Dilber

1068 Words
Dilber’in hikâyesi, benim yüreğimde kapanmayan bir yara olarak kaldı. O gün gelip bana sığındığında, gözlerindeki korkuyu asla unutamam. Belki de yanlış yaptım. Onu psikiyatriye yönlendirmek yerine belki de daha farklı davranmalıydım. Polise haber verebilirdim belki. Belki ailem yardım edebilirdi. Ailem yardım etmezdi. Onlar kanlımızdı. Hatta benim de başım belaya girebilirdi. Olsundu. Ona yardımım dokunsaydı keşke. Ama edememiştim işte. Ama ertesi gün aldığı darbelerin izlerini hayal etmek bile beni kahretti. Kocası, Dilber’i bir kuşun kafese kapatıldığı gibi kapatmıştı. O gece, eve döndüğünde kim bilir nasıl bir öfkeyle karşılandı. Önce sorgulandı belki, “Neredeydin?” diye. Dilber’in titrek sesiyle, “Hava almaya çıkmıştım,” dediğini duyar gibi oldum. Ama kocası bunu kabul eder miydi? Hayır. Bir canavar gibi üzerine yürümüş olmalı. “Bana yalan söyleme!” diye bağırarak onu odanın bir köşesine sıkıştırdığını hayal ediyorum. Belki de kafasında, Dilber’in başka bir adamla buluştuğuna dair hastalıklı bir düşünce vardı. Ailesinin onuru, aşiretin gururu, her şeyi bir kadının omuzlarına yüklenmişti. Ve o omuzlar bu yükü taşımaktan çoktan tükenmişti. Dilber’in narin kolları, kocasının ilk tokadıyla sarsılmıştır muhakkak. Kim bilir nasıl bir öfkeyle vurdu ona. Tokatlar, yumruklar, belki de kemer… Her darbede, Dilber’in ruhu biraz daha karanlığa gömülmüştür. Kadıncağız odaya kapanmış, yere düşmüş, belki bağırmamış bile. Çünkü bilir ki sesi çıkarsa daha fazla öfkeye maruz kalacak. “Senin gibi bir kadın aşiretin yüz karasıdır!” diye haykırmıştır kocası. Her kelime, Dilber’in yüreğine bir bıçak gibi saplanmıştır. O geceyi düşünmek bile içimi yakıyor. Dilber’in ellerini yüzüne siper ettiğini, ama yine de dayaktan kurtulamadığını gözümde canlandırabiliyorum. Gözleri morarmış, yüzü şişmiş, belki dudakları patlamıştı. O güzel elleri, kocasının acımasız darbelerinden kurtulmaya çalışırken kim bilir nasıl titremişti. Ama en kötüsü, bu fiziksel acının ötesinde, ruhundaki yaralardı. Dilber, o gece bir daha hiçbir sabahın doğmayacağını anlamıştı belki de. Ertesi gün, her şeyin sona erdiği haberi geldiğinde, içimde bir düğüm oluştu. O gece yaşadıklarını bilmiyordum ama tahmin edebiliyordum. Dilber, dayakla perişan edilmiş bedeni ve tükenmiş ruhuyla, kendini kurtarmak için son bir çare bulamamıştı. “Yapabileceğim başka bir şey yok,” diyerek pes etmişti belki de. Dilber’in kocası, ölümünden sonra bile, dedikodularla onu kirletmeye çalıştı. “Kaçarken yakalandı, utancından canına kıydı,” diyordu. Oysa Dilber kaçmamıştı. Sadece kurtulmaya çalışmıştı. Ama insanlar her zaman kendi hikâyelerini uydurur. Ben o gün Konak’ta sessizdim. İnsanlar Dilber’in mezarına bir gül bırakıldığını konuşuyordu. “Sevgilisi koymuş,” diyenler oldu. Ama o gülü ben bırakmıştım. Çünkü Dilber’in çektiği acıyı yalnızca ben biliyordum. Ama bunu söyleyemezdim. Söylesem ne olurdu? Dilber’i koruyabilir miydim? Hayır. Onu çoktan kaybetmiştik. O mezarın başında, ona verdiğim sözler şimdi daha güçlü: Bir Dilber daha olmasına izin vermeyeceğim. Ama her şeyden önce, içimde yankılanan o sessiz çığlığı hiç unutmayacağım. Çünkü Dilber’in yaşadığı her acı, bu kasabanın karanlık bir sırrı olarak kalacak. Ve ben bu karanlıkla mücadele etmeye devam edeceğim. *** Firuze, babamın ikinci eşi. Babaannemin dediğine göre annemin aksine, sert bakışlı, sert sözlü bir kadın. Onunla ilk tanıştığımda içimde garip bir his vardı. Bana hep mesafeli davrandı, annemden bahsedildiğinde yüzünü buruştururdu. Babamın bana olan sevgisini kıskandığını, annemi her hatırlatan şeyden nefret ettiğini çok geçmeden anladım. “Boş hayaller kurma, Kevok,” derdi. “Sen bu konakta yaşamakla yetinmeyi öğrenmelisin. Burnunun dikine gidip de her şeyi berbat edemezsin.” Onun sözleri, kalbimde ince bir yara açardı. Babaannem bana hep güçlü olmamı öğütlese