Serkancığımlar taşınalı bir hafta olmuştu. Bu süreçte zaman zaman karşılaşmıştık. Ah, size odamın camının önünde çiçek baktığımı söylemiş miydim? Ben çiçekleri çok severim, bir sürü çiçek yetiştiriyorum. Geçen gün, çiçeklerimin sineklenmeye başladığını görünce çok üzülmüştüm. İnternette kapsamlı araştırma yaptığımda, çok fazla sulamanın da sineklenme yaptığını öğrenmiştim. Derhal pencerenin önüne gelerek, çiçeklerimin saksılarına baktım. Gerçekten çok fazla su vardı. Bazı çiçeklerim de çürümeye başlamıştı. Çiçeklerimin ölmeye yüz tutmuş halde görünce yere çökmüştüm, kollarımı dizime sararak ağlamaya başladım.
Annemin biriyle konuşma sesleri geliyordu. Az sonra adım sesleri duymaya başladım.
"Buket!"
Bana seslenerek gelen kişi annemden başkası değildi. Ağlayarak Efendim?" dedim. Burnumu çekiyordum, sanki ailemden biri ölmüş gibi ağlıyordum.
"N'oldu, niye ağlıyorsun?" dedi annem.
"Anne çiçeklerim ölüyor!" dedim ve hıçkırarak ağlamaya başladım. "Tamam da niye ağlıyorsun kızım? Dur bi bakalım, düzeltebiliriz belki?" Başımı kaldırarak anneme baktım.
"Saksıdaki suyu boşaltacakmışız." dedim ağlayarak. "Sineklerin gitmesi için de Arap sabunlu su püskürtecekmişiz biraz." Burnumu çekerek demiştim.
"Ablam niye ağlıyor anne?"
Pelin de gelmişti, bana bakarak ne olduğunu anlamaya çalışıyordu.
"Çiçekleri çok suladığı için bazıları çürümüş, biraz da sineklenmiş." dedi.
"Ben de bir şey oldu sandım." Ağlayarak "Daha ne olsun? Çiçeklerim ölüyor!" dedim ve tekrar ağlamaya başladım.
"Ay Buket, tamam ağlama. Şimdi saksıları değiştiririz, yeni toprak koyarız. Hem dedin ya, Arap sabunlu su yaparız, fıs fıs sıkarız çiçeklerine. Ağlama böyle bakayım." Omzumu silkmiştim. Pelin de üzgünce bana bakıyordu. Daha fazla dayanamadım, "Tamam, ağlamıyorum." dedim. Ayağa kalktım ve üstümü düzelttim.
"Evet, hadi bakalım. Buket'in çiçeklerini kurtaralım." dedi annem.
"Pelin, sen gidip bir şişenin içine biraz Arap sabunu koy. Sonra üstüne biraz da su koyup getir."
"Ne kadar koyacağım sabunu?"
"Şey, bir yemek kaşığı kadar. Ağzına kadar da su koy ama tam doldurma. Çalkalayacağız." dedim. "Tamamdır." dedi ve pıtır pıtır koşarak içeriye gitti.
"Sen de bodrum kata in, orada saksı ve topraklar vardı. Onları getir." dedi annem.
"Tamam" dedim ve hemen bodruma indim.
***
Bodrum kat çok büyüktü. Garaj ve ardiye olarak kullanıyorduk apartman sakinleri olarak. Bodruma geldiğimde etrafa hızlıca bir göz attım. Toprağı nereye koyduğumuzu hatırlamaya çalıştım. Her zaman büyük, demir masanın üstündeki karton kutunun içine koyardık, muhtemelen yine oradaydı.
"Ooo, selam da vermiyorsunuz Buket Hanım?" Korkarak hızla arkama döndüm. Serkancığım da buradaydı.
"Merhaba?" dedim. Yüzümü tarayarak baktı, "Sen ağladın mı?" dedi. "Niye ağladın?" diye sordu. Çiçeklerim aklıma gelince tekrar gözlerim doldu. Serkan hızla yanıma geldi, boyu benden bir kafa mesafesi uzundu. Siyah, omuzlarıma gelen saçımın bir kısmını kulağımın arkasın iliştirdim.
"Çiçeklerim çok sulandığı için çürüyüp, ölmeye başladı." Burnumu çektim.
Ağlamaktan şiştiği için kısılan gözlerimle Serkan'a bakmaya çalıştım. Mavi tişört, siyah bir kot ve siyah spor ayakkabı giymişti. Benim üstümde de pembe tişört ve gri eşofman altım vardı. Annemin kahverengi terliklerini giymiştim.
"Tamamı mı çürüdü?" diye sordu. Başımı olumlu anlamda salladım, "Ayrıca sineklendiler."
Gözüm mavi bisiklete takıldı. İlk defa görüyordum, "Senin bisikletin mi?" dedim Serkan'a. Arkasına hafifçe başını çevirdi ve tekrar yüzüme baktı. "Evet"
"Güzelmiş." dedim ve hemen yan taraftaki duvarın önünde duran pembe bisikleti göstererek "Bu da benim ki." dedim. "Adı Maviş." Serkan'ın yüzünde gülümseme gördüm. "Maviş mi? Ne güzel bir isim." dedi. Ben de gülümsedim," Babam koydu adını. Gözlerim mavi diye." Sonra hızla ekledim, "Seninkinin adı ne?" Gözlerini kısarak bir şeyler düşündü ve "İsmi yok aslında." dedi. Sonra da "Çiçeklerin için üzülme. Annem çiçekleri sineklendiği zaman hep Arap sabunu ve sudan oluşan bir karışım yapıyor ve çiçeklere püskürtüyor. Düzeliyor. Ayrıca çürüyen kısımları da diğer çiçeklerden ayırıyor ve sağlam kısımların da hastalanmasını önlüyor." dedi.
"İşe yarıyor mu gerçekten, merak ediyordum. İnternette de böyle yazıyordu. Teşekkür ederim" dedim.
"Hiçbir şey yapmadım ki, neden teşekkür ediyorsun?" dediğinde gülümsüyordu.
"İçimi rahatlattın çünkü." dedim.
Sonra da tekrar toprak aramak için masaya yöneldim. "Burada karton kutunun içinde toprak vardı, gördün mü?" dedim. Toprağı bir türlü bulamıyordum. Bisikletin yanından ayrıldı ve yanıma gelerek masanın üstüne baktı.
"Görmedim" dedi.
"Acaba biri mi aldı?" diye mırıldandım. Toprak yoktu, sadece çok az dökülmüş toprak vardı masanın üstünde.
"Bulamadın mı dedi?" Serkan.
"Maalesef, sanırım başkası aldı veya bitti. Yenisini almam gerekiyor." dedim başımı kaşıyarak. Serkan gitmemişti, "Sen ne yapıyordun burada?" dedim. Bana doğru geldi ve tam karşımda durdu. "Bisikletimin zincirine bakıyordum. Biraz yağlamam gerekti. Uzun süredir kullanmıyordum."
"Anladım" diyerek başımı olumlu anlamda salladım ve gözlerimi bisikletten çekerek Serkan'a baktım. Onu bana bakarken yakalamıştım. Gözleri benim üstümdeydi, hemen gözlerini üstümden çekti. İkimizin de yüzünde gülümseme vardı.
"Dong."
Olduğumda yerde sıçramıştım.
"Rüzgar kapıyı kapattı" dedi Serkan.
"Hmm."
Elimle cebimi yokladım, cep telefonumu almamıştım yanıma. "Gidip anneme söyleyeyim. Toprak kalmamış. Toprak almam lazım" dedim Serkan'ın yüzüne bakarak. Ellerini ceplerine koymuş, beni izleyen Serkan'a baktım.
"Telefonla ara istersen." dedi.
"Ha, a, yok. Telefonumu almamışım yanıma." dedim. Kapının yanına doğru geldim, kapıyı açmak için kapı kolunu indirdim ama kapı bir türlü açılmadı. "Açılmıyor mu? Dur, bir de ben deneyeyim" dedi Serkan ve yanıma gelerek kapıyı açmaya çalıştı. Sonra kafama dank etti! Kapı uzun süredir bozuktu ve içerden anahtar olmadan kapıyı açmak imkansızdı.
"Anahtarın yanında mı?" diye sordum. "Kapının üstündeydi. Neden sordun?" Elimle alnımı sıvazladım.
"Of Serkan! Kapı yalnızca içerden anahtarla açılabiliyor!"
"Ama senin anahtarın var, değil mi?" dedi. Gülümseyerek "Doğru ya, benim de anahtarım var" dedim ve cebimden çıkararak kapının kilidine taktım ve çevirdim.
"---"
"Açtın mı?" dedi Serkan ve açamadığımı görünce "Sahi, benim anahtarım da kapının üstündeydi. Böyle açabilir miyiz, bilmiyorum?"
Tekrar gözlerim dolmuştu. "Kilitli kaldık!" dedim ve olduğum yere çökerek ağlamaya başladım. "Burada öleceğiz, farelere yem olacağız. Bizi bulamayacaklar."
"Tamam ağlama." dedi ve cebinden telefonunu çıkararak elinde salladı, "Benim cep telefonum yanımda. Annemi arayayım, gelip bizi kurtarsın." dedi. "Olur" dedim heyecanla. "Yerde oturma, kalk hadi" dedi.
Kalktım ve üstümdeki tozları çırptım elimle. "Hay Allah!" dedi Serkan. "Açmıyor mu annen?" dedim. "Benim annemi arayalım."
"Yok, telefon çekmiyor."
Ters ters Serkan'a baktım: "Ne demek çekmiyor?" Hızla yanına gittim ve elimi uzattım, başımı kaldırarak Serkan'ın gözlerinin içine baktım.
"Ver bir de ben arayayım?" dedim. Serkan telefonu uzattı. "Daha yüksek bir yer bulmamız lazım." dedi. Ben annemin numarasını tuşladım ve arama tuşuna bastığımda "Ayy, annemin telefonu bozulmuştu ya." dedim ve oflayarak kendi numaramı tuşladım.
"Benim telefonuma bakar bence" dedim. Ayağımı olduğum yerde sallamaya başladım. Ama telefon çekmiyordu.
Odanın içinde turlayarak çekecek yer arıyordum. Masanın üstüne mi çıksaydım.
"Ne oldu? Açmadı mı annen?" dedi Serkan eğlenerek. "Çekmiyor telefon. Masanın üstüne çıkıp öyle deneyeceğim."
Telefonu masanın üstüne koydum ve sonra elimden destek alarak masanın üstüne çıktım. Eğilip telefonu aldım ve tekrar kendimi aradım. "I-ı. Telefon çekmiyor" dedim ve merakla aşağıdan beni izleyen Serkan'a baktım. "Sen de gelsene buraya. Senin boyun benden daha uzun. Bir de sen dene" dedim. Serkan nefesini vererek bana baktı ve "Tamam" dedi. Masanın üstüne çıkabilmesi için kenara çekildim. Serkan masanın üstüne çıktığında telefonu uzattım, uzanıp aldığında gülümseyerek ekrana baktı. Tekrar aramaya başladı, "Çekmiyor mu?" dedim ve "Kolunu havaya kaldır, öyle dene" dedim. Serkan bana bakarak güldü. Ona anlatmak için kendi kolumu da havaya kaldırmıştım.
"Çalıyor." dedi. "Çalıyor mu?" dedim ve sevinçle olduğum yerde hafifçe zıpladım.
"Açmıyor ama." dedi.
"Telefonum sessizde mi kaldı acaba?" dedim. Sonra hemen "Anneni arasana bi'. Seninki açar belki?" Serkan tekrar telefonla bir şeyler yaptı. Telefonu kulağına yaklaştırdı ve "Açmıyor" dedi.
Ayağımı sinirle yere vurdum. Geri adım atmak istedim. Masanın kenarında olduğumuz için ayağım boşluğa geldi ve geriye doğru düşecek gibi oldum. Ellerimi boşlukta sallarken, Serkan belimden kavrayarak hızla kendine doğru çekti ve yere düşmekten beni kurtardı. Onunla çok yakındık, göğsüm hızla inip kalkıyordu korkudan. Başımı kaldırarak Serkan'a baktım. Dikkatle yüzüme bakıyordu, onun gözlerinin için de kendimi görmek biraz tuhaftı. Öksürerek ondan uzaklaşmaya çalıştım.
"Dur, tekrar düşersin" dedi Serkan ve beni biraz döndürerek masanın uzun kısmına çevirdi. "Düşme" dedi gözlerimin içine bakarak. Utanmıştım.
Tekrar öksürmüştüm, hatta hapşırmaya da başlamıştım. "İyi misin?" dedi Serkan. Kendimi toplamaya çalışarak, "Toza alerjim var. Burası tozlu ya" dedim ve elimle etrafı göstererek. Tekrar hapşırdım.
"İyi yaşa." Sanırım akşama kadar da hapşırsam, Serkan akşama kadar 'İyi yaşa' demekten yorulmayacaktı. "Hep beraber." dedim. "Amin" dediğinde bir anda ona baktım. Kem küm etmeden öylece gözümün içine bakıyordu. Kaşlarım istemsizce havalandı.
Ben mi yanlış anlamıştım yoksa Serkan da benden mi hoşlanıyordu? Umarım öyledir, yoksa bana boş yere umut vermişti şu an bana öyle diyerek.
"Cam açsak iyi olacak. Temiz havaya ihtiyacımız var" dedi. Ardından karşı taraftaki duvara bakarak, başıyla pencereyi işaret etti. Sabahtan beri ikimiz de burada durmuş, öylece birine ulaşmaya çalışıyorduk. Cam açmak ikimizin de aklına gelmemişti. Leyla olmuştum ben hadi de Serkan'a ne olmuştu?
Acaba onun da mı aklına gelmemişti yoksa biraz salak mıydı? Ya da bir ihtimal -kendimi boş yere umutlandırmak istemiyordum ama- bilerek mi ilk baştan camı açmayı teklif etmemişti? Benimle zaman geçirmek için?
Serkan'a takılı kalan bakışlarımı çekmedim. Serkan ilk önce kendisi indi masadan ve sonra elini uzatarak "Hadi sana inmen için yardım edeyim" dedi.
"Herkese karşı bu kadar kibar mısındır?" dedim. Boşu boşuna burada kafamda kurup, kendime acı çektirmeme gerek yoktu.
"Yalnızca önemsediğim insanlara karşı" dediğinde istemsizce gülümsemiştim.