Bölüm 5

1039 Words
Gecenin üçü olduğunda onu çözmek için odasına tekrar döndüm. Vücudu apaçık ortada, gözlerimin önünde, yarığı hala ıslaktı. Am dudakları öylece bana bakıyordu. Damlamaya devam ediyordu muhtaç küçük a****ı. Küçük pembe deliği açılıp kapanıyordu. Dokundurduğum parmağımla ona dokunmak ve onu o pembe deliğine itmek istedim bir an. Üstelik aç amına tek itmek istediğim parmağım değildi, seğiren sikimi sokmak istiyordum. Bu isteği görmezden gelerek yüzüne doğru eğildim. Gözleri ıslaktı. Belli ki ağlamıştı. Onu böyle görmek biraz canımı sıksa da duruşumu bozmadan onun ağzını çözdüm. “Demir…” diye mırıltılı sesi kulağıma doldu. Bir elini de elimdeki bıçakla kesip serbest bıraktım. Kolunu bedenine yaklaştırarak hafifçe titredi. Eli kalçasının yanında kalmıştı. Elini alt karnına koydu. “Sıcak…” diye mırıldandı. Eli neredeyse kadınlığına götürecekken onun elini tuttum. Gözlerimi gözlerine diktim. Islak göz bebekleri ne kadar zor durumda olduğunu anlatıyordu. “Demir…” diye tekrar mırıldandı. Üzerine daha da eğilerek göğüslerinin üzerine gövdemi bastırarak diğer eline uzanmamla “Ihhmm” diye inlemesini tutamadan bıraktı. Göğüsleri temastan dolayı azgın olduğu için zevkle inledi. “Demir… Lütfen…” dedi dudakları. Dudaklarım dudaklarının üstünde, kollarını bana sararak daha da kendine çekmeye çalıştı. Onun güçsüz kolları beni çekemeyince başını kaldırdı ve dudaklarını dudaklarımın üzerine kapadı. Üst dudağımı emdi, alt dudağımı yaladı. Dili ağzıma girip giremeyeceğini yokladı ve dişlerimle karşılaştı. Tekrar dili içeri dönerken dudaklarımı emip ellerinin biri saçlarımın arasına daldırdı. Gözlerini kapalı tutuyordu. Belli ki hayal ederek boşalmaya çalışıyordu. Ensemdeki saçları çekiştirirken kendimi biraz geri çektim. Çekilince gözleri açıldı kolları gevşedi. Ağlamaklı haliyle dudaklarını büzerek gözlerini göğsüme devirdi. Yataktan doğruldum. Ayaklarını da bıçağımı kullanarak serbest bıraktım. Cenin pozisyonuna geçerek kendini yan döndürdü. Nasıl yapabildim bilmiyorum ama onu öylece bıraktım. Seğiren aletle cezalandırdığım yalnızca o değildi. * Meyra * Ondan nefret ediyorum. Onu bu kadar istiyor olmaktan nefret ediyorum. Soluğunu hissetmek istemekten, onu içimde hissetmek istemekten nefret ediyorum. Kadınlığımdan bile nefret ediyorum. Onu bu kadar istiyor olmasından utanıyorum. Evlendiğini gördüğüm davette o gelinini öperken onu izledim. Bekaretimi hep ona saklamıştım ta ki o akşam onu geliniyle öpüşürken görene kadar… Onun düğün davetini babamdan öğrendim. Öğrendiğim günün akşamı tanımadığım bir erkekle otel odasında aldım soluğu ve hiç düşünmeden muhtemelen o karısını sikerken ben bekaretimi kaybettim. Otel odasından sabah olmadan hızla giyinip gitmiştim. Adamın yüzünü bile hatırlamıyordum. Sabah olduğunda çıplaktım hala. Kadınlığım boşalamadığım için ağrıyordu. Duşa girdim sıcak suyla yaptığım masaj vücudumu rahatlattı. Havluyla sarılı çıktığımda Demir odamdaydı. Bir an kızgınlıkla “Ne işin var odamda?” diye bağırdım. “Bana bak! O sesini biraz kısık tut Meyra! Şimdi hemen hazırlan, burdan gidiyoruz.” diye sert bir şekilde söylendi. “Ne gitmesi! Ne hazırlanması! Ben senle bir yere gitmiyorum.” diye tersleyerek söyledim. Eliyle kolumu sıkıp beni tuttu, gövdesi yine bana yanaşınca vücudum tekrar karıncalanmaya başladı. Gözlerime bakarak dudaklarını yaladı ve tüm bunları gözlerim takip etti. Kahretsin diye içimden kendime söylenirken o gülümseyerek “Tehdit var, buradan bu yüzden gidiyoruz küçük hanım. Kendine küçük bir çanta hazırla ve giyin!” dlye emretti. “Ne tehdidi?” diye sordum kolumu serbest bıraktığında. “Şimdilik bilmemen daha iyi.” dedi sakin bir