14. BÖLÜM 😊

493 Words
25 MART 2026/ Hayat bazen insanı öyle bir noktaya getiriyor ki… Ya ağlayacaksın ya da güleceksin. Bizim koğuşta ağlama kotası dolduğu için evrensel bir kararla mizaha geçtik. Sabah içtimasında bunu net anladım. Zuhal komutan her zamanki gibi ciddi, dimdik duruyor. Biz ise karşısında, içimizde bastırılmış bir enerjiyle bekliyoruz. Öyle bir enerji ki yanlış bir bakışta kahkahaya dönüşebilir. Komutan bağırdı: — Hazır ol! Hepimiz aynı anda dikildik. Ama Elif… Elif “hazır ol”u biraz fazla ciddiye almış olacak ki öyle bir kasıldı ki kafasından ses geldi. Kader fısıldadı: — Elif, rahatla… heykel değiliz. Elif dişlerinin arasından cevap verdi: — Sus… omzum kilitlendi. Ben dudağımı ısırıyorum. Gülmemek için kendime “KPSS sorusu düşün” diye telkin veriyorum ama nafile. KPSS bile bu kadar zorlayıcı değildi. Komutan sırayı kontrol ederken önümde durdu. — Asker Zeynep. — Emredersiniz komutanım. — Nedir bu sırıtış? — Komutanım… yüz kaslarım çalışıyor. Bir saniyelik sessizlik oldu. Sonra komutan başını hafifçe çevirdi. Gülmemek için dudaklarını ısırıyordu. Zafer. Küçük ama tatlı bir zafer. Öğle yemeğinde moralimiz yüksekti. Menüde ne vardı bilmiyorum çünkü tadı her zamanki gibi “belirsizdi”. Elif tabağına bakıp dedi ki: — Bu pilav mı, yoksa bize karşı psikolojik bir deney mi? Kader ciddi ciddi baktı: — Niyet önemli. Sen pilav niyetiyle ye. — Ben bunu yerken hayatımı sorguluyorum Kader. — Bak, bu da gelişim. Ben araya girdim: — Fiziksel olarak buradayız ama ruhen kantindeyiz. Tam o sırada yan masadan biri bağırdı: — Kızlar, çay var! Bir anda herkes ayağa fırladı. Sanki “terhis” kelimesini duymuşuz gibi. Çay geldi. Rengi umut, tadı motor yağı. Ama sıcak. Elif bardağı eline aldı: — İşte medeniyet. Öğleden sonra serbest zamandı. Bu askeriyede “serbest zaman” demek, duvara bakarken düşüncelerine hükmetmeye çalışmak demekti. Biz yine toplandık. Kader yere oturmuş, botlarını çıkarıyordu. — Ayaklarımı hissetmiyorum, bu normal mi? — Askeriyede her şey normal, dedim. Hissetmemen de dahil. Elif aniden bana döndü: — Zeynep… sen hâlâ o yüzbaşıyı görmedin değil mi? Bir an durdum. — Görmedim. — Ama hissediyorsun. — Elif, ben yer çekimini bile bazen hissetmiyorum. Kader kafasını kaldırdı: — Bence karşılaşacaksınız ama çok saçma bir anda. — Nasıl mesela? — Sen düşeceksin, o tutacak. — Çok klişe. — O zaman sen tutacaksın, o düşecek. — Daha iyi. Üçümüz de gülmeye başladık. Akşam içtimasından sonra koğuşa döndük. Yorgunduk ama keyifliydik. Elif yatağına uzanıp dedi ki: — Biz buraya asker olmaya geldik ama sitcom çekiyoruz. Kader battaniyesini düzeltti: — Bölüm başına ceza nöbeti. — Reytingimiz yüksek ama, dedim. Işıklar kapandı. Karanlıkta sesler fısıltıya döndü. Elif: — Zeynep… — Hı? — Sence biz buradan çıkınca da böyle gülebilecek miyiz? Bir an düşündüm. Sonra gülümsedim, karanlıkta kimse görmese de. — Gülemezsek, tekrar anlatırız. — Neyi? — Burayı. Kendimizi. Nasıl ayakta kaldığımızı. Kader sessizce ekledi: — O zaman anlaşalım. Ne olursa olsun, gülmeyi bırakmıyoruz. — Bırakan nöbet tutsun, dedi Elif. Ve o an anladım: Bazı günler ilerlemek için güçlü olmak gerekmez. Bazen sadece birlikte gülmek yeterlidir. Şafak mı? Saymayı bıraktık. Çünkü bugün, şimdilik, iyiydi.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD