Rose ve Emma ile yaptığımız kardan adama bakmak için birkaç adım geriye çekildim.
Burnuna takılan yarısı yenmiş havuç ile komik görünse de kafasına taktığımız pon pon şapka ile tatlı duruyordu.
"Ustalık eserim!" Emma şakacı bir şekilde kardan adamın omzuna kolunu attı. Onun bu haline gülerken Rose "Komik görünüyor!" dedi.
Emma "Ama tatlı değil mi!?"
"Evet! Dünyanın EN güzel kardan adamı."
Konuşmaya dalarlarken sinsice kar topu oluşturdum ve onlara attım. Her mutlu anı bozmak gibi bir huyum vardı.
"Hey!" Rose'un şapkası düşerken kahkaha attım ve "Kartpu Savaşı!" diyerek atabildiğim tüm kartoplarını ikisine gönderdim.
Kahkahalarımız tüm ormanda yankılanırken sonunda bitkin düşüp yere uzandık.
Karın soğukluğu yıpranmış montumdan girse de umursamadan uzandım.
"Çok eğlenceliydi!" Rose hala gülerken hafifçe sırıttım ve o an Emma ile bakıştık. Dudaklarımı oynatarak "İnanamıyorum." dedim. Emma başını aşağı yukarı salladı ve dudaklarını oynatarak 'bende' dedi.
Hala bu kadar yakın olduğumuza inanamıyordum. Rose'un var olduğuna inanamıyorduk.
Hava soğumaya başladığında yetimhaneye döndük.
Hızla sobanın yanında otururken Rose'un öksürmesi ile ona döndüm.
"İyi misin?" yanakları kızarmış şekilde bana döndü.
Başını salladı ama teni oldukça soluklaşmıştı.
Elimi alnına götürdüm.
Çok sıcaktı!
"Yanıyorsun Rose." Rose tepki vermezken yatakta uzanan Emma'ya seslendim "Emma!" hafifçe başını kaldırdı "Ne?" Rose 'u işaret ettim ve "Rose' un çok ateşi var." dedim.
Anında kalkıp yanımıza geldi ve Rose'un alnını kontrol etti.
Endişe ile bana dönerken "Yanıyor, dışarıda o kadar kalmamalıydık." nefesim daralırken "N-Ne yapacağız?" diye endişeyle sordum.
Bayan Emiliy'den öğrendiğimiz şey üstünde ki kıyafetleri çıkarıp ılık suya sokmaktı.
Emma ile Rose'u yıkarken oldukça halsizdi. Gözleri neredeyse kapanıyordu, dudaklarını aralayıp konuşmak bile zormuş gibi konuşmak yerine sadece başını sallıyordu.
Korkuyordum, ilk defa birini kaybetmekten korkuyordum. Ama onun sadece hasta olduğunu söyleyerek kendimi rahatlatmaya çalışıyordum.
Rose'a son kalan yemeklerden çorba yapıp zorda olsa yedirdik. Uykuya daldığında başında durdum ve ellerini tuttum.
Omzumda hissettiğim elle arkamı dönmesem de kim olduğunu biliyordum.
"Endişelenme, sadece hasta oldu. Çocuk ne de olsa normal şeyler." gözlerimi kapatıp açtım "Biliyorum." dedim.
Bir anda aklıma gelen fikirle Emma'ya döndüm.
"Güvenliğe söylesek, kasabaya gitmemize yardımcı olur." Emma sıkıntıyla dudağını dişledi.
"Bilmiyorum, bizde çok kez hasta olduk ama götürmediler." Rose'a döndüm ve "Ama Rose farklı onu görmezden geleceklerini zannetmiyorum." öyle olmalıydı, olmasa bile denemeye değerdi. Emma ile montumuzu giyip güvenliğe gittik.
Elinde ki sıcak çayı içerken koltuğunda yayılmıştı.
Dalton kilolu ve aksi bir adamdı. Zorunda olmadıkça onunla asla konuşmuyorduk.
Camı tıklatmamız ile bize döndü.
Eliyle 'ne var!' der gibi salladı. Buraya gelmesini işaret ettik istemeye istemeye geldi.
"Noldu?" sigara kokusu burnuma gelirken öksürmemeye çalışarak "Rose çok hasta." dedim.
"Ee?"
"Rose çok hasta diyorum, hastahaneye götürmemiz gerek." Dalton hafifçe sırıttı "Abartma hafif bir soğuk algınlığıdır sabahtan akşama kadar karda oynarsanız böyle olur. Dua edin Bayan Emiliy'e söylemiyorum." cümlesini bitirdiğinde arkasını döndü.
"En azından ilaç verseniz." Emma sorarken Dalton umursamadan kapıyı açtı ve sertçe kapattı.
"Piç." diye fısıldadım.
Emma hüzünle "Yapacak bir şey yok hadi içeri girelim." dedi ve yetimhaneye geri döndük.
Rose'un yatağının köşesine uyandırmamaya dikkat ederek oturdum.
Emma'da yanıma otururken rengi iyice giden Rose'a baktı.
"Bayan Emily yarın dönecek değil mi?" diye sordum.
"Evet, tatili bitmiş olmalı. " rahat bir nefes aldım ve ancak yarım saat sonra kızların bizi çağırması ile yanından ayrıldık.
Gözlerim sık sık Rose'un üzerinde iken önümde dönen sohbete dikkat etmeye çalışıyordum.
"Bayan Emily keşke hiç dönmese." kaşlarımı çattım ama bir şey demedim.
"Evet dönmesin de bizde açlıktan ölelim." bu gerçeklik ile kollarımı kendime doladım.
"Dönse de pek bir şey fark etmiyor."
Çoğu kişi uyurken sobada yanacak odun kalmamıştı. Sıkıntıyla efrafa baktım, zaten soğuk olan oda iyice buz tutmuştu.
Son çare olarak dolaptan aldığım kıyafetleri parçaladım ve sobaya attım.
Rose'u uyandırdım ve sobaya yakın uzanmasına yardımcı oldum.
Dizime koyduğu başını okşadım.
"Çok üşüyorum." hırkamı omuzlarına örttüm.
"Birazdan ısınırsın, dayan." başını hafifçe salladı.
"Bana bir masal okur musun Virginia?" bu sorusu ile şaşkınlıkla dondum. Bugüne kadar hiç böyle bir şey istememişti.
"Ben masal bilmem ki." dudaklarının köşesi kıvrıldı.
"Olsun sen yine de anlat, aklına gelen her şeyi." başımı salladım, hafifçe arkaya yaslandım.
"Bir varmış bir yokmuş çok uzak krallıkta bir prenses yaşarmış, bu prenses herkesin kıskandığı bir hayata sahipmiş. Zenginlik, güzellik, mutluluk her şey ondaymış." Rose'un bembeyaz olan tenine bakmamaya çalışarak devam ettim.
"Ama aslında hiç de öyle değilmiş, parası varmış fakat mutlu değilmiş. Bir gün gerçek mutluluğu bulabilmek için saraydan ayrılmış."
"Sonra?"
"Sonra... Yolda bir sürü zorlukla karşılaşmış, ama bir sürü de arkadaş edinmiş, tüm zorlukları beraber asmışlar. Prenses hep aramaya devam etmiş ama asıl mutluluğu bulduğunun farkında bile değilmiş. Aramış... Aramış... ve sonunda farkına varmış. Gerçek mutluluk tam da yanındaymış arkadaşlarının olduğu her an." Rose'un gözünden bir damla yaş akarken hızla sildim.
"Ağlama! Sen ağla diye anlatmadım. "burnunu çekti ve" Biliyorum. Sadece bir an"
"Ne?"
"Sizi çok seviyorum..." dediği ile gülümserken alnına bir öpücük kondurdum.
"Bizde seni." gözleri tavanda dururken "Bir gün gerçekten mutlu olacağına eminim." dedi. Gözleri yavaş yavaş kapanırken kolumu tutan eli yere düştü.
Hızla onu sarsarken "ROSE!" diye bağırdım. Hareket etmiyorken, gözlerimden akan yaşları silmeden küçük bedenini kucağıma aldım.
Üzerimde ne olduğunu umursamadan hızla merdivenlerden indim.
Emma arkamdan "Virginia bekle!" dese de durmadım.
"Dayan Rose." gecenin kör karanlığına çıkarken bir an etrafa baktım hiçbirşey görünmüyordu.
Çaresizlik içinde ormanda koşmaya başladım.
Güvenliğin yanına geldiğimde kulübede olmaması ile hızla kapıdan çıktım.
Rüzgar beni geriye atsa da koşmaya devam ettim. Ya da ben koştuğumu zannediyordum aslında sadece adımlar atıyordum.
Emma nefes nefese yanıma geldi "Nereye!?" içime kaçmış sesimle "ROSE UYANMIYOR." dedim.
"N-Ne?" beni durdurdu ellerini itmeye çalışsam da ellerini yüzüme koyup ona bakmama zorladı.
"Bir bakayım." başımı sertçe iki yana salladım.
"HAYIR! H-Hastahaneye götürüyorum, Rose hasta çünkü" Emma ağlamaya başlarken bana yalvarırcasına baktı.
"Yapma..." sinirle ona ateş puskurttum "NEYİ! Rose hasta diyorum, daha fazla zaman kaybedemeyiz çekil önümden."
Emma beni dinlemeden zaten zayıf olan bedenimden Rose'u aldı. Kalbim göğüs kafesimden çıkmıştı sanki arkamı döndüm ve titreyen ellerimi yüzüme götürdüm.
"H-Hayır, Hayır Söyleme SÖYLEME." Emma'nın hıçkırık seslerini duyarken soğuk rüzgar ile dengemi kaybedip yere düştüm.
Gözümden tek bir damla yaş akmazken ileriye baktım.
Sanki donmuştum, hislerim bir anda gitmişti sanki.
"Ah! Rose! ." Emma titreyen sesi ile ağlarken hiçbir şey yapamadım ne hıçkırarak ağladım. Ne isyan ettim. Ne de ona baktım.
Kalbimden bir parça gitmişti, öyle sertçe alınmıştı ki öyle canım yanıyordu ki. Sanki kalbimin tümü gitmiş gibiydi.
Ben o an kendimi kaybetmiştim. Hem de ikince kez.