. Yanıtımı duymak için yavaşlamıştı.
"Aynen," diye cevapladım, sesim hâlâ biraz boğuk çıkıyordu. Gözlerimi ovuşturdum, sanki görüntüleri netleştirmeye çalışıyordum. "Biliyor musun, az önce uyuduğumda... çok saçma bir rüya gördüm."
"Yine mi?" diye güldü Laura, merdivenleri ikişer üçer çıkıyordu. Ben de ona yetişmeye çalışıyordum. "Ne gördün bu sefer? Yine o şirin, konuşan köpek yavrusu mu?"
"Hayır," dedim, yanına yetiştim. Sokak seviyesine çıktığımızda, akşamın serin havası yüzümü okşadı. Şehrin ışıkları, gökyüzündeki kızıllığa karışıyordu. "Daha... tuhaf bir şeydi. Sanki... sanki bambaşka bir evrendeydim. Kurtların olduğu, konuştuğu, insana dönüştüğü... garip, kafa karıştırıcı bir rüya." İçimden bir şey, bu rüyayı anlatırken kasılıyordu. "Gerçekten tuhafmış," diye ekledim, sanki onu da kendimi de inandırmaya çalışıyordum.
Laura, omzuma dostça bir şaplak attı. "Fazla fantastik roman okumayı kesmelisin, Auvine. Ya da belki de akşam yediğin o baharatlı noodle'ları. Hayal gücün müthiş!"
Gülümsemeye çalıştım. "Galiba öyle."
Metro istasyonundan çıkıp, evimize giden ara sokaklara daldık. Bu sokakları ezbere biliyordum; dökülen boyalı binalar, birkaç küçük dükkan, sokak lambalarının sarı ışığı altında uzayan gölgelerimiz. Her şey normal, tanıdık, güvenliydi. Ama içimde bir yerlerde, o rüyanın gerçekliği, bu sokakların yapaylığından daha derin, daha keskin bir şekilde yanıyordu.
Nihayet apartmanımıza vardık. Laura, her zamanki gibi söylenerek, ayakkabılarını çıkardı. "Ah, bu topuklar! Neden her seferinde seni dinlemiyorum da bunları giyiyorum?" Kapının yanındaki küçük sehpaya anahtarlarını fırlattı.
Ben ise hiç durmadım. Doğruca koridoru geçip küçük odama girdim. Kapıyı arkamdan kapadım, sırtımı tahtaya dayadım ve derin bir nefes aldım. Sakin ol. Sadece bir rüyaydı. Gerçek değildi.
Üzerimdeki garsonluk üniformasını –beyaz gömlek, siyah önlük– çıkardım. Kumaş, ter kokuyordu. Onu sandalyenin arkasına attım. Sonra, dolabımdan yumuşak, havlu bornozumu çıkardım ve üzerime geçirdim. Pamuksu kumaş tenime değdiğinde, bir rahatlama hissettim. En azından bu gerçekti.
"Laura, ben duşa giriyorum!" diye seslendim koridordan.
Salondan, buzdolabının açılma sesi ve Laura'nın cevabı geldi: "Tamamdır! Bende dünden kalan pizzayı ve kolanı çıkarıyorum. Acele et, sana kalmayabilir!"
Bir kahkaha attım, gerçek bir kahkaha bu sefer. "Bana da bırak!"
"Acele et o zaman, obur!" diye karşılık verdi.
Banyoya girdim, bornozu çıkardım ve duşakabinin cam kapısını açtım. Suyu açtım, sıcaklığını ayarladım. İlk fışkıran soğuk su damlaları, ayak bileklerime değdiğinde ürperdim. Sonra, sıcak su bedenimi sardı. Kaslarım, günün yorgunluğunu, o tuhaf rüyanın gerilimini bırakmaya başladı. Su, saçlarımdan omuzlarıma, sırtıma doğru akarken, gözlerimi kapattım.
