Demir bana telefonumu fırlattı. Yakalar yakalamaz çalmaya başladı. Sude arıyordu, Sude’nin adını görünce sanki beni kurtaracakmış gibi hemen açtım.
Demir’in eli bileğimi yakalayarak “Hoparlör” diye fısıldayıp bıraktı.
Hoparlöre aldım. Demir’in tutuşu canımı yakmıyordu ama sertti.
“Hey!” dedim sesim fazla neşeli ve fazla sahte çıktı.
“Mey?” dedi Sude adımı kısalttığı anlardan herhangi biriydi sadece sesinde bir sorgu ve kuşku vardı. “Nerelerdesin? İyi misin?” diye sordu,
Demir’in eli boğazıma kaydı, boğmuyordu sadece tutuyordu. Başparmağını çenemin altına bastırdı, dudaklarıyla sessizce kelimeleri şekillendirdi, gözleri gözlerime kilitlenerek. Evet , de.
Nefes alamadım ve bağırmak istedim. Ama bunu yapmayıp başımı salladım ve “Evet, iyiyim.” dedim. Yalan söyledim.
“İyi gelmiyor sesin?” dedi hemen anında.
“Ah, biraz yorgunum.” dedim. Demir başparmağını daha sıkı bastırdı ne cezalandırıcı ne de teselli verici. Sadece sesimin kime ait olduğunu hatırlatan cinsten.
“Biraz mola vermem gerekiyordu. Dinleniyorum. Her şey yolunda Sude.” dedim.
Sessizlik sürdü bir süre.
“Tamam madem öyle diyorsun, sonra ara beni sürtük.” diyip hat kapandı.
Telefon alev alacakmış gibi baktım. Demir’in onu elimden alıp cebine koyduğunu farketmemiştim bile, sanki hiç bir şey olmamış gibi.
“Bu ne şimdi?” dedim sesim kızgın ve kırgındı.
Demir cevap vermedi.
“Bir şey söyle!” diyip bağırdım bileğimi elinden kurtararak.
Hala hiç bir şey yoktu. O sinir bozucu sessizlik. Sanki ben bir fırtınaydım ve o geçmemi bekliyordu.
“Bunu yapamazsın!” diye hırladım. Avuçlarımla göğsünden ittim tabi ki yerinden bir milim bile kıpırdatamadım. “Hayatımı dikte edemezsin!”
Olduğu yerde durmaya devam etti. Soğuk, okunmaz.
“Bana bir mahkum gibi davranıyorsun bir evcil hayvan gibi.” diyip bir tane sert bir tokat indirdim yanağına.
O da yetmedi bana en yakın vazoyu alıp ona doğru fırlattım. Kendini savuşturarak bana doğru ilerlemeye başladı.
Ama ondan korkmuyordum. Vazo parçalara ayrılıp yere düşüp kırılırken su, cam kırıkları ve çiçek sapları gibi dağılmış hissediyordum kendimi.
“Bir şey söyle piç!” diye bağırdım.
Hızlıca hareket etti ve bileğimi tekrar yakaladı. Bu sefer daha sıkı ve çekti. Peşinden sendeleyerek yürüdüm. Kalbim boğazımda çarpıyordu adeta.
“Demir! Bırak!” diyip kolumu çektim nafile bir çabayla.
Bırakmadı.
Yatak odasının kapısı arkamızdan çarparak kapandı. Bağırmadı. Tek kelime etmedi. Beni yatağa itti sanki hiç bir ağırlığım yokmuş gibi yüzüstü düşmemi sağladı. Kelepçeler şak diye kapandı. Cilde soğuk metal beni ürpertti.
“Ne yapıyorsun?” diye soludum. Kelepçelere asılarak. “Demir!” dedim ona baktım.
“Dürüstlük istiyordun!”
Sesi kadife gibi olsada çelik kadar sert.
“Al işte.” diyip yatakta arkamda diz çöktü ve gözleri resmen içimi yaktı.
“Şımarıklık yapamazsın.” dedi ellerini vücudumun yanlarından kaydırarak, oyalayıcı ve tehlikeli, hafifçe.
“Yeter…” diye fısıldadım ama dokunuşu sürsün istiyordum içten içe.
Belimden, kalçalarımdan, uyluklarımdan geçiyor ama tam olarak ihtiyacım olan yere dokunmuyordu, vücudum yanıyor, kalbim davul gibi atıyordu.
Omurgamı öperek dişlerini tenime sürttü. İrkildim hem de yüksek sesle.
Uzaklaştı.
“Hayır!” diye bağırdım.
Uyluklarım kasıldı ve sırılsıklamım. Titriyordum. Söylemeden yalvardım.
“Lütfen!” diye haykırdım, “Lütfen!”
“İstemeden yalvaramazsın.” dedi.
“İstiyorum, Demir. Yemin ederim ki istiyorum.” diye ağladım.
“O zaman neden tokatladın beni?”
Sözleri nefesimi kesti.
“Neden hep zorluyorsun, nereye gideceğini bildiğin halde?” diye sordu.
“Çünkü senden nefret ediyorum.” diye cevapladım. “Bana kendimi hissettirdiğin halden nefret ediyorum. Buna ihtiyaç duymamdan nefret ediyorum.”
Mırıldanarak söyledi, “Nefret etmiyorsun fazla hoşuna gitmesinden korkuyorsun.”
Parmakları bacaklarımın arasına kaydı, hissedilecek kadar dokunup çekildi. Sadece acı verdi, ağlamama sebep olacak kadar büyük bir acı.
“Hayır! Demir lütfen!” diye haykırdım.
“Şımarıklık mı yapmak istiyorsun Meyra?” diye mırıldandı ağzını uyluğumda gezdirdi. “Kontrolümü mü sınamak istiyorsun?”
Daha da yaklaşıp “Koruma ile cezayı karıştırdın.” diyip elimi ihtiyacım olan yere dokundurup çekti.
Sonra hiç bir şey.
Ham bir çığlık attım. O ise dizimin içini öpüp ayağa kalktı ve uzaklaştı.
Paramparçayım. Gözlerim yaşlı. Göğsüm her hıçkırıkta inip kalkıyor. Elbisem yukarı sıyrılmış, bacaklarım açık. Bileklerim bağlı.
“Beni zalim sanıyorsun? Ama ben sana hep nazik oldum.” dedi.
Alaycı bir kahkaha atarak acı acı gülüyorum. “Bu mu nazik?”
“Neler yapabileceğimi görmedin?” diyip yatağa geri geldi, saçımı avuçladı ve yüzümü yukarı kaldırdı.
Ağzı dudaklarımın hemen üstünde.
“Kuralları çiğnedin. En yakın arkadaşına yalan söyledin. Beni tokatladın. Şimdi de öpüp iyileştirmemi mi istiyorsun?”
“İstiyorum.” dedim sesim çatlayarak “Seni istiyorum.”
Alnını alnıma yasladı nefesi ateş gibi. Parmakları yüzümü tuttu sanki kaybolacağımdan korkar gibi.
“O zaman hak et!” dedi.
“Nasıl?” diye sordum sesim hala çatallı.
Eli tekrar boğazıma dolandı ve nefesimi kesecek kadar bastırdı.
“İşler zorlaşınca geri alamazsın.”
“Geri almıyorum.” dedim kendimden emin çıkmasını istediğim sesim kırık çıksa da.
“Yalan söyleme.” dedi.
“Lütfen” diye fısıldadım.
Beni öptü acımasızca derin ve sahiplenen bir öpücükle. Sonra geri çekildi.
Nefes nefese kaldım. Zincirli, arzuyla ve utançla sırılsıklam.
Sesi bıçak gibi keskin odadan çıkarken duyuldu.
“Söz verme. Kanıtla!”
Devam edecek…