/18 MART 2026/
Ustalık birliğinde günler acemilikteki gibi sayılarla değil, insanlarla ölçülüyordu artık.
“Kaç gün oldu?” değil, “Bugün kiminle güldük, kiminle sustuk?” diye hatırlıyordum zamanı.
Sabah içtimasında sıraya girdiğimizde Zuhal Komutan her zamanki gibi sessizdi. Sessizliği bağırmaktan daha etkiliydi. Hepimiz dimdik duruyorduk ama Kader’in dudakları yine kıpırdıyordu. Dua mı ediyordu, espri mi hazırlıyordu asla emin olamıyordum.
Komutan sıranın önünden yürürken durdu. — Asker Zeynep. Kalbim refleksle hızlandı. — Emredersiniz komutanım! — Sen öğretmendin değil mi? — Fizik öğretmeni komutanım. — Güzel. O zaman bugün eğitimde hata yapanlara fiziğini anlatırsın. Belki akılda kalır.
Elif kulağıma fısıldadı: — Kızım seni dershaneye çevirdi burayı. Kader ciddi bir yüzle ekledi: — Eğitimli ceza, en tehlikelisi.
O gün gerçekten de anlatmak zorunda kaldım.
Bir asker koşarken dengesini kaybedince Zuhal Komutan bana döndü: — Asker Zeynep, açıkla. Ben de başladım: — Komutanım, burada kütle merkezi öne kayınca askerimizin kaderi yerle buluşuyor… Kader dayanamayıp mırıldandı: — Yer çekimi aktif…
Zuhal Komutan kaşını kaldırdı. — Kader. — Emredersiniz komutanım. — Sen konuşma. Sen dinle. — Dinliyorum komutanım. Ama içimden.
Ceza mı?
Elbette vardı.
Ama bu sefer ceza koşusu değil, sessiz temizlikti.
Kader için bu, konuşmamaktan daha büyük bir cezaydı.
Öğleden sonra kantinde oturuyorduk. Plastik sandalyeler, metal masalar, tatsız ama sıcak çay…
Elif masaya çöktü: — Şu an sivil hayatta olsak kesin burada üç saat otururduk. — Sivil hayatta olsak burada oturmazdık, dedim. Kader kafasını salladı: — Doğru. Sivil hayatta herkes özgür ama kimse böyle yan yana değil.
O an fark ettim…
Burada tanıştığımız insanlar hayatımıza “tesadüfen” girmiyordu.
Hepsi tam zamanında gelmişti.
Akşam nöbet listeleri açıklandığında adımı yine gördüm.
Bu sefer yalnız değildim.
Kader’le aynı saatteydik.
Gece soğuktu.
Ankara gecesi insanın içine işliyordu.
Kader başörtüsünü biraz daha sıkı sardı. — Üşüyor musun? diye sordum. — Soğuk değil bu, dedi.
— Bu… düşünce.
Sessiz kaldık.
Bir süre sonra konuştu: — Zeynep, sen hiç “ya olmazsa” diye korkmuyor musun? — Korkuyorum, dedim. — Ama artık korkuyla yaşamayı öğrendim. Korku sabit, biz değişiyoruz.
Kader başını salladı. — Ben bazen güçlü görünmekten yoruluyorum. — Güçlü olmak sürekli gülmek değil ki, dedim. — Bazen susmak da güç.
O an ilk defa Kader ağlamadı, espri yapmadı.
Sadece durdu.
Ve ben onun o halini de sevdim.
Nöbet bitiminde Elif bizi bekliyordu. — Siz var ya, dedi.
— Gece vardiyası filozof yapıyor insanı. — Biz zaten filozoftuk, dedim. Kader ekledi: — Sadece üniforma eksikti.
Koğuşa döndüğümüzde Zuhal Komutan kapıda duruyordu. Hepimiz refleksle toparlandık. — Rahat olun, dedi. Sonra bana baktı. — Zeynep. — Emredersiniz komutanım. — Öğretmenlik zor iştir. — Evet komutanım. — Ama iyi öğretmen her yerde öğretmendir.
Bir şey demedim.
Boğazım düğümlendi.
O gece yatağıma uzandığımda düşündüm: Belki hayat beni sınıftan almıştı. Ama tamamen işsiz bırakmamıştı.
Burada da öğretiyordum. Gülmeyi. Dayanmayı. Birbirine tutunmayı.
Ve şunu çok net biliyordum artık: Bu ustalık birliği, sadece askerlik değil… kendimize terfi ettiğimiz yerdi.
Şafak 128