Ama sıcak suyun rahatlatıcılığına rağmen, kalbimde bir buz parçası erimiyordu. Her duşta olduğu gibi, bu an en savunmasız olduğum, düşüncelerimin en açık olduğu andı. Ve her seferinde aynı düşünceye takılıp kalıyordum: **Geçmişimi hatırlayamamak.**
Bu, beni en çok yaralayan şeydi. Kimdim ben? Nereden gelmiştim? Ailem var mıydı? Beni seven, beni arayan biri var mıydı dışarıda? Hayatıma dair hatırladığım her şey, son beş yılla sınırlıydı. Ondan öncesi... siyah, sessiz, dipsiz bir boşluktu.
Gözlerimi ilk açtığım yer, beyaz, steril bir hastane odasıydı. Başım sargılı, vücudum morluklar içinde. Kim olduğumu, nerede olduğumu, ne olduğunu bilmiyordum. Doktorlar 'travmatik hafıza kaybı' dediler. Kimliğim yoktu. Üzerimdeki kıyafetlerden, cebimdeki birkaç bozuk paradan başka bir şey yoktu.
Hastaneden taburcu olduktan sonra, kayıp, korkmuş, aç ve parasızdım. Sokaklarda amaçsızca dolaşıyordum. Günler geçiyor, umudum tükeniyordu. Tam o çaresiz anımda, **Laura** beni buldu. Bir kafe çalışanıydı, molasında dışarı çıkmıştı. Yırtık pırtık, üşümüş halimi gördü. Bana önce sıcak bir çorba, sonra bir şans verdi. Bir anne şefkatiyle, bir arkadaş samimiyetiyle yaklaştı bana. Geçmişimi hatırlamadığımı söylediğimde, gözlerinde bir üzüntü belirdi, ama asla geri çevirmedi. Evini açtı. Bu küçük, dağınık, sıcak apartman dairesini paylaşmamı teklif etti.
O benim en büyük şansımdı. Onun sayesinde, garsonluk işini buldum. Fazla para kazanamıyordum, evet. Bazen zorlanıyorduk. Ama en azından aç değildim. En azından sıcak bir yatağım, güvenli bir çatımın altındaydım. En azından, beni olduğum gibi kabul eden, geçmişim olmasa da geleceğe dair umut veren bir dostum vardı.
Bu düşünceler, içimdeki buzları eritmeye başladı. Laura'nın yaptıkları, kalbimi ısıttı. Belki geçmişim yoktu, ama şimdi bir hayatım, bir dostum vardı. Bu, çoğu şeyden daha değerliydi.
Duştan hızla çıktım, bir havluyla kurulandım. Aynada, buğulu yansımama baktım. Sıradan, biraz solgun, kestane saçlı, ela gözlü bir genç kadın. Rüyamdaki o vahşi güzelliğin, o gümüşi ışıltının izi yoktu yüzümde. İçimi bir rahatlama, sonra da hafif bir burukluk kapladı. Neden?
Üzerime rahat bir tişört ve eşofman altı geçirdim. Saçlarımı havluyla kurulamaya çalışarak salona çıktım.
Laura, kanepenin üzerine kıvrılmış, televizyonda bir reality şov izliyor, bir yandan da kocaman bir dilim pizzayı iştahla yiyordu. Yanında iki kutu kola duruyordu. Bana baktı, ağzı dolu halde, "Az kalsın hepsini bitiriyordum!" diye mırıldandı.
Gülümseyerek yanına oturdum ve kalan pizzadan bir dilim aldım. "Yetiştim işte."
Kolayı açtım, soğuk, şekerli içecek boğazımdan aşağı inerken, Laura televizyondaki olaylara gülüyordu. Her şey normaldi. Her şey sıradandı.
Ama o rüya... o mağara, o şimşekler, o "her şeyden kurtulacaksın" sözleri... tıpkı geçmişimin karanlık boşluğu gibi, şimdi de geleceğime dair hafif, inatçı bir kaygı olarak zihnimin bir köşesinde asılı kaldı.