de Firuze’nin küçümseyici bakışları beni bazen yorar, içime kapanmama neden olurdu. Bir keresinde, keman çalarken odaya girdi. “Senin bu çaldıklarınla kimse ekmek yemeyecek, Kevok. Boş işlerle uğraşmayı bırak da gerçek hayata odaklan,” dedi. Gözlerim dolmuştu ama bir şey diyemedim. Babaannem odaya girip beni savunmasa, kim bilir ne kadar daha küçümsenirdim. Beni en çok yaralayan ise Firuze’nin sözleri değildi; o sözlerin babama hiç ulaşmamasıydı. Firuze sadece benim hayallerimi küçümsemekle kalmaz, konağa gelen kadınları ve çocukları da bahane ederek beni hedef alırdı. Her gelen kadının hikayesi, onun ağzında başka bir aşağılama olurdu. “Bak şu komşu kadına,” derdi bana, pencereden dışarıyı göstererek. “Beş çocuğuna yetişemiyor ama hâlâ bir işe girmek istiyor. Hangi kafayla yaşıyor bunlar, anlamıyorum. Sen de böyle olmayasın Kevok. Çocuk oyuncağı değil hayat, bırak bu iş sevdasını.” Bir gün, konağa bir kadın gelmişti. Yalnız bir anneydi, kucağında küçük bir çocuk taşıyordu. Firuze, kadınla yüzüne gülerek konuşsa da döndüğünde beni bulup, “Sen de böyle başına buyruk olursan günün birinde böyle perişan kalırsın. Aklını başına topla,” demişti. İçimde bir fırtına koptu ama belli etmedim. Firuze’nin söylediklerine cevap verirsem sadece daha fazla üzerime gelir, biliyordum. Günün ilk ışıklarıyla uyanmıştım. Babaannem, “Güvercinim, biraz dolaş. İçindeki sıkıntıyı rüzgâr alır,” demişti. Atımı hazırlayıp konağın bahçesinden sessizce çıktım. Firuze’ye görünmek istemedim. Tarlalar her zamanki gibi sakin ve huzurluydu. Atımın toynaklarının toprağa vurduğu ses, içimde bir melodi gibiydi. Gözlerim yeşilin tonlarında geziniyordu ki, uzakta bir hareketlilik fark ettim. İlk başta bir köylü sandım. Ama yaklaştıkça onun sıradan biri olmadığını anladım. Bir adam, omzunda bir çuval taşıyarak ilerliyordu. Güneş, yüzünü tam göremeyeceğim şekilde vuruyordu ama duruşundaki özgüven dikkatimi çekti. Adam, orta boyluydu ama geniş omuzları onu daha heybetli gösteriyordu. Saçları dalgalı ve omuzlarına dökülen koyu kahverengiydi. Hafif sakalı yüzüne bir sertlik katmıştı ama ifadesindeki huzur bunu dengeliyordu. Gözleri, güneşin altında parlayan koyu bir ela gibiydi. Ellerinin nasırlı olduğu uzaktan bile fark ediliyordu; belli ki çalışmaya alışkın biriydi. Üzerinde basit ama temiz kıyafetler vardı; beyaz bir gömlek ve açık kahverengi pantolon. Rüzgâr, gömleğini hafifçe savuruyor, bu da onun güçlü yapısını daha da belirginleştiriyordu. Adam, arada bir etrafına bakıyor ama beni fark etmiyordu. Uzaktan izlerken, kalbimde tuhaf bir his belirdi. Sanki onu tanıyormuşum gibi. Ama bu sadece bir yanılsama olmalıydı. Bir an kendimi ona doğru ilerlerken buldum ama hemen durdum. Ne yapıyordum? Onunla konuşmak ya da yanına gitmek, hiç tarzım değildi. Bir yabancıya neden bu kadar dikkat ettiğimi sorguladım. Sonra aklıma Firuze’nin sürekli söylediği sözler geldi: “Her gördüğüne kapılma Kevok. İnsanları tanımadan etkilenme, yoksa hayal kırıklığına uğrarsın.” Bu düşünceler beni geri çevirdi. Ama gözlerimi ondan alamıyordum. Adam, çuvalı yere bırakıp tarladaki bir ağacın gölgesine oturdu. Hafifçe başını kaldırdı, gözlerini gökyüzüne dikti. Sanki orada bir şey arıyor gibiydi. İçimde bir şeyler kıpırdadı. Hızla atımı çevirdim ve konağa geri döndüm. Firuze, beni görür görmez her zamanki gibi homurdanmaya başladı. “Nerelerdeydin? Tarlalarda mı dolanıyorsun? İnsan gibi davran biraz!” diye söylendi. Sözlerini dinlemeden üst kata çıktım. Ama kalbim hâlâ o adamın dingin bakışlarında asılı kalmıştı. Bir yabancı… Belki de sadece tarlalarımızda çalışan bir köylü. Ama neden o kadar etkilenmiştim? Bu sorularla baş başa kalırken, dışarıda rüzgâr hâlâ esiyordu. Belki bir gün tekrar karşılaşırdık. Ama o gün, ne kalbim ne de aklım, bu yabancıyla konuşmaya cesaret edebilmişti.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD