En zor, geçmesi en imkansız, bu dersi veren doktor oluyor zaten dedikleri dersin sert mi sert, sinirli mi sinirli hocası gelmiş bir şeyler anlatıyordu. Esma asla odaklanamıyor, resmen bir adama ben yürümüş oldum diye üzülüp duruyordu. Bu kadar dalgın olacak ne vardı? Niye elin adamına bakıp bakıp gülümsüyordu? Hiç mi oğlan çocuğu görmemişti ki hayatında? Bu neyin arsızlığıydı? Yine içinden kendi kendine dedikodu yapmaya başladığını fark etti ki derse dönmeye karar verdi. Buna üzülecekti ama şimdi değil. Şimdi dersi dinlemeye ve ilk senede dersi geçerek farkını ortaya koymaya karar verdi. Hoca o sırada;
“Sizin kim olduğunuz beni ilgilendirmiyor. İsterseniz en iyi cerrahların çocukları olun ben bu dersteki performansına bakarım yalnızca. 1 puan verseniz geçiyorum, 3 puan verseniz okulu bitiriyorum gibi sebeplerle sakın kapımı çalmayın. Hatta ölmüyorsanız ya da bir yakınınız ölmüyorsa kapımı çalmayın” diyordu. Her doktorlar meclisinin bir gestaposu oluyordu galiba. Buranınki de bu sevimsiz adamdı işte. Daha beni tanımıyor, neler yapabileceğimi, ne kadar zeki olduğumu bilmiyor diye düşündü içinden. Çünkü onun hayat standartlarında insanlar bir tek zeki ve çalışkan olduğu için takdir edilirdi. Ona hep öyle yapılmıştı. Adamın uzun nutuklarından sonra ilk ders bitiyordu. Hemen çıkıp çocuğa görünmeden hızlıca gidecekti. Aslında bugün okulu keşfedecek, kütüphaneyi falan öğrenecekti ama şimdi bu çocuktan çekinmişti. Onunla tekrar karşılaşmak istemedi kalbi.
Hoca dersi daha yeni bitirmişti ki arkasından bir dürtü hissetmesiyle aniden o yöne doğru döndü. “Bana bir kahve ısmarlarken seni dinleyebilirim” dedi hoş, sıcacık bir ses tonu.
Bu sefer kekelemeyecek çok net olacaktı. Derin bir nefes aldı önüne döndü ve defterini çantasına koyup ayağa kalktı ve çantasını sırtına doğru savurdu. “İşlerim var kusura bakmayın, başka zaman” dedi. Kendi de beğenmişti ses tonunu. Sert, iddialı ve kendinden emin çıkmıştı.
“Ben bütün ders elime yüzüme baktım neye güldüğünü anlamak için asla gidemezsin bunu bana borçlusun artık” dedi bu sefer karşı taraf.
Ufak bir afalladı, böyle bir cevap beklemiyordu “Kahve almaya paranız mı yok hayırdır ne bu ısrar” dedi.
Oğlan hazır cevaptı o an fark etti. “Bana borcun olduğu kısmına daha çok odaklan bence, satırlarda kaybolma” dedi bu sefer de gülümseyerek. Sıcacık gülümsüyordu. İnsan nasıl böyle güzel gülebilirdi ya hu. ‘İnci gibi diş’ isim tamlaması onu görünce oluşturulmuştu galiba. Çenesinin düzgün hatları, siyah sakalları, esmer teni, insanı resmen içine çeken kapkara gözleri ve kalemi elinde çeviren güzel parmakları… Bu kadar torpilli yaratılamazdı insan dediğin. Birkaç yüz milyon kişinin hakkına girmekti bu.
“Yine daldın doktor hanım, kahve diyorum, niye güldün diyorum ohooooo” diye bir sesle kendine geldi yeniden. İlk kez biri ona doktor hanım diyordu. O kadar mutlu olmuştu ki. O, bu hitap şeklini duyabilmek için çok çabalamıştı.
Tekrar dalmamaya çalışarak bu sefer “Gelin bir kahve alayım da bitsin bu çilem. Borçlu olmayı da hiç sevmem zaten” dedi. Kendi de şaşırdı ama dedi.
“Sevindim, çünkü bugün ödemesen yarın iki kahve olacaktı diğer gün üç kahve. Enflasyon malum. Eriyor para.” dedi tekrar kalp bırakmayacak bir gülümsemeyle.
“Ben bilmiyorum kantin nerede, buyurun rehberlik edin gidelim.”
“Aaaa bir de cimri çıktın iyi mi? Kantin kahvesinin güzel olduğu bir yer biliyor musun ya sen? Gel rehberlik edeyim de hayatında içmediğin bir kahve içereyim sana. Gerçi bu da seni tekrar borçlu çıkaracak ama neyse halledeceğiz bir şekilde.”
“Nerede içmemiz gerekiyor pardon? Alt tarafı dalmıştım ve gülümsüyordum o sırada size bakıyor olabilirim ama kesinlikle sizi görmüyordum. Dalmıştım dediğim gibi.”
“Cimrilik var, alaycılık var, küçük görme, borcunu ödememe var, laf var bu ne ben nereye düştüm ya?”
“Mecbur değilsin düşmeye. Açıklama bekliyordun yaptım. Dalmıştım aklımdan başka şeyler geçiyordu onlara gülümsüyordum. Seninle ilgili değil seni görmedim bile. Daha hala kahveye gerek yok bence.”
“Ya sanki karım ol dedim. Ne bu tavırlar hanımefendi? Bir kahve içilecek sohbet edilecek. Gel yürü.”
Esmayı dinlemeden ilerledi. Gerçekten keşke bu kadar uzatmasaydı. Bir gece benimle ol karşılığında bin dolar vereceğim mi demişti sanki. Alt tarafı kahve içilecekti. Ki Esma hep saçma sapan kız nazlarından nefret ederdi. Net olmayan kimseyi sevmezdi. Şimdi kendisi öyle görünmüştü. Bunları düşünürken peşinden kuyruk gibi yürüyordu da o sırada okuldan çıkıp bir arabanın önüne geldiler.
“Uzak mı?” dedi arabayla gidecek olmalarına şaşırarak.
“Sayılmaz.”
Arabaya bindiler, kemerlerini taktılar. Esma gittiği yerden yurda nasıl döneceğini düşünmeye başladı. Daha buraları bilmiyordu ve otobüs kartı bile çıkaramamıştı. Sonra artık şu kafamın içinde kendi kendime konuşmayı bıraksam iyi olacak, hiç kimseye ihtiyaç duymuyorum resmen diye düşündü. Bakardı sonuçta bir çaresine, hep bakmıştı.
Kapısında “Meşhur Erzurum Dadaş Kahvesi” yazan bir yere geldiler. Otantik, tatlı, sevimli bir yere benziyordu. Esma çok kahve sevmezdi. O bir Karadenizliydi. Evlerinde de misafirliğe, çalışmaya gittiği yerlerde de çaydanlığın altı hiç kapalı olmazdı. Onun büyüdüğü yerde sıkılınca, yorulunca, mutlu olunca, acıkınca, susayınca, sohbet varsa hep çay içilirdi. Çay severdi o da işte ama meşhur falan dediği için kahve içecekti artık mecbur bugünlük.
“Nasıl içersin” dedi oğlan içeri yürüyüp bir masa seçtiklerinde.
“Sade.”
“İki sade kahve ve meşhur tatlınızdan alalım.”
Esma o sırada ödeyeceği hesabı düşündü. Yaz yeni bitmiş çalışıp para biriktirmişti biraz ama bunun ona yetmesi gerekiyordu bir süre. Gülümsemenin cezası bu olmamalıydı.
“ Ne çok dalıp dalıp gidiyorsun doktor hanım. Telepati ile anlaşmam gerekecek seninle diye korkuyorum. Ne var bu yaşında bu kadar düşündüğün?” dedi alacağı cevaptan korkarak.
“Tanışmadık farkında mısınız? Ben Esma” dedi elini uzatırken düşündüklerini geçiştirmekti amacı.
“Bir sen diyorsun, bir siz. Sen de lütfen. Ben Boran” dedi ve elleri buluşup birkaç kez aşağı yukarı hareket etti.
Kürt mü acaba diye düşündü Esma. Kürt olsa ne olacaktı kütüğüne mi geçirecekti hemen kovdu kafasından düşünceleri ve kahvelerin bırakılmasını izledi güzel gözleri. Hızla kahveyi yudumladı Boran ve demir tatlısından ağzına attı. Esma sonra öğrenecekti bu tatlının ismini.
“Eveeet Esmaa” dedi ağzı şapur şupur ve ekledi “Hep insanlara gözlerini dikip alaycı alaycı gülümser misin? Bana mı özeldi?” Sana özeldi demesini tercih ediyor gibi görünüyordu.
“Okulda da anlatmaya çalıştım. Sana ya da birine özel bir durum değil. Ortamda geçen sohbetleri düşünürken kafamdan komik diyaloglar geçiriyordum. Dalmıştım açıkçası. Sana baktığımı da seni gördüğümü de sana güldüğümü de hatırlamıyorum. Orada sadece insan silüetleri vardı benim için o an sanırım. Sana kendini kötü hissettirdiysem üzgünüm. Öyle bir amacım yoktu.” dedi bir çırpıda ama o şaşırdı kendisine. O, kimseye bir şey açıklamazdı ki. Ne düşünürse düşünsün derdi. Adamın arabasına binip buralara ne halt etmeye gelmişti ki.
“Anladım. Kahveni içsene. Bunun gibisini içmediğinden eminim.”
Kahvesini yudumladı Esma. Sert değişik ama hoş bir kahveydi. “Nasıl?” dedi Boran.
Sanki kendisi yaptı kahveyi diye düşündü. “Ben pek kahveden anlamam Karadenizliyim bizde su yerine bile çay içilir ama güzel bence” dedi.
“Karadeniz’de bu güzellikte kızlar oluyor muymuş ya?”
“Çok daha güzelleri oluyor.”
“Senden daha güzeli bence İzmir’de falan olabilir bir tek.”
“Bir Karadeniz turu yap hem keşfetmiş olursun.”
“Güzel dememe duraklamadın, düşünmedin, beklemediğim bir şekilde çat çat cevap verdin”
“Güzel olduğumu biliyorum. Güzelsin diyen de çok oldu şaşıracak bir şey değil benim için.”
Boran bozuldu, yüzü asıldı, sinirlendi ama belli etmedi. Elinde olsa ona güzel diyen herkesin kafasını koparmak isterdi. İlk görüşte aşka inanacak biri de değildi. Bu duygular neden ona hücum etmişti ne oluyordu kalbinin oralarda kendi kontrolünün dışında. Arkadaşlarına “güldürmeyin beni ilk görüşte aşk mı olur lan” dediği an geldi aklına. Büyük mü konuşmuştu? Hayır olmamalıydı. Karadenizli bir aile doğuya gelin mi verirdi. Gelin mi? Hemen helalim yaptım kızı ha diye geçirdi içinden. Çünkü Boran’a göre sevmek böyle bir şeydi. Sevdi mi alırdı, evlenirdi, helali yapardı.