Beni bu kasabada bilmeyen yoktur. Adımı duyunca herkesin yüzüne bir tebessüm oturur. Hani bazı insanlar, çevresine ışık saçar ya… İşte öyle derler benim için. Belki de babam Mirza Ağa’nın kızı olduğumdan, belki de Asiye Ana gibi güçlü bir kadının torunu olduğumdan… Ama ben kendimi her zaman sıradan biri olarak görmüşümdür. Belki de bu yüzden bu kadar seviliyorum, kim bilir?
Babaannem beni küçüklüğümden beri bu kasabanın ruhuna uygun bir kadın olarak yetiştirdi. “Kevok,” derdi, “Sen bizim güvercinimizsin. Ama unutma, güvercin bazen kanatlarını açar, bazen de yuvasında kalır. Sen her ikisini de öğren.” Ben babaannemin öğrettiği gibi, kasabadan hiç kopmadım. Yöresel kıyafetler giymeyi çok severim. Uzun, işlemeli entariler, rengârenk fistanlar… Kendimi en çok o kıyafetlerin içinde özgür hissederim. Kadınlar beni sokakta böyle gördüğünde gülümser, yanımdan geçerken, “Maşallah Kevok’a, köyümüzün incisi,” derler. Ben de onlara hep, “Asıl güzellik sizin yüreğinizde,” derim. Çünkü öyle inanırım.
Psikoloji okudum, okulumu başarıyla bitirdim. Ama büyük şehirlerde çalışmayı hiç düşünmedim. İnsan burada daha anlamlı yaşıyor. Paranın veya kariyerin ötesinde bir şey var burada: İnsanların yüreğine dokunabilmek. Konakta babaannemin odasının yanında bir oda var, babam orayı bana verdi. “Burası senin çalışma odan,” dedi. Eşyalarını yerleştirdik. Odanın her köşesine, kendimi rahat hissedeceğim şeyler koydum. Birkaç kitaplık, ince bir halı, küçük bir kahve köşesi… Duvara büyük bir pencere yaptırdık ki gün ışığı dolsun içeri.
Kasabada herkes bilir ki, Kevok’a gelen dertli insan geri dönmez. Parası olmayan da gelir, yolu düşen de gelir. Kadınlar, çocuklar, hatta genç kızlar… Çoğu kez duyuyorum, “Kevok’a git, o seni anlar,” diye birbirlerine fısıldıyorlar. Kapım çalındığında, kim olursa olsun içeri buyur ederim. Önce bir güzel yemek yediririm, bir bardak çay içeriz. Sonra, derdini anlatmaya başlar. Dinlerim. Hep dinlerim. Ama asla kimseye bir şey anlatmam. İnsanların güveni benim için her şeyden önemli. Babaannem bile bazen sorar, “Kızım, şu kadının ne derdi vardı?” diye. Ama ben hep aynı cevabı veririm: “Babaanne, o bana anlattı, sadece bana.”
En çok kadınlar gelir yanıma. Şiddet görmüş, horlanmış, hayatın yükünü taşıyamayan kadınlar… Kimisi çocuklarını nasıl doyuracağını bilemez, kimisi bir köşeye sinip ağlar. Onlara yardım etmek, omuzlarındaki yükü biraz olsun hafifletmek beni hayata daha sıkı bağlar. Bazı günler, kasabanın kadınlarıyla bir araya gelir, onlarla dertleşiriz. Kimi çocuklarıyla ilgili konuşur, kimi eşinin yaptıklarından yakınır. Ben onları dinlerken hep babaannemin sözünü hatırlarım: “Kadın dediğin güçlüdür ama bazen gücü bir çift güzel sözdedir.” İşte ben o güzel sözleri söylemek için buradayım.
Görücülerim mi? Sayısı belli değil artık. Kasabanın erkekleri, hatta başka köylerden bile bana talip olanlar var. Ama ben, hayatımı sadece bir adamla paylaşmak istemem. Benim için önce kalbine bakarım, sonra sözüne. Şimdiye kadar kimse beni o kadar etkileyemedi. Babaannem bu konuda baskı yapmaz, “Zamanı gelince sen karar verirsin,” der. Üvey annem Firuze ise sürekli laf sokar. “Kevok, bu güzelliğinle oturup bekleyecek misin?” der. Onun beni sevmediğini bilirim. Babama olan sevgisinden mi, yoksa annemi hatırlattığımdan mı bilinmez, ama onun gönlünü hoş tutmaya çalışırım. Firuze ne kadar sert olursa olsun, ben kalbimde ona yer açmaya çalışıyorum.
Babaannem ise her şeyimdir. Annem olmadığı için onun elinde büyüdüm. Bana hayatı o öğretti. Babam Mirza ise benim dayanağım. Güçlü, otoriter ama bir o kadar da şefkatli. Beni her konuda destekler. “Kevok, ne yaparsan yap, bizim soyumuzun şerefine yakışır yap,” der. Ben de öyle yapıyorum. Mirza Ağa’nın kızı olarak bu kasabada her zaman dik duracağım. Çünkü bu aileyi ayakta tutmak, benim de görevim.
Bazı günler insanın içine bir huzursuzluk oturur. Sebebini bilemezsiniz. O gün de öyle bir gündü. Güneş, sabahın ilk ışıklarıyla Konak’ın avlusuna vurmuştu. Bahçede oturup çayımı içerken, içimde bir sıkıntı dolanıyordu. Bir şey olacakmış gibi… Ama ne olduğunu bilmiyordum.
Kapı çaldı. Gelen kişi o kadar ürkekti ki sesi bile zor duyuldu. “Kevok Hanım,” dedi. “Benimle konuşur musunuz?” Gözleri yerdeydi. Ellerini birbirine kenetlemiş, titriyordu. İçeri buyur ettim, çalışma odama aldım. Odaya adımını atar atmaz, duvarlara bakmaya başladı. Kim bilir, belki de huzur arıyordu.
Adını sordum. “Dilber,” dedi. İnce bir sesi vardı, ama o ses öyle bir titriyordu ki… Yüreğime dokundu. “Ne oldu?” diye sordum. Bir anda hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Ağladıkça kelimeler döküldü dudaklarından. “Evlenmişim,” dedi, “Ama adam… Bana her gün işkence ediyor. Dövüyor, sövüyor, aç bırakıyor. Ölüyorum Kevok Hanım. Ölüyorum…”
Elini tuttum. Sıcak bir şey hissetsin diye… Ama eli buz gibiydi. “Kim bu adam? Kimlerle evlendirdiler seni?” dedim. İlk başta cevap vermek istemedi. Sadece başını salladı, “Sormayın, lütfen,” dedi. Ama pes etmedim. Dilber’in gözlerinde birikmiş acıya o an sessiz kalamazdım. Tekrar sordum. Ağlayarak söyledi. “Kocamın ailesi Berxan aşiretinden. ” İşte o an irkildim. O aile bizim ezelden beri düşmanımızdı. Kanlımızdı. Ama sonra bir şey dedim kendi kendime: “Kevok, bu kız sana sığınmış. O, düşman değil. Yardım istiyor.”
Kendi ailesini sordum. Sesi kısılmış şekilde çıktı o isim dudaklarından “Burikhan Aşireti” Bunu duymak daha da zordu. Onlar da kanlılarımızdandı. Dilber’in sesindeki utancı hissediyordum. “Yapma,” dedim, “Kendini suçlama.” Ama o yine de başını yere eğdi.
Dilber’e elimden geleni yaptım. Onu sakinleştirdim. Üzerine bir battaniye verdim, sıcak çay ikram ettim. Durumu kötüydü. “Dilber,” dedim, “Bu iş için ilaç gerekir. Seni hastaneye yönlendireceğim, bir psikiyatrla görüşmelisin.” Başını salladı. “Tamam,” dedi. Ona adresi yazdım. Üzerindeki eski kıyafetleri düzeltmesine yardım ettim. Yüzü soluktu ama odadan çıktığında biraz olsun hafiflemiş gibiydi. Bir kuş gibi kanatlarını açtı, gitti.
Ertesi sabah babaannem Asiye Ana yanıma geldi. “Kimdi o kız?” dedi. Ona hiçbir şey söylemedim. Dilber’in benden aldığı yardım, bende kalmalıydı. “Bilmiyorsun sen,” dedim. Babaannem ısrar etti ama yine de kimseye bir şey söylemedim.
Ertesi gün arkadaşıma haber verdim, Dilber hastaneye gitmiş mi diye sordum. “Hayır, gelmedi,” dedi. Yüreğim sıkıştı. Kendi kendime, “Belki bir yolunu bulur,” dedim. Ama o gece, Konak’ta çalışan bir hizmetkârdan haber geldi. Dilber’in ölüm haberini aldım. Kasabanın bir köşesinde, sessizce canına kıymış…
Sanki yüreğimden bir parça kopmuştu. Kimse bilmiyordu bana geldiğini. Eli yüzü kapalı olduğu için kimse tanımamıştı. Ama ben biliyordum. Ona yardım etmek istemiştim, ama yetememiştim. Dilber kuştu, ama uçamadı.
Sabah kimseye haber vermeden mezarlığa gittim. Dilber’in toprağı yeni örtülmüştü. Yanıma bir gül almıştım. Mezarına eğildim. “Affet beni, Dilber,” dedim. “Elimden geleni yaptım, ama yetemedim.” Gülü mezarına bıraktım. Rüzgâr saçlarımı savururken, içimdeki o huzursuzluk, bir kez daha yükseldi.
Bazı acılar vardır, insanın içine oturur ve hiç gitmez. Dilber’in hikâyesi benim için öyleydi. Onu kurtaramadım. Ama onun gibi olan diğer kadınları kurtarmak için daha çok çalışacağım. Dilber’in sessiz çığlığı, benim vicdanımda yankılanmaya devam edecek.