1.BÖLÜM; İlk Temasın Ağırlığı
~Nilüfer Deniz~
Kırık aynanın keskin kenarları, ruhumun parçalanmış hali gibi karşımda duruyordu. Aynadaki yansımama baktım; daha doğrusu yüzümdeki o mor ve sarı tonların karmaşasını ustalıkla nasıl gizlediğimi kontrol ettim. Kapatıcı, cildimdeki bütün izleri örtmüştü ama gözlerimdeki o sönük feri kapatmaya hiçbir kozmetik yetmiyordu. Yine de dışarıdan bakıldığında "iyi" görünüyordum. Bu, benim hayatta kalma maskemdi. Üzerime vücudumu tamamen gizleyen, bol siyah eşofman takımımı geçirdim. Telefonumu ve birkaç eşyamı çantamın içine gelişigüzel attım. Kalbim, göğüs kafesimi döven bir kuş gibi hızlı çarpıyordu. Sessizce kapıya yöneldim. Neyseki bugün hâlâ uyuyordu. Bu, sabah dayağını yemeden, kemiklerimde yeni bir sızı hissetmeden evden çıkabileceğim nadir sabah şanslarından biriydi. Beyaz spor ayakkabılarımı ayağıma geçirip, sanki arkamdan bir gölge beni kovalıyormuşçasına kendimi dışarı attım. Sabahın saat onuydu. Apartmandan çıkıp on beş dakika mesafedeki otobüs durağına doğru hızlı adımlarla yürüdüm. Her adımımda sırtımdaki ve bacaklarımdaki o ezikler ve yaralar kendini hatırlatıyordu. Durakta beklerken etrafımdaki insanlara bakmamaya çalıştım. Otobüs nihayet geldiğinde basamakları hızla tırmandım. Kartımı okutup ön sıradaki tek kişilik koltuğa sığındım. Çantamdan o eski, kablolu beyaz kulaklıklarımı çıkardım. Ekranı çatlaklarla dolu, defalarca yere düşmüş telefonuma taktım. Gripin çalmaya başladı: "Yalnızlığın Çaresini Bulmuşlar..." Şarkı bittikçe başa sarıyordum. Sözler sanki benim için yazılmıştı. Başımı yorgunlukla cama yaslamak istedim ama değer değmez bir elektrik çarpması gibi sarsılarak geri çektim. Unutmuştum... Dün geceki o sarsıntılı anlardan kalan, kafamdaki o ezik bölge zonklayarak isyan etti. Canım o kadar yandı ki, gözlerimden bir damla yaşın süzülmesine engel olamadım ama hemen sildim. Müziğin ritminde, kendi iç dünyamın karanlığında kaybolmuşken otobüsün durduğunu fark ettim. İndim ve her günkü o zoraki rotada, restorana doğru yürümeye başladım. On dakika sonra o kapının önündeydim. İçeri girer girmez kimseye görünmeden doğruca lavaboya sığındım. Tuvalet kabinine girip kapıyı kilitledim. Çantamdan garson kıyafetlerimi çıkardım. O bol eşofmanlardan sıyrılıp; vücudumu tamamen saran, her kıvrımımı belli eden beyaz gömleği ve kalem eteği giyindim. Aynadaki kadın artık Nilüfer değildi; o, müşterilere gülümsemek zorunda olan, zarif ve "sorunsuz" bir garsondu. Siyah, rahat ama azıcık uzun ve kalın topuklu ayakkabılarımı ayağıma geçirdim. Çantamı el yıkama yerinin yanına bırakıp saç malzemelerimi çıkardım. Tarak, lastik toka, saç sabitleme rulosu ve tel tokalar masanın üzerinde sıraya dizildi. O uzun, düz sarı saçlarımı taramaya başladığımda her bir fırça darbesi kafamdaki yaralara değdikçe içimden çığlık atmak geliyordu. Saçlarımı sıkı bir topuz yapmak zorundaydım, kural buydu. Tokaları her taktığımda başım daha şiddetli zonklamaya, yaralarım daha derin sızlamaya başladı. Baş ağrım şimdiden dayanılmaz bir boyuta ulaşmıştı. Aynaya bakacakken göreceğimden korkup bakmamayı seçtim; elimle sarı saçlarımı kontrol ettim, oldukça düzenli bir topuz yapmıştım. Kimse kafamın içindeki o sızlayan ezikleri, ruhumdaki o taciz ve şiddet izlerini göremeyecekti. Derin bir nefes aldım, sahte bir gülümsemeyi yüzüme yerleştirdim; tarağı ve ruloyu çantama koyup dışarı çıktım. Restoranın arka tarafında, depo gibi küçük bir oda vardı; burası hem güvenlik kameralarının izlendiği hem de çalışanların eşyalarını bıraktığı yerdi. Dolabımın kapağını açıp çantamı içeri bırakırken telefonumun ekranına baktım: 11:50. Vardiyamın başlamasına daha vardı ama her zamanki gibi erkenciydim. Hemen salona, masaların olduğu yere geçip müşterilerle ilgilenmeye başladım. Aldığım siparişleri iletmek için mutfak bankosunun başında bekleyen Erdem’in yanına gittim. Erdem, biz garsonların siparişleri bildirdiği, mutfaktan çıkan yemekleri teslim eden adamdı. Siparişleri söylerken bakışlarını üzerimde hissettim; saati kontrol edip yüzünde tuhaf bir gülümsemeyle bana döndü. "Yine erken gelmişsin," dedi, sesi ima doluydu. "Tam on dakika... On dakika erken gelmişsin." Bu adamın bakışları hiçbir zaman masum olmamıştı. Sözleri, tavırları ve üzerimde gezinen gözleri hep karanlık, niyetin habercisiydi. Ondan tiksiniyordum ama işimi yapmak zorundaydım. Erdem’e sadece kısa bir "Evet," deyip başımı salladım. Tek kelime etmesine fırsat vermeden hızla yanından uzaklaşıp müşterilerin güvenli kalabalığına döndüm. Saatlerdir ayaktaydım. Bacaklarımdaki sızı, kafamdaki o korkunç zonklamayla amansızca yarışıyordu. Akşam on buçuğa doğru restoranın ağır kapısı açıldı ve içeriye heybetli bir grup girdi. Yedi kişilerdi; vakur duruşları ve üniformalarından asker oldukları her hallerinden belliydi. Doğruca cam kenarına, manzaranın en güzel olduğu o geniş masaya geçip oturdular. Masalarına doğru ilerlerken onları ister istemez izledim. Kendi aralarında neşeyle gülüp eğleniyorlardı. Ama içlerinden biri... Aralarındaki en iri cüsseli, en uzun boylu ve esmer olanı, diğerlerinden tamamen farklı bir auraya sahipti. Ne gülüyor ne de bir tek şaka yapıyordu. Sadece sessizce oturmuş, o buz gibi ciddiyetiyle diğerlerini dinliyordu. Ciddiyeti oturduğu sandalyeyi bile heybetiyle küçültüyordu. Yüzlerine doğrudan bakmamaya çalışarak yanlarına vardım. Menüleri sırayla, titizlikle önlerine koymaya başladım. Sıra o en iri ve sessiz duran, bakışlarıyla odayı donduran askere geldiğinde menüsünü tam önüne bıraktım. O sırada dudaklarının arasından bir şeyler mırıldandı ama başımdaki uğultudan ne dediğini tam anlayamadım. Bir cevap vermeden, sanki bir gölgeden kaçar gibi hızla oradan uzaklaştım. Diğer masanın siparişlerini alıp Erdem Bey’in yanına ilettim. Beş numaralı masanın yemeklerini servis ettikten sonra, boş tepsimi göğsüme siper edip yedi numaralı masaya döndüm. Yüzüme o profesyonel, her acıyı örten sahte gülümsememi yerleştirip karşılarında dikildim. "Hoş geldiniz, siparişinizi şimdi mi alayım yoksa birazdan tekrar mı geleyim?" diye sordum. İçlerinden kumral olanı başını kaldırıp bana samimiyetle gülümsedi. "Seçtik biz, ben bir bonfile alayım, yanına da kola," dedi. Diğer beşi de sırayla isteklerini sıraladı. En son, masadaki herkesten farklı duran o heybetli esmer adama baktım. "Siz ne arzu edersiniz?" Masadaki tüm askerler kesinlikle yakışıklıydı ama bu adamda tarifi imkansız, çok daha başka bir hava vardı. Soruma hemen cevap vermedi. Bakışları önce dudaklarıma takıldı; sanki her kelimemi ezberlemek istiyor gibi sadece orayı izledi bir süre. Sonra o kalın, erkeksi ve otoriter sesiyle konuştu: "Ben çupra ve kola alayım." Sesi o kadar etkileyiciydi ki, bir an ne yapacağımı şaşırıp duraksadım. "Tabii, hemen," diyerek menüleri topladım ve siparişleri mutfağa iletmek için Erdem Bey’in yanına gittim. Mutfaktan çıkan tabakları tek tek masaya taşıdım. En son onun tabağı kalmıştı. Yemeğini önüne yavaşça bıraktım ve "Afiyet olsun efendim," dedim. İşim bitmişti, sonunda bu ağır enerjiden kurtulabilirdim. Arkamı dönüp uzaklaşmak için bir adım atmıştım ki, bileğimde demir kadar sağlam bir elin baskısını hissettim. Nefesim bir anlığına boğazımda düğümlendi. Yavaşça arkamı döndüğümde, o ciddi ve sert bakışlı adamın kolumu sıkıca tuttuğunu gördüm. Bakışları bileğimdeki parmaklarından yukarı, yavaşça yüzüme doğru tırmandı. Restorandaki tüm o sesler, gülüşmeler o an kesilmiş gibiydi. Sadece onun o delici bakışları ve benim hızlanan kalp atışlarım kalmıştı.