sesle. “Lütfen hazırlan, seni bekliyorum.” dedi ve odamdan çıktı. “Neden tehdit altındayım? Neler oluyor?” diye düşünerek havluyu yatağın üstüne atıp giyinmeye başladım. Basit bir tişört ve kot pantolon giydim. Makyaj da yapmadım. Çantayı hazırladığımda, nereye gideceğimi bilmediğim için, her türlü giyimden birer tane koydum hatta iç çamaşırlarımdan fazla fazla koydum. Biraz büyük bir çanta olsa da umrumda değildi. Sonuçta Demir taşıyacak, diye düşünerek kıkırdadım. Salonda koltukta oturuyordu Demir, belli ki o da yeni yıkanmıştı. Dağınık yarı ıslak saçları onu daha genç ve daha da yakışıklı gösteriyordu. “Hadi çıkalım.” diyerek çantayı elimden aldı. Benim iki elimde taşıdığım çantayı zorlanmadan kaldırdı. Benim için ağır olan çanta sanki onun için hiç ağırlığı yokmuş gibi rahattı. “Nereye gidiyoruz?” diye sordum. “Evime!” dedi. Evine, Demir Soykan’ın neredeyse şehir dışında sayılan evi mi?! Şaşkınlıkla ağzımı fazla açmış olmalıyım ki Demir “En güvenli yer orası, Meyra.” diye söyledi. Tekrar yürümeye başladığımızda belimin arkasına elini koydu. Avucunun sıcaklığı resmen orayı yaktı. Otoparka kadar bu şekilde ilerledik. Sonra arabanın bagajını açarak çantamı oraya koydu. Kendi şöför koltuğuna oturmadan kapımı açtı ve binmemi işaret etti. Onun bu küçük jesti karşısında kendimi çok özel hissettim. Arabanın içine oturarak yerleştim ve o da kendi yerine yerleşince yolculuğumuz başladı. Şehir merkezinden oldukça uzak olan bu yere tek bir kere gitmiştim. O zaman da ona oldukça aşık ve henüz 15 yaşındaydım. Oraya vardığımızda 1 saat geçmişti bile. Yolculuk süresince pek konuşmadık. O kısa sorular sordu ben de ona yine aynı şekilde kısa cevaplar verdim. Şehir arkamızda kalırken Demir’in ultra lüks büyük evi camdan ve çelikten bir kale gibi yükseliyor. Tenha demek yetersiz bu tamamen izole bir mekan. Dünyayı uzak tutmak için buraya inşa edilmiş gibi. Arabadan birlikte iniyoruz ve ben kendimi misafir gibi değil mahkum gibi hissediyorum. Bana odamı gösteriyor, çantamı bırakıp gidiyor. Steril bir hastane odası gibi kokuyor. Otel suitini andırıyor. Her şey mükemmele yakın ve oldukça soğuk. Tıpkı Demir gibi. Oturma odası da aynı şekilde her yer cam ve çelik. Kuralları açıklıyor ve ben sonunda patlıyorum. “Ben senin mahkumun değilim!” diye bağırıyorum. Ama onun sakin yanıtı öfkemi kesip atıyor. “Bu senin rahatınla ilgili değil, güvenliğinle ilgili. Tehlikedesin.” diyor, gözlerimin içine bakarak. Telefonumu istiyor. “Ama bu kadarı da fazla!” diye tekrar bağırıyorum ama yine o sakinlikle “Şimdi onu ver. Dinleme cihazı takıp geri vereceğim.” diyor. “Senden nefret ediyorum.” diyerek telefonumu ona veriyorum. “Tüm bunlar bittiğinde seni dava edeceğim.” diye tıslıyorum. “Bu arada onaylamadığım hiç bir aramayı kabul etmeyeceksin!” diyor. “Pardon?!” diyip şaşkınlıkla ona bakıyorum ama o yine her zamanki gibi çok ciddi. Gece olduğunda suit odamda volta atıyorum. Her yer kilitli. Kaçacak bir yer var mı diye her yeri yokluyorum. Yan terasta bir kapak keşfediyorum, belki çıkış biletim olabilir diye kapağı açmaya çalışıyorum. Biraz zorlandıktan sonra kapağı açmayı başarıyorum. Kapaktan daha gövdemi içeri koyamadan kale gibi ev sanki bir hapishaneymiş gibi sirenlerle çalıyor. Sessizliği cehennemden gelen bir çığlık gibi yarıyor. Güvenlik alarmı. Siktir, siktir Meyra! Ağır adımlar odamın kapısına doğru yaklaşıyor, asker gibi tok ve sarsıcı, korkutucu bir biçimde hızlı. Kapım öyle bir hızla açılıyor ki sanki pencereler bile zıplıyor. “Sen şimdi naneyi yemedin mi?!” diyip bana doğru gelen kasırgayı bekliyorum çaresizce. Devam edecek…
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD