Ayın Çağrısı ve Kesilen İplik
Sabah iş yerinde yapacaklarımızı konuşarak geçirdiğimiz kısa sohbetin ardından, Laura'nın lafı yine o rüyaya geldi. İçimdeki şüpheyi, o tuhaf gerçeklik hissini tam anlatamıyordum.
"Laura, metroda gördüğüm o rüya... sanki bir rüya değil de, yaşanmış bir anı gibiydi. O kadar gerçekçiydi ki," diye dertlendim, bulaşıkları yıkarken.
Laura, tezgahın diğer tarafında kahve makinesini dolduruyordu. Bana dönüp, hem şefkatli hem de eğlenceli bir ifadeyle baktı. "Sana diyorum, o kurgusal evren r******rını okumayı bırakmalısın artık, tanrı aşkına! Şekil değiştiren kurtadamlar, ha? İlahi, Auvine, hiç güleceğim yoktu!" Gözlerini devirip, kahve çekirdeklerinin kokusunu içine çekti.
Onun bu rahat, dünyevi tepkisi karşısında, ben de gülmeye başladım. Haklıydı. Bu tamamen bir saçmalık olurdu. Gerçek dünyada, geçmişini unutmuş bir garson kız, kurtadamlar ve cadılarla dolu bir macera yaşamazdı. Bu, sadece zihnimin, boşluğa düşen geçmişime karşı ürettiği, abartılı bir fantaziydi. Kendimi teselli etmeye çalıştım: *Belki de hafızam yerine gelirken, böyle tuhaf rüyalar görüyorumdur.*
Son dilim pizzamızı sessizce yedikten sonra, yorgunluk kemiklerime işlemeye başlamıştı. "Ben yatıyorum," dedim, tabağımı mutfağa götürürken. "İyi geceler, Laura."
"Iyi geceler, Auvine," diye karşılık verdi, televizyon kumandasını eline alarak. "Yarın erken kalkacağız, iyi dinlen."
Odama girdim. Kapıyı arkamdan kapar kapamaz, günün yükünü atmak istercesine kendimi yatağıma bırakmak üzereydim ki, odamın zeminine düşen soluk bir ışık hüzmesi gözüme çarptı. Pencere perdesinin kenarından sızan, gümüşi, kadifemsi bir ışıktı bu. Ay ışığı.
Bir an için donup kaldım. Sonra, sanki bir mıknatıs beni çekiyormuş gibi, ayağa kalkıp pencerenin önüne yürüdüm. Perdeyi usulca kenara çektim.
Dışarıda, şehrin turuncu ışık kirliliğinin üzerinde, gökyüzünde asılı duran dolunay, nefes kesici bir güzellikte parlıyordu. Bulutsuz, berrak bir geceydi. Ayın ışığı, sokak lambalarının yapay sarısından farklıydı. Daha soğuk, daha saf, daha... *kişisel* bir ısı yayıyor gibiydi. Pencerenin önünde durdum ve avuç içlerimi cama dayadım. Cam soğuktu, ama ayın görüntüsü üzerimden geçerken, tuhaf bir şekilde, güneş ışığından daha derin, daha içsel bir sıcaklık hissettim. Sanki tenim, ay ışığını emiyor, her hücremde hafif bir karıncalanma, bir canlanma hissediyordu. Bu, garip ama hiç de rahatsız edici olmayan, neredeyse tanıdık gelen bir duyguydu.
Uzun dakikalar boyunca, hipnotize olmuş halde ayı izledim. Zihnimdeki tüm sesler, endişeler, boşluklar kaybolmuş, yerini bu dingin, gümüşi ışığa bırakmıştı. Kalbimin atışı sakinleşti. Sanki bu ışık, beni tanıyor, benimle sessizce konuşuyordu.
Derken, ufukta yavaşça ilerleyen koyu, devasa bir bulut kütlesi gözüme çarptı. Zarif, neredeyse kasıtlı bir hızla, ayın parlak yüzeyine doğru sürükleniyordu. Bulut ayın önüne gelmeye başladıkça, içimdeki o huzur aniden yerini tuhaf bir huzursuzluğa bıraktı. Kalbimde, hafif ama rahatsız edici bir sıkışma, bir sızı hissettim. Bu, fiziksel bir acıdan ziyade, duygusal bir kopuş, bir kayıp hissi gibiydi. Sanki o bulut, sadece ayın ışığını değil, benimle ay arasında var olduğunu hissettiğim o incecik, görünmez, duygusal bağı da kesiyordu. İpliği koparıyordu. Nefes almakta güçlük çekmeye başladım. Ellerimi pencerenin camına daha sıkı bastırdım, parmak uçlarım beyazlaştı.
Bulut, ayın önündeki ilerleyişini sürdürdü. Işık hüzmesi giderek daraldı, soluklaştı. Ve sonra... Bulut tamamen ayı yuttu. O güzelim gümüşi disk, koyu gri bir perdenin ardında kayboldu. O an, kalbimdeki o hafif sızı, keskin, dayanılmaz bir acıya dönüştü. Göğsümde bir boşluk açılmış gibiydi. Nefesimi tutmuştum, gözlerim hâlâ ayın kaybolduğu yerdeki karanlığa dikiliydi.
Ve işte o zaman, sanki ayın yokluğuna bir yanıt olarak, gökyüzü patladı. Önce, uzaktan gelen derin bir gök gürültüsü. Sonra, göz kamaştırıcı, mavi-beyaz bir şimşek, bulutların arasını yarıp geçerek şehri anlık bir gündüze çevirdi. Ardından yağmur... Önce birkaç ağır damla pencere camına vurdu, sonra bir sel gibi boşaldı. Yağmurun ritmi, sokakları, çatıları, penceremi dövmeye başladı.
Yağmur sesi... Normalde en sevdiğim, beni sakinleştiren, uykuya davet eden bir sesti. Ama bu gece, o ses bile içimdeki o kopmuşluk hissini, o acıyı dindiremiyordu. Ayın yokluğu, her şeyi farklı kılıyordu. Titreyerek, pencereyi kapattım. Yağmurun sesi, artık camın ardından, boğuk ve uzaktan geliyordu.
Kendimi yatağa bıraktım. Yorganın altına girdim, ama bir türlü ısınamıyordum. İçimdeki soğukluk, dışarıdaki havadan daha keskindi. Gözlerimi kapattım, yağmurun sesine odaklanmaya, uykuya dalabilmeye çalıştım. Ama zihnim, o kaybolan ay ışığına, o kopan ipliğe, o rüyadaki şimşeklere takılıp kalmıştı. Ay a bakarken zihnimde kendilğinden oluşan sözler...
"Her şeyden tamamen kurtulacaksın."
Bu söz, şimdi yağmurun tıkırtılarına karışıyor, zihnimde yankılanıyordu. Neyden kurtulacaktım? Geçmişimin boşluğundan mı? Bu yalnızlık hissinden mi? Yoksa... o koparılmaya çalışılan, bu gece kaybettiğimi hissettiğim o korkudan mı?
Uyku, nihayet, bu karmaşık düşüncelerin üzerime ağır bir battaniye gibi çöktü. Ama bu, huzurlu bir uyku değildi. İçinde, gölgelerin arasında koştuğum, bir şeyi kaybettiğim için ağladığım ve uzaktan, tanıdık, ürpertici bir uluma sesinin duyulduğu, bulanık rüyalar vardı.